Yazar: SG

  • Libya: Sirte neden önemli?

    Libya: Sirte neden önemli?

    Sirte'ye savaşmaya giden Libya Ulusal Ordusu birlikleri


    Libya’da başkent Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne (UMH) bağlı birliklerin, Sirte kentini General Halife Hafter’in elinden geri almak için başlattığı operasyon sürüyor. Hafter’in ateşkes çağrısını reddeden Trablus hükümeti ve Ankara, Sirte alınmadan masaya oturmayacaklarını söylüyor. Birlikler Sirte’ye yaklaştıkça Hafter’i destekleyen Mısır, şehri kaybetmemek için Libya’ya asker gönderebileceğini duyurdu. Peki Sirte neden bu kadar önemli?

    Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, Cumartesi günü UMH’ye bağlı birlikleri, mevcut mevzilerinden öteye ilerlememeleri yolunda uyardı.

    Libya sınırı yakınlarındaki Matruh Üssü’nü ziyaret eden Sisi, “Sirte ve Cufra kırmızı çizgidir” diyerek orduya “sınır ötesi operasyonlara hazır olmaları” talimatı verdi.

    Pazar günü de Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı, Sisi’ye destek açıklaması yaptı:

    “Mısır Arap Cumhuriyeti’nin güvenliğinin Suudi Arabistan Krallığı’nın ve tüm Arap ulusunun güvenliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Mısır’ın sınırlarını ve halkını radikallerden, terörist milislerden ve onların bölgedeki destekçilerinden koruma hakkını destekliyoruz. Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’nin, Mısır’ın batı sınırlarını teröre karşı savunma hakkına desteğimizi sunuyoruz.”

    6 Haziran’da General Halife Hafter Kahire’ye giderek Sisi ile bir araya gelmiş ve ateşkes çağrısı yapmıştı. Ateşkesin şartı ise “UMH birliklerinin ilerlememesi ve yabancı güçlerin ülkeyi terk etmesi”ydi.

    UMH ve en büyük destekçisi Türkiye ise ateşkes çağrısına kapıları kapattı.

    Rusya da aynı dönemde Türkiye ile ateşkes görüşmeleri için Ankara’ya bir heyet göndermişti.

    O dönem Türkiye’nin Libya Özel Temsilcisi olan Emrullah İşler, Rusya ile Türkiye arasında devam eden ateşkes görüşmelerinden henüz sonuç alınamamasının sebebini, “Türkiye ve Rusya arasındaki asıl mesele, Libya hükümetinin Sirte ve Cufra’yı almadan masaya dönmeyeceği gerçeğidir.” diye açıklamıştı.

    Peki Sirte neden bu kadar önemli?


    Ocak 2020’de 3 saatte Hafter’in kontrolüne geçti

    Sirte’nin kimin kontrolünde olduğu, hem iç savaşın gidişatı açısından, hem stratejik konumu açısından hem de ekonomik sebeplerle iki taraf için de çok önemli.

    UMH’nin merkezi Trablus ve Hafter’e bağlı Libya Ulusal Ordusu’nun (LNA) üslendiği Bingazi’nin ortasında yer alan Sirte, 2011’de eski lider Muammer Kaddafi devrildikten sonra uzunca bir süre İslamcı milislerin yerleştiği bir bölge oldu.

    2015 yılının başında IŞİD’in eline geçen şehirde, 2016 sonunda, ABD, İtalyan ve İngiliz savaş uçaklarının yardımıyla UMH tarafından yeniden kontrol sağlanmıştı. Ancak IŞİD’den arta kalan grupların düzenlediği saldırılar, Hafter’e “Şehri İslamcı teröristlerden temizleme” gerekçesini kullanarak operasyon düzenlemesi için uygun ortamı sağladı.

    Kaddafi’nin doğduğu, aşiretinin yaşadığı ve Kaddafi döneminde gelişip bugünkü halini alan şehri, Sirteli kabile üyelerinden oluşturulan bir tabur koruyordu.

    Bu tabur, Ocak 2020’de taraf değiştirerek Hafter’e bağlılık bildirdi ve şehir birkaç saat içinde Hafter’in kontrolüne geçti.


    Aynı günlerde Türkiye de, UMH ile imzaladığı güvenlik anlaşması gereği Libya’da askeri techizat yardımı yapmaya başlamıştı.

    O tarihten sonra Hafter, 370 kilometre batıdaki Trablus’a doğru hızla ilerlemeye başladı.

    4 Haziran’da UMH, Trablus’un kontrolünü tamamen ele geçirdiğini açıkladı. Hafter’e bağlı birlikler Trablus’tan batıya ve güneye çekilmeye başladı. 2 gün sonra, yani Hafter’in Kahire’ye giderek Sisi’yle birlikte ateşkes çağrısı yaptığı gün UMH, Sirte’yi geri almak için “Zafer Yolu” operasyonunu başlattığını duyurdu.

    Sirte operasyonu, tüm Libya için verdiğimiz bir savaştır

    UMH’ye bağlı ordunun sözcüsü Abdülmenaam al Draa, operasyonu duyururken Sirte’ye verilen önemi de vurguladı:

    “Bu, Sirte şehrini alma savaşı değildir. Bu tüm Libya için verdiğimiz bir savaştır. Sirte’den sonra doğuya doğru ilerlemeye devam edeceğiz.”

    UMH’nin doğuya doğru ilerlemesinde büyük bir basamak olan Sirte’nin düşmesi, bu sebeple Hafter ve Hafter’i destekleyen Mısır, Rusya, Fransa gibi ülkeler için “kırmızı çizgi” niteliğinde.

    Operasyon başladığında, yılın başında taraf değiştiren milisler ilk savunmayı yaptı. Şehirde çok güçlü olan bu kabileyle çatışmalar zorlu geçti. Bu sırada LNA’dan da takviye ekipler şehre ulaştı.

    Sirte ve Mısrata’daki kabileler arasında uzun yıllardır süren rekabetin bir devamı olarak, Mısrata’daki kabileler de Sirte operasyonunda UMH’ye destek veriyor. Bu sebeple Sirte’nin, farklı taraflara bağlı kabililerin gücünü göstermesi açısından sembolik önemi de var.

    Rus savaş uçakları Cufra’da

    Zafer Yolu Operasyonu’nda tek hedef Sirte değil, güneyindeki Cufra da hedefler arasında.

    Sirte’de Hafter’e bağlı milisler ve askeri noktalar bulunsa da, Cufra’da Rus savaş pilotlarının olduğu ve Rus savaş uçaklarının da Cufra’da beklediği biliniyor.


    Bu sebeple bazı uzmanlar, bu operasyonların ilerlemesi halinde Rusya’nın ateşkes için Türkiye’ye daha fazla taviz vermesinin olası olduğu görüşünde.

    ABD ordusunun Afrika Kuvvetleri Komutanlığı, Mayıs ayı boyunca yaptığı açıklamalarda, Rus savaş uçaklarının Cufra’daki Hava Üssü’nde olduğuna dair fotoğraflar da yayımladı.

    Rusya’dan gelen yardımın Cufra’dan daha doğuya kaydırılması durumunda Hafter’in birlikleri de büyük oranda ülkenin doğusunda konuşlanmak zorunda kalacak. Bu da, 2014’ten beri kontrol ettiği alanı genişleten Hafter için ciddi bir kayıp anlamına geliyor.

    Mayıs sonunda da Hafter’e bağlı birlikler Trablus’tan geri çekilirken Reuters haber ajansına konuşan Bani Velid Belediye Başkanı Selim Alayvan, Rus savaşçıların uçaklarla Cufra’ya götürüldüğünü söyledi. Alayvan, “Ruslar üç askeri uçakla Cufra’ya taşındı. Askeri araçları da karadan Cufra’ya götürüldü” dedi.

    Cufra Hava Üssü’nn kontrolü, Haziran 2017’de Hafter’in kontrolüne geçmişti. UMH, 2019’dan bu yana zaman zaman Cufra’daki hava üssünü bombalıyordu.

    Petrol yataklarının ve ihraç yollarının üzerinde

    Sirte şehrinin güneyini ve doğusunu kapsayan geniş Sirte havzası, Libya’nın petrol yataklarının yüzde 80’inin bulunduğu bölge.

    Buradan çıkarılan petrolden elde edilen gelir, ülkenin petrol gelirlerinin yüzde 80’ini oluşturuyor.

    Sirte’ye hakim olan birlikler, çoğu Sirte’nin doğusunda bulunan ve petrolün ihraç edildiği limanlara doğru hızlıca ilerleyip buraları da ele geçirebilir.

    Ancak petrol yataklarının olduğu bölgelerde de Hafter’e bağlı kabilelerin oluşturduğu silahlı milisler kontrolde.

    Öyle ki; Ocak 2020’de Berlin’de toplanan Libya Konferansı sırasında masada istediğini elde etmek için Hafter, tüm petrol yataklarını, petrol dolum tesislerini ve limanlardaki terminalleri kapatmıştı. Bu Libya’nın gelirinin büyük bir kısmına ulaşamaması demek oluyor.

    Bu limanlardan uluslararası pazara gönderilen petrolü, Trablus hükümetine bağlı olan Ulusal Petrol Kurumu işletiyor. Limanda çalışan memur ve işçiler Trablus hükümetinden maaş alsa da, Hafter ve Hafter’e bağlı aşiretler, bu ihracattan gelen gelirin Trablus hükümetine verilmesine karşı çıkıyor. Petrol boru hatlarının geçtiği yollar üzerinde de Hafter’e bağlı aşiretler var ve zaman zaman petrol akışını durduruyor. Böyle durumlarda petrol üretimi de mecburi olarak durduruluyor ve zaten kötü durumda olan ülke ekonomisi savaştan daha da sert etkileniyor.

    Sirte’yle ilgili en detaylı çalışma, 2018 yılının başında Avrupa Birliği’nin fonuyla Birleşmiş Milletler (BM) tarafından yapıldı. Nisan 2018’de yayımlanan BM raporuna göre, şehrin nüfusu 126 bin civarında.

    IŞİD’in şehrin kontrolünü ele aldığı dönemde kaçan 100 bine yakın kişiden 90 bini, 2017’de şehre geri dönmüştü.

    Raporun yazıldığı tarihte şehir nüfusunun yüzde 10’dan fazlası Mısır, Bangladeş, Çad ve Sudan’dan çalışmak için gelen göçmenlerden oluşuyordu.


    Kaddafi’nin büyüttüğü şehrin, merkezden özerk bir yönetim yapısı da vardı ancak 2011’de yönetim değiştikten sonra bu özelliğini kaybetti. Ancak bu durum şehirde çok sayıda devlet memurluğu kaynaklı yeni iş alanlarının oluşmasına sebep oldu.

    Kaddafi’nin kabilesi olan Kaddafa kabilesi de, 2011 öncesi gücü elinde tutmasa da hâlâ Sirte civarında yaşıyor.

    Libya ekonomisinde önemli bir yer tutan Sirte, BM’ye göre, ülkenin kalkınmasıyla ilgili plan yapılırken “özel bir ilgiyi hak ediyor.”

    Ülkede işgücünün yüzde 80’ini devlet memurları oluşturduğu için Sirte’deki memuriyetlerin sayısının yüksek olması önemli.

    Sirte’de yaklaşık 36 bin kişinin memur olarak çalıştığı kamu kuruluşları, şehrin ekonomisinin en büyük bölümünü oluşturuyor.

    Bu sayı, şehirde işgücünün yarısını oluşturuyor. Aynı zamanda işgücünün yüzde 28’ini kadınlar oluşturuyor ki bu oran Libya’nın diğer şehirlerine oranla düşük.


    İnşaat çalışmaları için büyük bir fırsat doğuruyor

    2010’da başlayan iç savaşta ve sonrasında IŞİD’in elinden geri alınması için yürütülen operasyonlarda şehir ve çevresi, çok büyük oranda zarar gördü. Bu bölgelerin bazılarında yeniden inşa faaliyeti görülse de, özellikle Kaddafa kabilesinin yaşadığı bölgelerde yıkım hâlâ duruyor.

    Kaddafi döneminde Libya’da çok büyük inşaat işlerine imza atan ve o dönemden kalan ödemelerini UMH ile yaptığı işbirliği sayesinde geri almak için adım atan Türkiye, ülkede inşaat faaliyetlerine yeniden başlamayı hedefliyor.

    Sirte de, inşaat faaliyetlerinin yürütülebileceği çok geniş bir alan olarak görülüyor.

    17 Haziran Çarşamba günü Türkiye’den Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun da bulunduğu bir heyet Trablus’a gitmiş, ziyarette yeni dönemde ticari işbirliği de konuşulmuştu.

    Ziyaretin ardından Reuters’a konuşan bir Türk yetkili, Türkiye’nin “Libya’nın yeniden inşası çalışmalarını hızla başlatmaya hazır olduğunu” söylemişti.

    BM’nin raporuna göre Sirte’de inşaat lisansları 2011’den beri hiçbir firmaya verilmedi. Şehir konseyi için en zorlu işlerden biri de, operasyonlar sonrası şehre geri dönenlerin yerleştirileceği uygun yerleşim yerleri bulmak.

    Şehirdeki en büyük hastane de operasyonlar sırasında büyük zarar gördü ve yeniden yapılması gerekiyor. Aynı şekilde içme suyunun sağlanması ve dağıtımı da, yollar ve elektrik dağıtım şebekeleri de tekrar düzenlenmeli.

    Libya’daki önemli ticaret merkezlerinden biri

    Libya, doğu ve güneyinde büyük bir bölgeyi kontrol eden Hafter ile Tobruk’taki Temsilcisi ve Trablus’taki UMH arasında adeta ikiye bölünmüş durumda.

    İki ordu ve iki meclisin dışında ülkede iki de Merkez Bankası var.

    Trablus’taki merkez bankası İngiltere’de, Bingazi’deki merkez bankası Rusya’da kendi parasını basıyor. İki taraf birbirinin parasını kabul etmiyor.

    Oysa ülkenin doğusu ve batısı arasında uzun yıllardır malların getirilip götürüldü, ticaret merkezi pozisyonda olan Sirte, son dönemde yine iki çatışan taraf arasında bu görevi görüyordu.

    Ancak paraların kabul edilmemesi, Sirte’deki ticareti de son dönemde sıkıntıya soktu.

    Ancak Sirte’den ihracat yapılan büyük bir liman yok. Sirte çevresindeki limanlardan petrol ihracatı yapılıyor.

    Yine de Libya’nın yeniden inşası üzerine yapılan çalışmalarda Sirte’nin merkezi konumu ve limanlarının, ticaret için daha fazla kullanılmasına olanak sağlayabileceğine değiniliyor.

    2016’ya kadar IŞİD’in Libya’daki kalesiydi

    2011 sonrası radikal grupların üslendiği Sirte’de, 2014’te Ensar el Şeria adlı örgüt çok güçlüydü. Hükümet binalarını ele geçiren örgüt, trafik kuralları belirlemiş ve “polis gücü” oluşturmuştu.

    Bu sebeple 2014 sonrasında dünyanın birçok yerinden IŞİD’e bağlı olanlar da dahil radikal savaşçılar Sirte’ye gitti. 2015’in başındaysa şehir tamamen IŞİD’in kontrolüne geçmişti.

    Bu dönemde nüfusun büyük bir bölümü şehirden kaçtı.

    Mısır, zaman zaman Sirte’de IŞİD’i hedef alan bombardımanlar düzenledi.


    12 Mayıs 2016’da UMH’ye bağlı ordu, ABD, İtalyan ve İngiliz birliklerinin desteğiyle IŞİD’e karşı operasyona başladı. Operasyon, Aralık 2016’da sona erdi. Şehirde yaklaşık 3 bin IŞİD üyesi olduğu ortaya çıktı. Operasyon bittiğinde bir kısmı gemilerle Avrupa’ya kaçmak üzereyken yakalandı.

    Operasyonlar sırasında şehirde yeterli istihbarat ağı yoktu, çok sayıda sivil de hayatını kaybetti.

    Sirte’de son durum ne?

    Hafter’e bağlı, Sirteli kabilelerin oluşturduğu tabur, Haziran ayı başında Hafter’in birlikleri gelene kadar savunmadaydı. Bu sırada iki bölge UMH’nin eline geçti.

    Ancak Hafter’a bağlı birlikler Sirte’ye ulaştıktan sonra sahada bu bölgelerin bir kısmı yeniden Hafter’in kontrolüne geçti.

    Çatışmalar çoğunlukla Trablus-Sirte karayolu üzerinde ve şehrin Cufra’ya giden güney yolu üzerinde yoğunlaşıyor.

    UMH, şehirdeki kabilelere yeniden taraf değiştirme ve “savaşın korkunç sonuçlarından kaçınma” çağrısı da yaptı.


    Mısrata’da UMH’ye bağlı kabilelerden de savaşmak için Sirte’ye giden silahlı gruplar oldu. UMH’ye bağlı ordu, Birleşik Arap Emirlikleri’ne ait insansız hava araçlarının Mısrata’nın güneyindeki bir sahra hastanesini vurduğunu duyurdu.

    Sahada durum son iki haftadır ciddi bir değişiklik göstermese de, Mısır lideri Sisi’nin ateşkes çağrısına Rusya ve Fransa’dan da destek geldi.

    Fransız Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 22 Haziran’da, Türkiye’nin Trablus hükümetine verdiği askeri desteği eleştiren açıklamalar da yaparak “Türkiye’nin Libya’da üstlendiği role müsaade etmeyiz” dedi.

    Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy, 23 Haziran’da Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’a tepki gösterdi. Aksoy, “Macron’un ülkemizin ilgili Birleşmiş Milletler kararları çerçevesinde ve talebi doğrultusunda Libya’nın meşru hükümetine verdiği desteği ‘tehlikeli bir oyun’ olarak tanımlaması ancak akıl tutulmasıyla izah edilebilir” diye konuştu.

  • Onur Haftası: LGBTİ+ bireylerin aileleri çocuklarının ‘açılma’ sürecini ve yaşadıklarını anlattı

    Onur Haftası: LGBTİ+ bireylerin aileleri çocuklarının ‘açılma’ sürecini ve yaşadıklarını anlattı

    Her yıl haziran ayı eşcinsel bireyler için başka bir anlam ifade ediyor. Dünyanın dört bir yanındaki LGBTİ+(Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Transeksüel, İnterseks) bireyleri “Onur Yürüyüşü” olarak adlandırdıkları gösteri yürüyüşünü düzenliyorlar.

    Ancak bu sene koronavirüs salgını nedeniyle tüm dünyada organizasyonlar iptal edildi. LGBTİ örgütleri ise tarihin ilk çevrimiçi Onur Haftası’na hazırlanıyor.

    Etkinliklerin koronavirüs gerekçesiyle ‘online’ ortama taşındığı bu dönem için euronews Türkçe olarak LGBTİ+ bireylerin aileleriyle konuştuk. Aileler çocuklarının cinsel kimlikleriyle ilgili ilk açıklamalarını nasıl karşıladı, sosyal çevrelerinden ne gibi tepkiler gördü?

    ‘Çelik yelek giyiyor zannettim’

    Euronews mikrofonlarına konuşan ve kendini “trans kadın annesi” olarak tanımlayan Züleyha, çocuğunun başlangıçta kabullenmekte güçlük çektiğini söylüyor:

    “Yaklaşık 7-8 yıl önce bir arkadaşım aracılığıyla öğrendim. Daha doğrusu çocuğumun eşcinsel olduğunu öğrendim. Ama benim çocuğum eşcinsel değilmiş. Öğrendiğim zaman çok büyük bir şok geçirdim. Çok üzüldüm. Çok korktum. Çocuğum adına da korktum. Kendi adıma da korktum. Sinir krizleri geçirdim ve bu yüzden çocuğum evden ayrıldı. Yaklaşık bir buçuk yıl kadar hiç görüşmedik. Sadece telefondan iletişim kurduk. Bir buçuk yıl sonra eve geldiği zaman sarıldık tabii. Çok özlemiştim. Sarıldığım zaman elim sert bir şeye değdi. Çelik yelek giyiyor sandım. Çünkü bu konuda ön yargılarımız vardı. Çok kötü ortamlar olarak biliyorduk. Eyvah dedim, bu çocuk çok kötü ortamlarda. Daha sonra çocuğum benle görüşmek istedi ve onun evine gidip gelmeye başladım. Bir gün karşılıklı oturduk ve bana bir şey söylemek istediğini söyledi. Orada ben bir şey yaptırdım dedi. Orada anladım ki benim çocuğumu ben eşcinsel olarak biliyordum ama çocuğum trans kadındı. Çünkü göğüs yaptırmıştı. O benim çelik yelek sandığım şey aslında çocuk göğüslerini saklamak için korse takmıştı. Tabii ki çok üzüldüm ama ona hiçbir şeyi belli etmedim. Sen mutluysan, ben de mutluyum dedim ve sarıldık. Ama içim de fırtınalar koptu yine.”

    İnternet üzerinden eşcinsel, biseksüel, trans, interseks aileleri derneği LİSTAG’a ulaşan Züleyha, İstanbul’da CETAD’dan (Cinsel Eğitim Tedavi ve Araştırma Deneği) gönüllü psikiyatrların ve psikologların desteğiyle düzenlenen seminerlere katılmış.

    ‘Ebeveynlerin çocuklarının yanında durması önemli’

    Eşcinsel annesi Günseli Dum, oğlunun eşcinsel olduğu artık daha rahat söyleyebildiğini ifade ediyor.

    “Bunu 12 sene önce belki bu kadar rahat söyleyemezdim ama şu an çok rahat söylüyorum. Kalabalıklara söylüyorum. Çünkü bu benim için bir utanç ya da saklanacak bir durum değil” diyen Dum, eşcinsel çocukların toplumda maruz kaldıkları baskıya karşı ailelerinin desteğinin önemine vurgu yapıyor:

    “Benim çocuğum da birçok eşcinsel çocuk gibi okulda ‘ibne’ denen çocuklardan ve ben bunu duyduğumda hemen okula gidip okul idaresiyle görüşme yaptım. Anneler, babalar bilgilenip çocuğunun yanında durursa birçok yerde o çocuk daha rahat davranabiliyor. Çünkü bizim çocuklarımız çok küçük yaşlardan kendilerine bir şey korunma mekanizması kurmak zorunda kalıyorlar. Burada da en güvendikleri şey anne baba olmalı. Böyle olursa onların hayatlarında bazı şeyler daha kolay oluyor.”

    ‘Bilgilendikçe güçlendik’

    Eşcinsel Babası Ömer Ceylan ise, oğlunun bir akşam yemeği sırasında kendisine açıldığını ifade ediyor: “Bana geldi, baba ben eşcinselim dedi. Ben de kendisine bu senin hayatın nasıl mutlu olacaksan öyle yaşa. Zor bir hayatın olacak ancak biz daima ailen olarak senin yanındayız dedim.”

    Yaşadığı süreçle ilgili “bilgilendikçe güçlendik” ifadelerini kullanan Ömer Ceylan, sosyal çevresinde bu durumdan rahatsız olanların tepkilerini yüksek sesle dile getirmeye çekindiklerini belirtiyor:

    “Bu konu hakkında, hiçbir bilgim yoktu. Bu işin üniversite bitirmiş olmakla da ilgisi yok. Bilgisizlik. Bu konu konusunda kulaktan dolma birkaç bilgi dışında hiçbir şey bilmiyordum. Ama ben oğlumun bir birey olduğunu düşündüğüm için, oğlumun yaşının 25- 26 civarında olduğu için, kendinden emin olarak bunu açıkladığını düşündüğüm için hiçbir zaman olumsuz bir tepki vermedim. Fakat bundan sonra biz 10 sene bunu kimseyle paylaşmadık. Eşim, ben, kardeşim, eşimin kardeşi gibi 4-5 kişinin içerisinde 10 sene kadar bunu biz kimseyle paylaşmadık. Tabii bu da esas sorun bilgisizlik bir, el alem korkusu iki. CETAD ile tanışmamız bizim dönüm noktamız oldu. Çünkü orası Cinsel Eğitim Tedavi Araştırma Derneği, bizim bilgilenmemizi, psikiyatrlardan aldığımız bilgilerle bilgilenmemizi sağladı. Bilgilendikçe güçlendik. Güçlendikten sonra tabii ki dışarı açılmaya başladık.”

    Kaos GL Derneği’nin, ‘2019 Yılında Türkiye’de Gerçekleşen Homofobi ve Transfobi Temelli Nefret Suçları Raporu’na göre nefret suçları kamusal alanlarda, görgü tanıklarına rağmen işleniyor, güvenlik güçleri ise pek çok vakaya gerekli önemi göstermiyor.

    [

  • Daimler 10 bin işçi daha çıkartacak iddiası

    Daimler 10 bin işçi daha çıkartacak iddiası

    Daimler 10 bin işçi daha çıkartacak iddiası

    Alman Daimler faturayı işçilere kesiyor. 5 yılda 10 bin işçinin daha işten çıkarılması planlanıyor.

    Alman otomobil üreticisi Daimler AG, ikinci işten çıkarma planını açıklamaya hazırlanıyor. Automobilwoche dergisinin şirket kaynaklarına dayandırdığı haberine göre Daimler AG’nin CEO’su Ola Kaellenius, yeni bir ‘maliyet tasarruf programı’ planlıyor. Buna göre 2025 yılına kadar 10 bin kişi daha işten çıkarılabilir.

    Dergiye göre otomobil üreticisi bilgi teknoloji hizmetlerini dışarıdan temin etmeyi ve araştırma ile geliştirme birimindeki pozisyonları azaltmayı hedefliyor. Şirket Kasım ayında iş gücünü 2022’ye kadar 10 bin kişi ve personel harcamalarını 1.4 milyar euro (1.6 milyar dolar) azaltma planını açıklamıştı.

    Haberde, Daimler’in 2019 sonu itibarıyla 299 bin civarında çalışanı olduğu belirtildi.

    Ayrıca Automobilwoche, Volkswagen AG’nin ticari araç üretiminin bir kısmını Polonya’ya taşıyacağını ve Almanya’daki ana üretim tesisinden 5 bin civarında çakılanı çıkaracağını öne sürmüştü.


  • Lahey’de Kosova Cumhurbaşkanı Haşim Taçi ve 9 kişi hakkında ‘savaş suçu’ davası açıldı

    Lahey’de Kosova Cumhurbaşkanı Haşim Taçi ve 9 kişi hakkında ‘savaş suçu’ davası açıldı

    Lahey’deki uluslararası mahkemede Sırplara karşı savaş suçu işlemekle suçlanan Kosova Cumhurbaşkanı Kosova Cumhurbaşkanı Haşim Taçi ve 9 kişi hakkında dava açıldı.

    Hollanda’nın Lahey kentindeki Kosova Savaş Suçları Özel Mahkemesi’nden bir savcı, Haşim Taçi, eski Meclis Başkanı Kadri Veseli ile Kosova Kurtuluş Ordusu’ndan (UÇK) 8 eski yönetici hakkında cinayet ve savaş suçları nedeniyle iddianame hazırladı.

    Haşim Taçi ve diğer şüphelilerin “yaklaşık 100 cinayet ve işkence” gibi savaş suçları işledikleri iddia ediliyor. Taçi, Kosova Savaşı (1998-1999) sırasında Sırp karşıtı güçlere önderlik etmişti.

    Eski Kosovalı komutanlar hakim karşısında

    Avrupa Konseyi’nin 2011 yılına ait bir raporunda, Kosova Savaşı’nda ve sonrasında Kosova Kurtuluş Ordusu (UÇK) üyeleri tarafından ciddi suçların işlendiği iddia edilmişti. Uzun tartışmaların ardından, 2015 yılında Uluslararası hakim ve savcılardan oluşan bir mahkeme kuruldu.

    Avrupa Birliği tarafından finanse edilen ve Kosova yargısına bağlı bu mahkemenin görevi, 1998-2000 yıllarında bölgede işlendiği öne sürülen savaş suçlarını araştırmak ve yargılamak.

    Mahkeme 2019 yılının başından bu yana, eski Kosova Başbakanı Ramush Haradinaj da dahil olmak üzere yaklaşık 40 eski UÇK mensubunu ifade vermek üzere çağırmıştı.

    Haradinaj susma hakkını kullanmıştı

    Kosova Başbakanı Ramush Haradinaj, ifade vermek üzere temmuz ayında mahkemeye gitmiş, fakat susma hakkını kullanmıştı. Haradinaj mahkemeye başbakan olarak değil, sadece Kosova vatandaşı olarak çıkmak adına görevinden istifa ettiğini yeniden hatırlatmıştı.

  • Piyasaya 16 milyar TL verildi

    Piyasaya 16 milyar TL verildi

    Piyasaya 16 milyar TL verildi

    Merkez Bankası’nın ihalesine 54 milyar liralık teklif geldi. Faiz yüzde 8,59 oldu.

    Merkez Bankası, 29 Haziran ve 21 Eylül vadeli repo ihalesi düzenledi.

    İhalelerle piyasaya sırasıyla 5 milyar 999 milyon 999 bin lira ve 9 milyar 999 milyon 999 bin 989 lira verildi.

    İhalelere 54 milyar 857 milyon liralık teklif geldi.

    29 Haziran vadeli ihalede basit faiz yüzde 8,25, bileşik faiz yüzde 8,59, 21 Eylül vadeli ihalede ise basit faiz yüzde 6,75, bileşik faiz yüzde 6,92 seviyesinde gerçekleşti.
    (AA)


  • Fatih Sultan Mehmet’in özel koleksiyondaki son Bellini portresi Londra’da açık artırmayla satılacak

    Fatih Sultan Mehmet’in özel koleksiyondaki son Bellini portresi Londra’da açık artırmayla satılacak

    Venedikli ressam Gentile Bellini’ye ait olduğu bilinen üç Fatih Sultan Mehmet portresinden, özel koleksiyondaki tek örnek 25 Haziran’da Londra’da satışa sunulacak.

    “Sultan 2. Mehmet, mevki sahibi genç ile birlikte” ismiyle müzayedeye çıkarılacak olan tablonun tarihi 1479 yılına uzanıyor.

    Venedikliler ile yapılan İstanbul Anlaşması’nın maddelerinden biri, dönemin en iyi ressamlarından birinin Fatih’in resimlerini yapmak için İstanbul’a gelmesiydi.

    Bu görevle Osmanlı başkentine gönderilen Gentile Bellini, 1479-1481 yılları arasında Saray’da ağırlandı. Fatih Sultan Mehmet tablolarının yanında, çeşitli illüstrasyonlar da çizdi.

    Satışa çıkarılan bu tablodaki ikinci kişinin kimliği net olarak bilinmiyor. Ancak padişah ile eşit seviyede çizilmiş olmasından üç şehzadeden biri olabileceği görüşü ağırlık kazanıyor.

    Şehzade Mustafa’nın, Bellini’nin ziyaretinden önce ölmüş olmasının, olası seçenekleri Cem Sultan ve II. Bayezid’e indirdiği yorumu yapılıyor.

    Ancak o dönem Bayezid’in resimdeki kişi kadar genç olmaması (32 yaşında), Cem Sultan’ın ise benzerlik noktasındaki eksikliği bir başka senaryo olasılığını da akıllara getiriyor.

    En değerli eser bir Kuran-ı Kerim

    Ünlü müzayede evi Christie’s’te açık artırmaya çıkarılacak olan Fatih tablosunun yanında 15, 16 ve 17. yüzyıllara ait İstanbul ve Anadolu ve Ortadoğu kökenli çok sayıda eser de görücüye çıkarılacak.

    Müzayedenin bir bölümünde açık artırmayı yönetecek olan William Robertson, eserler arasındaki en değerli parçanın Çin kağıdına el yazması olarak geçirilen 15. yüzyıla ait bir Kuran olduğunu söylüyor.

    Timur hanedanına ya da Akkoyunlu Devletine ait olduğu düşünülen Kuran’ın 600 bin ila 900 bin sterlin arasında alıcı bulması bekleniyor.

    Müzayede de önemli sayıda Uşak kökenli Türk halısı da açık artırmaya çıkarılacak.

    BBC Türkçe’yi müzayedenin de gerçekleşeceği salonda gezdiren Robertson, özellikle 16. yüzyılda Türk halılarına büyük bir talep olduğunu anlatıyor.

    Müzayede evinin Dünya Sanatı Bölümü yöneticisi olan Robertson, İngiltere Kralı Sekizinci Henry’nin ilk Türk halısı koleksiyonerleri arasında sayıldığını söylüyor.

    Müzayedede çok değerli İznik çinileri de açık artırmayla satışa çıkacak.

  • Fransa, AB’nin Türkiye ile ilişkisi konusunda ‘tabusuz ve naif’ olmayan bir görüşme istiyor

    Fransa, AB’nin Türkiye ile ilişkisi konusunda ‘tabusuz ve naif’ olmayan bir görüşme istiyor

    Türkiye ile Fransa arasındaki Libya krizi derinleşirken, Fransız Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, Avrupa Birliği ile Türkiye’nin ilişkileri hakkında “tabusuz ve naif olmayan önemli bir görüşmenin” yapılması gerektiğini açıkladı.

    Senato’nun Türkiye ile ilgili sorularını yanıtlayan Fransız Bakan, “AB’nin Ankara ile gelecekteki ilişkisine dair beklentiler konusunda tabusuz ve naiflik göstermeden bir görüşme yapmasını gerektiğini düşünüyoruz. Ayrıca AB’nin kendi çıkarlarını sıkı bir şekilde savunmasını gerekiyor ki bu güce sahip” diye konuştu.

    ‘Libya’nın ‘Suriyeleşmesine’ seyirci kalıyoruz’

    Türkiye’nin Libya’daki rolünün endişe verici olduğunu savunan Le Drian, Türkiye oraya Suriyeli askeri güçler göndererek, Libya’nın ‘Suriyeleşmesine’ seyirci kalıyoruz. Ankara’nın Libya’da oynamayı planladığı rol hakkında açıklamalara ihtiyacımız var” ifadelerini kullandı.

    Geçtiğimiz günlerde, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron Türkiye’nin Libya’da ‘tehlikeli bir oyun’ oynadığını ve bunun hem Avrupa hem de bölge için bir ‘tehdit’ oluşturduğunu söylemişti.

    Paris ile Ankara arasında gerginlik

    İki NATO ülkesi arasındaki tansiyon Fransa’nın Türkiye’yi Libya’ya uygulanan ambargoyu delerek UMH hükümetine silah yardımında bulunduğunu ileri sürmesi üzerine yükselmişti.

    Ankara da Paris’i Hafter yönetimini desteklemekle itham etmiş, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır’ın bölgedeki “maşası” olmakla suçlamıştı.

  • Tutuklu Altı Gazetecinin Yargılanmasına Başlandı

    Tutuklu Altı Gazetecinin Yargılanmasına Başlandı

    Libya’daki MİT şehidi haber ve paylaşımları nedeniyle tutuklu altı gazetecinin yargılanmasına İstanbul 24. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlandı.

    Mart ayının başından beri tutuklu olan OdaTV Haber Müdürü Barış Terkoğlu, OdaTV Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan, OdaTV muhabiri Hülya Kılınç, Yeniçağ gazetesi yazarı Murat Ağırel ve Yeni Yaşam gazetesi Yayın Yönetmeni Ferhat Çelik ve aynı gazetenin Haber Müdürü Aydın Keser MİT Kanunu’nun 27. maddesiyle, TCK’nın 329. maddesinde düzenlenen ‘gizli kalması gereken bilgileri’ açıkladıkları iddiasıyla 7 yıldan 18 yıla kadar hapis cezasıyla yargılanıyor.

    MİT mensubunun cenaze töreninin fotoğraflarını çektikten sonra Hülya Kılınç’a verdiği için tutuksuz yargılanan Akhisar Belediyesi görevlisi E. E. ise duruşmaya SEGBİS aracılığıyla katıldı.

    Aynı dosya kapsamında hakkında yakalama kararı bulunan gazeteci Erk Acarer, yurtdışında olduğu için duruşmada yer almadı.

    Ağırel: ‘‘MİT’in Libya’da faaliyet gösterdiğini ilk duyuran Cumhurbaşkanı, o da mı suç işledi?’’

    Duruşmada savunmasını yapan ilk sanık olan gazeteci Murat Ağırel, iddiaları reddetti.

    Ağırel ‘‘MİT’in Libya’da faaliyet gösterdiğini ilk duyuran Cumhurbaşkanı Erdoğan’dır. Cumhurbaşkanı şimdi suç mu işlemiştir? Bizler MİT’in nerede ne görev aldığını nereden bilebiliriz? Benim Twitter paylaşımlarımla öteki haber ve fotoğrafların hiçbir alası yok. İddia makamı bunu planlı bir faaliyet olarak görüyorsa delil koymalı. 19 Şubat’ta şehidimizin doğduğu ilçenin muhtarı fotoğraf koyarak paylaşım yaptı ama MİT bunu ifşa olarak görmedi. ‘Bordo bereliler’ ve ‘Özel kuvvetler’ adlı Facebook hesapları ‘Bize emanet’ yazdı, güvenlik uzmanı Abdullah Ağar, ‘Vatan kimi zaman bilinen kimi zaman bilinmeyen kahramanlarıyla yükselir’ yazdı. MİT bunları ifşa görmedi, benim anlamını dahi bilmediğim ‘Case officier’ı ifşa olarak gördü. Cumhurbaşkanımızın şehitleri ‘tane’ olarak nitelemesi beni üzmüştü, ben o twiti o nedenle attım. Yazımı yollamasaydım, yazı da yazacaktım’’ dedi.

    Ağırel, kendisiyle aynı dosyada yargılanan altı kişiden yalnızca Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan’la tanıştığını HTS kayıtlarının ortaya koyduğu haliyle onlarla da 15 aydır görüşmediğini dile getirdi.

    Duruşma, Ağırel’in ardından diğer sanıklar ve avukatların savunmalarıyla devam edecek. Mahkeme başkanı, Corona virüsü salgını koşullarında ilk duruşmayı bu akşam 18.30 sularında bitirmek istediğini söyledi.

    Duruşma öncesi gazeteciler ve gazeteci örgütleri, tutuklu gazetecilere destek vermek için İstanbul Adalet Sarayı önünde buluştu.

    Haberin Var Mı İnisiyatifi: ‘‘Meslektaşlarımız içi boş bir iddianameyle 110 günden beri Silivri Cezaevi’nde tutsaklar’’

    Gazetecilerin tutuklanması sonrası sosyal medyadan destek kampanyaları düzenleyen ‘Haberin Var Mı İnisiyatifi’ adına konuşan Mehveş Evin, bu tutuklamaların asıl hedefinin dışarıdaki gazetecilere gözdağı vermek olduğunu savundu.

    Evin, ‘‘Meslektaşlarımız benzerini yıllardır gördüğümüz mesnetsiz suçlamalarla karşı karşıya. İçi boş bir iddianameyle, 110 günden beri Silivri Cezaevi’nde tutsaklar. Meslektaşlarımızın hürriyetleri ellerinden alınıp Corona pandemisi koşullarında demir parmaklıkların arkasına atılırken asıl mesaj bizlere, dışarıdaki gazetecilereydi. ‘Görmeyin, duymayın, konuşmayın’ deniyor, üç maymunu oynamamız isteniyordu. Yalnız Barışları, Hülya’yı, Murat’ı, Ferhat’ı, Aydın’ı, Müyesser’i değil bizleri de susturmak, sindirmek, korkutmak, istiyorlardı. Namık Kemal susmuş muydu? Ya Sabahattin Ali ve Nazım Hikmet sinmiş miydi? Siz Uğur Mumcu’nun ya da Musa Anter’in biat ettiğini gördünüz mü? Ya Hrant Dink ve Metin Göktepe? Asla! Bugün yargıçlardan adil olmalarını, hukuku referans almalarını, vicdanlarını dinlemelerini ve meslektaşlarımızı serbest bırakmalarını talep ediyoruz’’ dedi.

    Eren: ‘‘Hakikatler topluma ulaşmasın diye gazeteciler tutuklanıyor’’

    ‘Gazetecilik Suç Değildir’ pankartı önünde konuşan DİSK Basın İş Sendikası Başkanı Faruk Eren, gerçeklerin yazılmasının istenmediği için gazetecilerin susturulmak istendiğini dile getirdi.

    Eren ‘‘Yalnızca 6’sı tutuklu 7 gazeteci arkadaşımız değil çok sayıda arkadaşımız yargılanıyor. Bu haftanın ilk 3 günü, 20’ye yakın gazeteci yargılandı, yargılanıyor. Türkiye bir gazeteci hapishanesi durumda. Sadece acı çekenler gazeteciler değil toplumun her kesiminden ah sesi geliyor. Baro başkanlarının Ankara’ya sokulmadığını gördük. Avukatlar avukatlık yapamıyor. 2 avukat ölüm orucunda. İşçilerin kıdem tazminatı yok edilmek isteniyor. ‘Gerçekler duyulmasın, hakikat topluma ulaşmasın’ diye gazeteciler yargılanıyor, tutuklanıyor’’ diye konuştu.

    TGS Başkanı: ‘‘Gazeteciler tecrit ediliyor, özgürlüklerinden mahrumlar’’

    Türkiye Gazeteciler Sendikası Başkanı Gökhan Durmuş da Türkiye’de halihazırda 75 gazetecinin tutuklu olduğunu hatırlattı.

    TGS Başkanı ‘‘Habere, haberciye düşman bir iktidar olduğu sürece burada Çağlayan Adliyesi’nde olmaya devam edeceğiz gibi gözüküyor. Şu anda tutuklu olan 75 meslektaşımızın özgürlüğe kavuşmasıyla birlikte dayanışmayla, bu zor günleri arkamızda bırakmayı umuyoruz. Bugün 6 meslektaşımız, hakim karşısında olacak. Onlar özgürlüklerinden mahrumlar, tecrit edilmiş durumdalar, birbirleriyle görüşmeleri engelleniyor. Onlar Silivri’de biz dışarıda direniyoruz’’ dedi.

    Duruşmayı izlemeye gelen CHP, HDP, İyi Parti ve TİP’ten yaklaşık 20 milletvekili, salonun küçük olması nedeniyle salona giremediler.

  • Ekonomik kriz erken seçimi zorluyor

    Ekonomik kriz erken seçimi zorluyor

    Türkiye’nin 24 Haziran 2018’de yaptığı cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimlerinin normal yenilenme zamanı 2023 yılı. Ama daha üç yıllık bir süre varken erken seçim, Türkiye’nin gündeminde her geçen gün daha çok konuşuluyor. 

    Seçimlerin yapıldığı yılın ikinci yarısında ve takip eden 2019’da ciddi bir ekonomik türbülans yaşayan ve yıllık büyümesi yüzde 1 dolayında kalan Türkiye, COVID-19 sarsıntısına bu kırılganlıkla yakalanınca, belki birçok ülkeden daha sert tahribat yaşadı. Erken seçimi gündeme taşıyan da bu krizin yönetilememesi. 

    Birçok ülke, hazine ile merkez bankaları ile genişlemeci politikalar, sosyal devlet hamleleri ile destek paketler açıklarken Türkiye’deki Erdoğan hükümeti bunu yapamadı; yaparmış gibi göründü ama hem nicelik hem nitelik olarak özellikle sayıları 4,5 milyondan 13 milyona tırmanan işsizler için, küçük girişimciler ve tarım kesimleri için pek bir şey yapamadı. “Destek” adı altındaki hamleler daha çok krediye erişim, yani borçlanma imkânı ile sınırı kaldı. Oysa ihtiyaç, nakdi krediler, hibeler idi. 

    Bu olmayınca homurtular arttı, mağduriyetler daha yüksek seslendirilir halde. İçinden iki yavru parti doğuran AKP’ye tehditler çoğalıyor. İleriki mevsimler ise daha iç karartıcı. 

    Bunun farkında olan Erdoğan ve ona destek veren MHP, daha fazla yıpranmadan eldeki üç yılı feda edip güç tazelemek için erken seçime gider mi? 

    Ekonomik kriz bunu çok zorluyor. 2023’ü beklemek ise yıpranmaya boyun eğmek, mutlak yenilgiyi kabullenmek olarak nitelendiriliyor. 

    Anketlere göre kendilerine “Cumhur İttifakı” diyen AKP ile MHP’nin erkene alınmış bir seçimi kazanma şansları da pek yok. 

    Yönetememe krizi hızla büyüyen Erdoğan rejimi, muhalefeti etkisiz kılacak, sindirecek, korkutacak hamlelerle meşgul ama bu, seçmen nezdinde iş yapmıyor ve riski büyütüyor.

    AKP destekçisi iş dünyası da istikrar, iç ve dış güven, toplumsal rıza istiyor. Bunlar ancak yenilenmiş bir seçimle mümkün. Erdoğan, bu beklentinin basıncı ile kaybetme korkusu arasında bunalmış durumda. 

    Pandemi ile iyice daralan Türkiye ekonomisini yönetmek, Erdoğan rejimi açısından iyice imkânsızlaşıyor. Bunu, özellikle kavurucu işsizlik verileri ortaya koyuyor. 10 Haziran’da açıklanan işsizlik verilerinin gerçek boyutları, dudak uçuklatıcı ve Erdoğan yönetiminin üstüne ilerleyen bir çığı andırıyor. 

    Kısa adı TÜİK olan Türkiye İstatistik Kurumu, pandeminin ilk iki ayının nabzını tutan “dar anlamlı” işsizlik verilerini açıklarken işsizlik oranını yüzde 13,2 ve işsiz sayısını yaklaşık 4 milyon olarak bildirdi. Bu pandemi öncesi verilerine göre bir düşme demekti! Ancak resim büyütülünce ortada sevinilecek bir durum olmadığı görülecek. 

    Pandemi öncesine göre işini kaybedenler 620 bini bulmuştu. Bunlar, yeniden iş arayanlar arasında kalmak yerine eve çekilmişlerdi. Pandemi öncesine göre 877 bin azalan işgücü toplamı, bunu ortaya koyuyordu. Sadece işini pandemide kaybedenler değil, iş bekleyen işsizlerden 257 bini de eve çekilmiş, yani işgücünden düşmüştü. Sonuçta, eldeki işsiz sayısı, düşen işgücü sayısına bölününce, elde edilen işsizlik oranı da yüzde 13,2’ye inmiş görünüyordu. 

    Gerçek durumu görmek için ise “geniş tanımlı işsizlik” şablonunu kullanmak gerekiyor. Bu yapıldığında, yani çalışabilecekken işgücü piyasasına umudunu yitirdiği için katılmamış görünen 4 milyona yakın “iş aramayan işsiz” dikkate alındığında, işsizliğin yüzde 23’e, toplam gerçek işsiz sayısının da 8 milyona yaklaştığı görülüyor. 

    Ama bitmedi; bir küme işsiz daha var ve onların sayıları da 4 milyona yaklaşıyor. Bunlar, fiilen işyerlerinde olmayan, işten çıkarılmaları bir pandemi önlemi olarak iktidarca yasaklanmış ancak ücretsiz izinli ya da “kısa çalışma ödeneği” alanlar. TÜİK bunları, iş akitleri feshedilmediği için “istihdamda” gösteriyor ve onlara devletin İşsizlik Sigortası Fonu’ndan asgari ücret dolayında bir ödeme yapılıyor. Bu ödeme, marttan itibaren altı ay süreli. Altı ay sonra bu 4 milyonun işine dönüp dönmeyeceği bilinmiyor ama şu an atıllar. Bu kesim de işsiz kabul edildiğinde işsiz sayı 12-13 milyonu, işsizlik oranı da yüzde 39-40’ı buluyor. Kısa adı DİSK olan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu da Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) yaklaşımını kullandığında aynı sonuçlara ulaşıyor.

    Büyük gelir kaybı yaşayan, geçim derdi olan bu 12-13 milyon işsizi, aileleri ile birlikte düşününce ortaya dehşetli bir boyutta endişeli, geçimden başka bir şey düşünmeyen seçmen kitlesi çıkıyor. Erdoğan rejiminin bu kesimin giderek artan şikâyetlerini, homurtularını bastıracak, kısacak hiçbir önlemi işe yaramıyor. 

    Pandemi önlemlerini 1 Haziran itibarıyla henüz riskler azalmadan, ekonomi kaygısıyla kısmen ya da tamamen kaldıran AKP rejimi, özellikle kredi musluklarını açarak bir talep yaratmaya çalışıyor. 

    Banka kredisine bağımlı olan şirketler, özellikle döviz kredisi kullanmış olanlar, ağır bir baskı altında ve iktidar, bankalardan firmaları yüzdürmelerini istiyor, kamu bankalarını buna mecbur tutarken özel bankalara da baskı uyguluyor. Mayıs ayı itibarıyla kredi hacmi yıllık yüzde 29’a yakın artırılmış durumda. Finans sistemini riske etme pahasına kredi pompalaması her musluktan sürdürülüyor. 

    Sert daralan ekonomi, Hazine açıklarını yıllık 145 milyar TL’ye çıkardı. Açık büyüdükçe, kamu borç stoku da bunu çevirmek için kaynak bulma ihtiyacı da artıyor. Dışarıdan kaynak bulmak yerine, yabancı yatırımcı çıkışı sürüyor ve ilk altı ayda 10,5 milyar dolara yaklaştı. Turizm gelirleri sıfırlanırken ihracat hızlı düşüşte. Kısa vadeli dış borçları çevirmek zorlaşıyor, ithalat için gerekli döviz talebini bastırmak için her gün yeni ithalat kısıtlamaları ve döviz talebini caydıracak önlemler bulunmaya çalışılıyor. 

    İp üstündeki cambazın tedirginliği ile yol almaya çalışan AKP rejiminin, ipin üstünde kalması, toplumdan almakta zorlandığı rıza ve güven teyidi ile daha da güçleşiyor. Bu güveni yenilemek gerek. Bu da erken seçimle olur. Ama ya seçimde güven verilmez ise? 

    Ana muhalefet CHP, 31 Mart 2019 yerel seçimlerdeki taktiğini sürdürüp en geniş muhalefet ittifakını koruyup, AKP’den ayrılan Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’ın partilerini de ittifaka katacak duruşlar sergiliyor. Bu, Erdoğan’ı iyice çileden çıkarıyor ve ittifakı dağıtacak hamleleri deniyor. Milletvekili tutuklamaları, medya üstünde baskılar, Meclis’e uzanan şiddet pratikleri ile tüm topluma gözdağı vermek, denenen yolların bazıları, ama çok işe yarayacağı şüpheli. 

    AKP ile organik ilişkisi olan ve çoğu mega proje üstlenicisi sermaye grupları da Erdoğan’dan “yönetebilmesini” ve bunun için gerekenin yapılmasını düşük sesle de olsa daha sık talep ediyorlar. 

    Bu basınca, Saray’ın ne kadar dayanacağı merak konusu ve adım adım takip ediliyor.

    Yazar: MUSTAFA SÖNMEZ

    Kaynak: Al – Monitor

  • Sirte neden herkesin kırmızı çizgisi?

    Sirte neden herkesin kırmızı çizgisi?

    Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) güçleri Türkiye’nin desteğiyle Halife Hefter’in Libya Ulusal Ordusu’nu (LUO) kovalarken harekât Sirte’de düğümlendi. Trablus’tan uzaklaştıkça Türk insansız hava araçları (İHA) menzil sorunu yaşarken Hefter tarafında Birleşik Arap Emirlikleri’nin temin ettiği İHA’lar etkisini gösterdi. MiG-29 tipi Rus uçakları da devreye girdi. Sirte’de kendini gösteren Rus freni Moskova-Ankara hattındaki pazarlığı çetin bir noktaya taşıyor.

    Trablus’u çevreleyen cephe hatlarında dengeler Hefter aleyhine değişmeye başladığında tarafların 4 Nisan 2019 öncesindeki sınırlara döneceği ve bundan sonraki sürecin yönetimi için Rusya ile Türkiye arasında ortaklığın şekilleneceği öngörülüyordu. Türkiye’nin Trablus’la deniz yetki alanları anlaşmasını imzalayıp askeri ağırlığını koymasının ardından geçen ocakta denenen ilk ortaklık girişimi, Hefter’in Trablus’u ele geçirme inadı yüzünden başarısız olmuştu. Geçen ay Vatiyye Üssü ve Tarhune kenti el değiştirirken Rusya’nın Wagner güçlerini Cufra’ya çekmesi Moskova açısından buranın kırmızı çizgiye dönüşeceğine yoruldu.

    Sirte’nin 300 kilometre güneyindeki Cufra 2017’de Hefter’in eline geçmişti. Ancak Sirte, Hefter’in Trablus harekâtını başlattığı 4 Nisan 2019’dan iki ay sonra el değiştirmişti. 14 adet MiG-29 ve Su-24 uçağını göndererek Cufra’yı bırakmayacağını gösteren Rusya Sirte’de de esnemedi. Hâlbuki Ankara, Vatiyye ve Tarhune’deki gibi savaşmadan çekilmeyi garanti edecek bir Rus rolünün Sirte’de de tekrarlanabileceğini umuyordu.
    Yeni dengeler üzerine pazarlıklar sürerken Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve Savunma Bakanı Sergey Şoygu’nun 14 Haziran’da Ankara’ya geleceği duyurulmuştu. Ziyaret son dakikada ertelenip görüşmelerin bakan yardımcıları düzeyinde sürdürülmesi kararlaştırıldı. Bu iptalde Türkiye’nin, Rusların yol haritasına uygun bir şekilde Kahire’den gelen ateşkes çağrısını reddedip Sirte, Cufra ve petrol bölgesini ele geçirme kararlılığını sürdürmesi etkili oldu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 8 Haziran’da Sirte, Cufra ve petrol bölgesinin ele geçirileceğini, bu hamlenin Rusya’yı rahatsız ettiğini ve meseleyi Rus lider Vladimir Putin’le konuşacağını söylemişti.

    Aslında Sirte’nin kapışma konusu olacağı Trablus heyetinin 4 Haziran’daki Moskova temaslarında anlaşılmıştı. Aktarılan bilgilere göre Ruslar, UMH Başkanlık Konseyi Başkan Yardımcısı Ahmed Mayitik’e “Sirte kırmızı çizgidir” dedi. Mayitik Trablus’a dönüşte Sirte-Cufra operasyonunun sorumlusu İbrahim Baytalmal’ı arayarak durmalarını istedi. Bu müdahale çatlağa yol açtı. Türkiye ile yakın çalışan İçişleri Bakanı Fethi Başağa “Sirte kısıtlama olmadan bize dönecek” diye çıkışırken, Ankara’dan dönen UMH Başkanı Fayiz Serrac da operasyona devam edilmesi talimatı verdi.

    Libya’nın linç edilen lideri Albay Muammer Kaddafi’nin memleketi Sirte, 2015’te İslam Devleti’nin (İD) eline düşmüş, 2016’da ABD’nin hava desteği ile Mısratalı milislerin kontrolüne geçmişti. Haziran 2019’da selefi Medhalilerin saf değiştirmesiyle Sirte Hefter güçlerinin kontrolüne girmişti. Sirte ve Cufra’yı ele geçirmek için Zafer Yolları Harekâtı’nı başlatan Sirte-Cufra Ortak Operasyon Odası’nın sözcüsü General Abdulhadi Dırah, “Sirte bizim için kırmızı çizgidir” dedi. 

    Peki, Sirte’den söz açılınca herkes neden kırmızı çizgiden bahsediyor? 

    Sahil şeridinin tam ortasında yer alan Sirte, “Petrol Hilali”nin batı kapısı sayılıyor. Libya’nın en değerli hidrokarbon havzasından gelen 11 petrol ve üç doğalgaz boru hattının Akdeniz’de ulaştığı liman kentleri Sidre, Ras Lanuf, Marsa El Brega ve Zuveytine’ye hükmetmenin yolu Sirte’den geçiyor. Sirte’yi ele geçiren bir güç, Bingazi’ye kadar boru hatları, rafineriler, depolar ve terminallerin bulunduğu 350 kilometrelik şeridi kolayca düşürebilir. “Petrol Hilali” Libya’daki hidrokarbonun yüzde 60’ını barındırıyor. Hefter bu bölgeyi ele geçirince Trablus-Mısrata merkezli güçlerin belini kıran bir kaldıraç gücüne kavuşmuştu. 

    48.3 milyar varil petrol ve 1.5 trilyon metreküp doğalgaz rezervi olan Libya’da savaş öncesi kamu gelirlerinin yüzde 96’sı hidrokarbona dayanıyordu. Petrol üretimi günlük 1.6 milyon varilden 90 bin varile kadar geriledi. “Petrol Hilali”nde akışı sağlayacak bir kontrol, çatışmanın seyrini değiştirecek bir çarpan etkisi yapabilir. O yüzden Sirte “Petrol Hilali”nin zaptı için “karakol kenti” olarak konumlandırılıyor.

    6 Haziran’da Vişke’yi ele geçirdikten sonra üç koldan Sirte’ye yüklenen UMH güçleri, Libya Ulusal Ordusu’nun hava saldırıları karşısında ilerleyemedi. Düğümün çözülmesi için gözler yeniden Türk-Rus masasına döndü. Ancak bir liderler zirvesi olmadan tıkanıklığın aşılması beklenmiyor. 

    Bir iddiaya göre batıda Vatiyye’yi kara üssü, Mısrata’yı deniz üssü olarak gözüne kestiren Türkiye, Sirte’ye karşılık Cufra’nın Rusya’da kalmasına rıza gösteriyor. Sirte limanı kadar 15 kilometre güneyinde yer alan Kardabiye Hava Üssü de pazarlığı kızıştıran bir etken. Sirte el değiştirirse Türkiye’nin Kardabiye’yi de üs olarak kullanmayı planladığı öne sürülüyor. 

    Rusya’nın ise Suriye’de Tartus ve Lazkiye’den (Hmeymim) sonra Akdeniz’de varlığını artırma planları çerçevesinde Sirte’yi deniz üssü, Cufra’yı da kara üssü olarak kullanmak istediği konuşuluyor. Elbette bu yöndeki öngörüler, güneyden kuşatılma korkusuna kapılan NATO’yu da alarma geçirdi. Fakat bu konuda NATO içinde bütünlük de yok. Sirte’nin ne Ruslara ne de Türklere geçmesini isteyen Fransa dişlerini gıcırdatarak devreye giriyor. Sirte’yi Afrika’ya yeni bir kapı olarak düşleyen Fransızların Rafale uçaklarını bölge üzerinde uçurması “Oyunda ben de varım” diye okundu. 

    The Arab Weekly’ye konuşan bir Libyalı kaynak, “Fransa, Türkiye’ye karşı Rusya’nın yanında durmuş gibi görünüyor ve gerçekte ABD’ye de karşı. Ruslar ve Fransızlar Sirte’ye aynı derecede önem veriyor; her ikisi de Kardabiye liman ve üssünü istiyor” diyor.

    14 Haziran’da Libya sahillerine konuşlandırılan yedi Türk savaş gemisine dikkat çeken Élysée Sarayı, Türkiye’yi silah ambargosunu delmek ve saldırgan politikalar gütmekle suçlayıp NATO’yu toplantıya çağırdı. Ertesi gün Fransız Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian “Bu, bizim için bir tehlike, kabul edilemez bir stratejik risk, çünkü İtalyan sahilinden 200 kilometre uzakta” diye çıkıştı. 

    Fransa Savunma Bakanlığı da Fransız donanma gemisi Le Courbet’nin, Libya’ya silah taşıdığı şüphesiyle bir kargo gemisini durdururken bir Türk fırkateyninin düşmanca manevrasına maruz kaldığını açıkladı. Konu NATO’ya intikal ettirildi. 

    Amerikan desteği olmadan Avrupalıların Ankara’yı vazgeçirmesinin zor olacağını gören Fransa’nın Washington’la temasa yöneldiği aktarılıyor. Tersinden Türkiye de ABD’yi Libya’da daha aktif olmaya çağırıyor

    ABD’nin tercihi önce Rusya’nın, Fransa’nın tercihi önce Türkiye’nin engellenmesi. Rus hassasiyeti baskın olduğu sürece ABD’nin NATO kanadında Türkiye’yi köşeye sıkıştıracak bir pozisyona girmesi beklenmiyor. Türkiye’den yana tavrını açık eden ABD, Libya’daki Rus uçaklarını ifşa etmekle meşgul. ABD’yi tutum değişikliğine itecek şey, bir Türk-Rus ortaklığının şekillenmesi. Fransa’nın feveranına karşın Avrupa’daki diğer ortaklar da giderek “Türk etkisi mi Rus etkisi mi?” çelişkisine saplanıyor. Üstelik Türkiye, NATO’nun Doğu Avrupa Savunma Planı’nı bloke eden tavrında görüldüğü üzere ittifakı nasıl kilitleyebileceğini de gösterdi.

    Fransızlarla restleşmenin tam orta yerinde Erdoğan, 17 Haziran’da düşman çatlatırcasına Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Hazine Bakanı Berat Albayrak, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hakan Fidan ve Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ı Trablus’a gönderdi. Çavuşoğlu ziyaretin amacını “Libya’ya olan desteği güçlü bir şekilde vurgulamak” diye açıkladı. Askeri vaziyetin yanı sıra ekonomik projeler de konuşuldu.

    Ancak Trablus çıkarması bir kararlılık gösterisi olsa da Ruslarla uzlaşmanın zaruretini ortadan kaldırmıyor. Türk heyetiyle görüşmeleri değerlendiren Devlet Yüksek Konseyi Başkanı Halid El Mişri, Türkiye ve Rusya arasındaki müzakerelerin UMH’nin benimsediği prensiplerle örtüştüğünü söylüyor.

    Hefter’in çözüm sürecinden dışlanması Ankara ve Trablus’un ortak söylemi. Yenilmiş Hefter’e karşı Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih’i öne çıkaran Rusya da bu şart yüzünden masayı devirmek istemez. Yine de tarafların olası bir çıkış için önce Sirte ve Cufra’da neyin mümkün olacağını görmesi gerekiyor.

    Yazar: Fehim Taştekin

    Kaynak: Al – Monitor