Yazar: SG

  • Lahey’de Kosova Cumhurbaşkanı Haşim Taçi ve 9 kişi hakkında ‘savaş suçu’ davası açıldı

    Lahey’de Kosova Cumhurbaşkanı Haşim Taçi ve 9 kişi hakkında ‘savaş suçu’ davası açıldı

    Lahey’deki uluslararası mahkemede Sırplara karşı savaş suçu işlemekle suçlanan Kosova Cumhurbaşkanı Kosova Cumhurbaşkanı Haşim Taçi ve 9 kişi hakkında dava açıldı.

    Hollanda’nın Lahey kentindeki Kosova Savaş Suçları Özel Mahkemesi’nden bir savcı, Haşim Taçi, eski Meclis Başkanı Kadri Veseli ile Kosova Kurtuluş Ordusu’ndan (UÇK) 8 eski yönetici hakkında cinayet ve savaş suçları nedeniyle iddianame hazırladı.

    Haşim Taçi ve diğer şüphelilerin “yaklaşık 100 cinayet ve işkence” gibi savaş suçları işledikleri iddia ediliyor. Taçi, Kosova Savaşı (1998-1999) sırasında Sırp karşıtı güçlere önderlik etmişti.

    Eski Kosovalı komutanlar hakim karşısında

    Avrupa Konseyi’nin 2011 yılına ait bir raporunda, Kosova Savaşı’nda ve sonrasında Kosova Kurtuluş Ordusu (UÇK) üyeleri tarafından ciddi suçların işlendiği iddia edilmişti. Uzun tartışmaların ardından, 2015 yılında Uluslararası hakim ve savcılardan oluşan bir mahkeme kuruldu.

    Avrupa Birliği tarafından finanse edilen ve Kosova yargısına bağlı bu mahkemenin görevi, 1998-2000 yıllarında bölgede işlendiği öne sürülen savaş suçlarını araştırmak ve yargılamak.

    Mahkeme 2019 yılının başından bu yana, eski Kosova Başbakanı Ramush Haradinaj da dahil olmak üzere yaklaşık 40 eski UÇK mensubunu ifade vermek üzere çağırmıştı.

    Haradinaj susma hakkını kullanmıştı

    Kosova Başbakanı Ramush Haradinaj, ifade vermek üzere temmuz ayında mahkemeye gitmiş, fakat susma hakkını kullanmıştı. Haradinaj mahkemeye başbakan olarak değil, sadece Kosova vatandaşı olarak çıkmak adına görevinden istifa ettiğini yeniden hatırlatmıştı.

  • Piyasaya 16 milyar TL verildi

    Piyasaya 16 milyar TL verildi

    Piyasaya 16 milyar TL verildi

    Merkez Bankası’nın ihalesine 54 milyar liralık teklif geldi. Faiz yüzde 8,59 oldu.

    Merkez Bankası, 29 Haziran ve 21 Eylül vadeli repo ihalesi düzenledi.

    İhalelerle piyasaya sırasıyla 5 milyar 999 milyon 999 bin lira ve 9 milyar 999 milyon 999 bin 989 lira verildi.

    İhalelere 54 milyar 857 milyon liralık teklif geldi.

    29 Haziran vadeli ihalede basit faiz yüzde 8,25, bileşik faiz yüzde 8,59, 21 Eylül vadeli ihalede ise basit faiz yüzde 6,75, bileşik faiz yüzde 6,92 seviyesinde gerçekleşti.
    (AA)


  • Fatih Sultan Mehmet’in özel koleksiyondaki son Bellini portresi Londra’da açık artırmayla satılacak

    Fatih Sultan Mehmet’in özel koleksiyondaki son Bellini portresi Londra’da açık artırmayla satılacak

    Venedikli ressam Gentile Bellini’ye ait olduğu bilinen üç Fatih Sultan Mehmet portresinden, özel koleksiyondaki tek örnek 25 Haziran’da Londra’da satışa sunulacak.

    “Sultan 2. Mehmet, mevki sahibi genç ile birlikte” ismiyle müzayedeye çıkarılacak olan tablonun tarihi 1479 yılına uzanıyor.

    Venedikliler ile yapılan İstanbul Anlaşması’nın maddelerinden biri, dönemin en iyi ressamlarından birinin Fatih’in resimlerini yapmak için İstanbul’a gelmesiydi.

    Bu görevle Osmanlı başkentine gönderilen Gentile Bellini, 1479-1481 yılları arasında Saray’da ağırlandı. Fatih Sultan Mehmet tablolarının yanında, çeşitli illüstrasyonlar da çizdi.

    Satışa çıkarılan bu tablodaki ikinci kişinin kimliği net olarak bilinmiyor. Ancak padişah ile eşit seviyede çizilmiş olmasından üç şehzadeden biri olabileceği görüşü ağırlık kazanıyor.

    Şehzade Mustafa’nın, Bellini’nin ziyaretinden önce ölmüş olmasının, olası seçenekleri Cem Sultan ve II. Bayezid’e indirdiği yorumu yapılıyor.

    Ancak o dönem Bayezid’in resimdeki kişi kadar genç olmaması (32 yaşında), Cem Sultan’ın ise benzerlik noktasındaki eksikliği bir başka senaryo olasılığını da akıllara getiriyor.

    En değerli eser bir Kuran-ı Kerim

    Ünlü müzayede evi Christie’s’te açık artırmaya çıkarılacak olan Fatih tablosunun yanında 15, 16 ve 17. yüzyıllara ait İstanbul ve Anadolu ve Ortadoğu kökenli çok sayıda eser de görücüye çıkarılacak.

    Müzayedenin bir bölümünde açık artırmayı yönetecek olan William Robertson, eserler arasındaki en değerli parçanın Çin kağıdına el yazması olarak geçirilen 15. yüzyıla ait bir Kuran olduğunu söylüyor.

    Timur hanedanına ya da Akkoyunlu Devletine ait olduğu düşünülen Kuran’ın 600 bin ila 900 bin sterlin arasında alıcı bulması bekleniyor.

    Müzayede de önemli sayıda Uşak kökenli Türk halısı da açık artırmaya çıkarılacak.

    BBC Türkçe’yi müzayedenin de gerçekleşeceği salonda gezdiren Robertson, özellikle 16. yüzyılda Türk halılarına büyük bir talep olduğunu anlatıyor.

    Müzayede evinin Dünya Sanatı Bölümü yöneticisi olan Robertson, İngiltere Kralı Sekizinci Henry’nin ilk Türk halısı koleksiyonerleri arasında sayıldığını söylüyor.

    Müzayedede çok değerli İznik çinileri de açık artırmayla satışa çıkacak.

  • Fransa, AB’nin Türkiye ile ilişkisi konusunda ‘tabusuz ve naif’ olmayan bir görüşme istiyor

    Fransa, AB’nin Türkiye ile ilişkisi konusunda ‘tabusuz ve naif’ olmayan bir görüşme istiyor

    Türkiye ile Fransa arasındaki Libya krizi derinleşirken, Fransız Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, Avrupa Birliği ile Türkiye’nin ilişkileri hakkında “tabusuz ve naif olmayan önemli bir görüşmenin” yapılması gerektiğini açıkladı.

    Senato’nun Türkiye ile ilgili sorularını yanıtlayan Fransız Bakan, “AB’nin Ankara ile gelecekteki ilişkisine dair beklentiler konusunda tabusuz ve naiflik göstermeden bir görüşme yapmasını gerektiğini düşünüyoruz. Ayrıca AB’nin kendi çıkarlarını sıkı bir şekilde savunmasını gerekiyor ki bu güce sahip” diye konuştu.

    ‘Libya’nın ‘Suriyeleşmesine’ seyirci kalıyoruz’

    Türkiye’nin Libya’daki rolünün endişe verici olduğunu savunan Le Drian, Türkiye oraya Suriyeli askeri güçler göndererek, Libya’nın ‘Suriyeleşmesine’ seyirci kalıyoruz. Ankara’nın Libya’da oynamayı planladığı rol hakkında açıklamalara ihtiyacımız var” ifadelerini kullandı.

    Geçtiğimiz günlerde, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron Türkiye’nin Libya’da ‘tehlikeli bir oyun’ oynadığını ve bunun hem Avrupa hem de bölge için bir ‘tehdit’ oluşturduğunu söylemişti.

    Paris ile Ankara arasında gerginlik

    İki NATO ülkesi arasındaki tansiyon Fransa’nın Türkiye’yi Libya’ya uygulanan ambargoyu delerek UMH hükümetine silah yardımında bulunduğunu ileri sürmesi üzerine yükselmişti.

    Ankara da Paris’i Hafter yönetimini desteklemekle itham etmiş, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır’ın bölgedeki “maşası” olmakla suçlamıştı.

  • Tutuklu Altı Gazetecinin Yargılanmasına Başlandı

    Tutuklu Altı Gazetecinin Yargılanmasına Başlandı

    Libya’daki MİT şehidi haber ve paylaşımları nedeniyle tutuklu altı gazetecinin yargılanmasına İstanbul 24. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlandı.

    Mart ayının başından beri tutuklu olan OdaTV Haber Müdürü Barış Terkoğlu, OdaTV Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan, OdaTV muhabiri Hülya Kılınç, Yeniçağ gazetesi yazarı Murat Ağırel ve Yeni Yaşam gazetesi Yayın Yönetmeni Ferhat Çelik ve aynı gazetenin Haber Müdürü Aydın Keser MİT Kanunu’nun 27. maddesiyle, TCK’nın 329. maddesinde düzenlenen ‘gizli kalması gereken bilgileri’ açıkladıkları iddiasıyla 7 yıldan 18 yıla kadar hapis cezasıyla yargılanıyor.

    MİT mensubunun cenaze töreninin fotoğraflarını çektikten sonra Hülya Kılınç’a verdiği için tutuksuz yargılanan Akhisar Belediyesi görevlisi E. E. ise duruşmaya SEGBİS aracılığıyla katıldı.

    Aynı dosya kapsamında hakkında yakalama kararı bulunan gazeteci Erk Acarer, yurtdışında olduğu için duruşmada yer almadı.

    Ağırel: ‘‘MİT’in Libya’da faaliyet gösterdiğini ilk duyuran Cumhurbaşkanı, o da mı suç işledi?’’

    Duruşmada savunmasını yapan ilk sanık olan gazeteci Murat Ağırel, iddiaları reddetti.

    Ağırel ‘‘MİT’in Libya’da faaliyet gösterdiğini ilk duyuran Cumhurbaşkanı Erdoğan’dır. Cumhurbaşkanı şimdi suç mu işlemiştir? Bizler MİT’in nerede ne görev aldığını nereden bilebiliriz? Benim Twitter paylaşımlarımla öteki haber ve fotoğrafların hiçbir alası yok. İddia makamı bunu planlı bir faaliyet olarak görüyorsa delil koymalı. 19 Şubat’ta şehidimizin doğduğu ilçenin muhtarı fotoğraf koyarak paylaşım yaptı ama MİT bunu ifşa olarak görmedi. ‘Bordo bereliler’ ve ‘Özel kuvvetler’ adlı Facebook hesapları ‘Bize emanet’ yazdı, güvenlik uzmanı Abdullah Ağar, ‘Vatan kimi zaman bilinen kimi zaman bilinmeyen kahramanlarıyla yükselir’ yazdı. MİT bunları ifşa görmedi, benim anlamını dahi bilmediğim ‘Case officier’ı ifşa olarak gördü. Cumhurbaşkanımızın şehitleri ‘tane’ olarak nitelemesi beni üzmüştü, ben o twiti o nedenle attım. Yazımı yollamasaydım, yazı da yazacaktım’’ dedi.

    Ağırel, kendisiyle aynı dosyada yargılanan altı kişiden yalnızca Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan’la tanıştığını HTS kayıtlarının ortaya koyduğu haliyle onlarla da 15 aydır görüşmediğini dile getirdi.

    Duruşma, Ağırel’in ardından diğer sanıklar ve avukatların savunmalarıyla devam edecek. Mahkeme başkanı, Corona virüsü salgını koşullarında ilk duruşmayı bu akşam 18.30 sularında bitirmek istediğini söyledi.

    Duruşma öncesi gazeteciler ve gazeteci örgütleri, tutuklu gazetecilere destek vermek için İstanbul Adalet Sarayı önünde buluştu.

    Haberin Var Mı İnisiyatifi: ‘‘Meslektaşlarımız içi boş bir iddianameyle 110 günden beri Silivri Cezaevi’nde tutsaklar’’

    Gazetecilerin tutuklanması sonrası sosyal medyadan destek kampanyaları düzenleyen ‘Haberin Var Mı İnisiyatifi’ adına konuşan Mehveş Evin, bu tutuklamaların asıl hedefinin dışarıdaki gazetecilere gözdağı vermek olduğunu savundu.

    Evin, ‘‘Meslektaşlarımız benzerini yıllardır gördüğümüz mesnetsiz suçlamalarla karşı karşıya. İçi boş bir iddianameyle, 110 günden beri Silivri Cezaevi’nde tutsaklar. Meslektaşlarımızın hürriyetleri ellerinden alınıp Corona pandemisi koşullarında demir parmaklıkların arkasına atılırken asıl mesaj bizlere, dışarıdaki gazetecilereydi. ‘Görmeyin, duymayın, konuşmayın’ deniyor, üç maymunu oynamamız isteniyordu. Yalnız Barışları, Hülya’yı, Murat’ı, Ferhat’ı, Aydın’ı, Müyesser’i değil bizleri de susturmak, sindirmek, korkutmak, istiyorlardı. Namık Kemal susmuş muydu? Ya Sabahattin Ali ve Nazım Hikmet sinmiş miydi? Siz Uğur Mumcu’nun ya da Musa Anter’in biat ettiğini gördünüz mü? Ya Hrant Dink ve Metin Göktepe? Asla! Bugün yargıçlardan adil olmalarını, hukuku referans almalarını, vicdanlarını dinlemelerini ve meslektaşlarımızı serbest bırakmalarını talep ediyoruz’’ dedi.

    Eren: ‘‘Hakikatler topluma ulaşmasın diye gazeteciler tutuklanıyor’’

    ‘Gazetecilik Suç Değildir’ pankartı önünde konuşan DİSK Basın İş Sendikası Başkanı Faruk Eren, gerçeklerin yazılmasının istenmediği için gazetecilerin susturulmak istendiğini dile getirdi.

    Eren ‘‘Yalnızca 6’sı tutuklu 7 gazeteci arkadaşımız değil çok sayıda arkadaşımız yargılanıyor. Bu haftanın ilk 3 günü, 20’ye yakın gazeteci yargılandı, yargılanıyor. Türkiye bir gazeteci hapishanesi durumda. Sadece acı çekenler gazeteciler değil toplumun her kesiminden ah sesi geliyor. Baro başkanlarının Ankara’ya sokulmadığını gördük. Avukatlar avukatlık yapamıyor. 2 avukat ölüm orucunda. İşçilerin kıdem tazminatı yok edilmek isteniyor. ‘Gerçekler duyulmasın, hakikat topluma ulaşmasın’ diye gazeteciler yargılanıyor, tutuklanıyor’’ diye konuştu.

    TGS Başkanı: ‘‘Gazeteciler tecrit ediliyor, özgürlüklerinden mahrumlar’’

    Türkiye Gazeteciler Sendikası Başkanı Gökhan Durmuş da Türkiye’de halihazırda 75 gazetecinin tutuklu olduğunu hatırlattı.

    TGS Başkanı ‘‘Habere, haberciye düşman bir iktidar olduğu sürece burada Çağlayan Adliyesi’nde olmaya devam edeceğiz gibi gözüküyor. Şu anda tutuklu olan 75 meslektaşımızın özgürlüğe kavuşmasıyla birlikte dayanışmayla, bu zor günleri arkamızda bırakmayı umuyoruz. Bugün 6 meslektaşımız, hakim karşısında olacak. Onlar özgürlüklerinden mahrumlar, tecrit edilmiş durumdalar, birbirleriyle görüşmeleri engelleniyor. Onlar Silivri’de biz dışarıda direniyoruz’’ dedi.

    Duruşmayı izlemeye gelen CHP, HDP, İyi Parti ve TİP’ten yaklaşık 20 milletvekili, salonun küçük olması nedeniyle salona giremediler.

  • Ekonomik kriz erken seçimi zorluyor

    Ekonomik kriz erken seçimi zorluyor

    Türkiye’nin 24 Haziran 2018’de yaptığı cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimlerinin normal yenilenme zamanı 2023 yılı. Ama daha üç yıllık bir süre varken erken seçim, Türkiye’nin gündeminde her geçen gün daha çok konuşuluyor. 

    Seçimlerin yapıldığı yılın ikinci yarısında ve takip eden 2019’da ciddi bir ekonomik türbülans yaşayan ve yıllık büyümesi yüzde 1 dolayında kalan Türkiye, COVID-19 sarsıntısına bu kırılganlıkla yakalanınca, belki birçok ülkeden daha sert tahribat yaşadı. Erken seçimi gündeme taşıyan da bu krizin yönetilememesi. 

    Birçok ülke, hazine ile merkez bankaları ile genişlemeci politikalar, sosyal devlet hamleleri ile destek paketler açıklarken Türkiye’deki Erdoğan hükümeti bunu yapamadı; yaparmış gibi göründü ama hem nicelik hem nitelik olarak özellikle sayıları 4,5 milyondan 13 milyona tırmanan işsizler için, küçük girişimciler ve tarım kesimleri için pek bir şey yapamadı. “Destek” adı altındaki hamleler daha çok krediye erişim, yani borçlanma imkânı ile sınırı kaldı. Oysa ihtiyaç, nakdi krediler, hibeler idi. 

    Bu olmayınca homurtular arttı, mağduriyetler daha yüksek seslendirilir halde. İçinden iki yavru parti doğuran AKP’ye tehditler çoğalıyor. İleriki mevsimler ise daha iç karartıcı. 

    Bunun farkında olan Erdoğan ve ona destek veren MHP, daha fazla yıpranmadan eldeki üç yılı feda edip güç tazelemek için erken seçime gider mi? 

    Ekonomik kriz bunu çok zorluyor. 2023’ü beklemek ise yıpranmaya boyun eğmek, mutlak yenilgiyi kabullenmek olarak nitelendiriliyor. 

    Anketlere göre kendilerine “Cumhur İttifakı” diyen AKP ile MHP’nin erkene alınmış bir seçimi kazanma şansları da pek yok. 

    Yönetememe krizi hızla büyüyen Erdoğan rejimi, muhalefeti etkisiz kılacak, sindirecek, korkutacak hamlelerle meşgul ama bu, seçmen nezdinde iş yapmıyor ve riski büyütüyor.

    AKP destekçisi iş dünyası da istikrar, iç ve dış güven, toplumsal rıza istiyor. Bunlar ancak yenilenmiş bir seçimle mümkün. Erdoğan, bu beklentinin basıncı ile kaybetme korkusu arasında bunalmış durumda. 

    Pandemi ile iyice daralan Türkiye ekonomisini yönetmek, Erdoğan rejimi açısından iyice imkânsızlaşıyor. Bunu, özellikle kavurucu işsizlik verileri ortaya koyuyor. 10 Haziran’da açıklanan işsizlik verilerinin gerçek boyutları, dudak uçuklatıcı ve Erdoğan yönetiminin üstüne ilerleyen bir çığı andırıyor. 

    Kısa adı TÜİK olan Türkiye İstatistik Kurumu, pandeminin ilk iki ayının nabzını tutan “dar anlamlı” işsizlik verilerini açıklarken işsizlik oranını yüzde 13,2 ve işsiz sayısını yaklaşık 4 milyon olarak bildirdi. Bu pandemi öncesi verilerine göre bir düşme demekti! Ancak resim büyütülünce ortada sevinilecek bir durum olmadığı görülecek. 

    Pandemi öncesine göre işini kaybedenler 620 bini bulmuştu. Bunlar, yeniden iş arayanlar arasında kalmak yerine eve çekilmişlerdi. Pandemi öncesine göre 877 bin azalan işgücü toplamı, bunu ortaya koyuyordu. Sadece işini pandemide kaybedenler değil, iş bekleyen işsizlerden 257 bini de eve çekilmiş, yani işgücünden düşmüştü. Sonuçta, eldeki işsiz sayısı, düşen işgücü sayısına bölününce, elde edilen işsizlik oranı da yüzde 13,2’ye inmiş görünüyordu. 

    Gerçek durumu görmek için ise “geniş tanımlı işsizlik” şablonunu kullanmak gerekiyor. Bu yapıldığında, yani çalışabilecekken işgücü piyasasına umudunu yitirdiği için katılmamış görünen 4 milyona yakın “iş aramayan işsiz” dikkate alındığında, işsizliğin yüzde 23’e, toplam gerçek işsiz sayısının da 8 milyona yaklaştığı görülüyor. 

    Ama bitmedi; bir küme işsiz daha var ve onların sayıları da 4 milyona yaklaşıyor. Bunlar, fiilen işyerlerinde olmayan, işten çıkarılmaları bir pandemi önlemi olarak iktidarca yasaklanmış ancak ücretsiz izinli ya da “kısa çalışma ödeneği” alanlar. TÜİK bunları, iş akitleri feshedilmediği için “istihdamda” gösteriyor ve onlara devletin İşsizlik Sigortası Fonu’ndan asgari ücret dolayında bir ödeme yapılıyor. Bu ödeme, marttan itibaren altı ay süreli. Altı ay sonra bu 4 milyonun işine dönüp dönmeyeceği bilinmiyor ama şu an atıllar. Bu kesim de işsiz kabul edildiğinde işsiz sayı 12-13 milyonu, işsizlik oranı da yüzde 39-40’ı buluyor. Kısa adı DİSK olan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu da Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) yaklaşımını kullandığında aynı sonuçlara ulaşıyor.

    Büyük gelir kaybı yaşayan, geçim derdi olan bu 12-13 milyon işsizi, aileleri ile birlikte düşününce ortaya dehşetli bir boyutta endişeli, geçimden başka bir şey düşünmeyen seçmen kitlesi çıkıyor. Erdoğan rejiminin bu kesimin giderek artan şikâyetlerini, homurtularını bastıracak, kısacak hiçbir önlemi işe yaramıyor. 

    Pandemi önlemlerini 1 Haziran itibarıyla henüz riskler azalmadan, ekonomi kaygısıyla kısmen ya da tamamen kaldıran AKP rejimi, özellikle kredi musluklarını açarak bir talep yaratmaya çalışıyor. 

    Banka kredisine bağımlı olan şirketler, özellikle döviz kredisi kullanmış olanlar, ağır bir baskı altında ve iktidar, bankalardan firmaları yüzdürmelerini istiyor, kamu bankalarını buna mecbur tutarken özel bankalara da baskı uyguluyor. Mayıs ayı itibarıyla kredi hacmi yıllık yüzde 29’a yakın artırılmış durumda. Finans sistemini riske etme pahasına kredi pompalaması her musluktan sürdürülüyor. 

    Sert daralan ekonomi, Hazine açıklarını yıllık 145 milyar TL’ye çıkardı. Açık büyüdükçe, kamu borç stoku da bunu çevirmek için kaynak bulma ihtiyacı da artıyor. Dışarıdan kaynak bulmak yerine, yabancı yatırımcı çıkışı sürüyor ve ilk altı ayda 10,5 milyar dolara yaklaştı. Turizm gelirleri sıfırlanırken ihracat hızlı düşüşte. Kısa vadeli dış borçları çevirmek zorlaşıyor, ithalat için gerekli döviz talebini bastırmak için her gün yeni ithalat kısıtlamaları ve döviz talebini caydıracak önlemler bulunmaya çalışılıyor. 

    İp üstündeki cambazın tedirginliği ile yol almaya çalışan AKP rejiminin, ipin üstünde kalması, toplumdan almakta zorlandığı rıza ve güven teyidi ile daha da güçleşiyor. Bu güveni yenilemek gerek. Bu da erken seçimle olur. Ama ya seçimde güven verilmez ise? 

    Ana muhalefet CHP, 31 Mart 2019 yerel seçimlerdeki taktiğini sürdürüp en geniş muhalefet ittifakını koruyup, AKP’den ayrılan Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’ın partilerini de ittifaka katacak duruşlar sergiliyor. Bu, Erdoğan’ı iyice çileden çıkarıyor ve ittifakı dağıtacak hamleleri deniyor. Milletvekili tutuklamaları, medya üstünde baskılar, Meclis’e uzanan şiddet pratikleri ile tüm topluma gözdağı vermek, denenen yolların bazıları, ama çok işe yarayacağı şüpheli. 

    AKP ile organik ilişkisi olan ve çoğu mega proje üstlenicisi sermaye grupları da Erdoğan’dan “yönetebilmesini” ve bunun için gerekenin yapılmasını düşük sesle de olsa daha sık talep ediyorlar. 

    Bu basınca, Saray’ın ne kadar dayanacağı merak konusu ve adım adım takip ediliyor.

    Yazar: MUSTAFA SÖNMEZ

    Kaynak: Al – Monitor

  • Sirte neden herkesin kırmızı çizgisi?

    Sirte neden herkesin kırmızı çizgisi?

    Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) güçleri Türkiye’nin desteğiyle Halife Hefter’in Libya Ulusal Ordusu’nu (LUO) kovalarken harekât Sirte’de düğümlendi. Trablus’tan uzaklaştıkça Türk insansız hava araçları (İHA) menzil sorunu yaşarken Hefter tarafında Birleşik Arap Emirlikleri’nin temin ettiği İHA’lar etkisini gösterdi. MiG-29 tipi Rus uçakları da devreye girdi. Sirte’de kendini gösteren Rus freni Moskova-Ankara hattındaki pazarlığı çetin bir noktaya taşıyor.

    Trablus’u çevreleyen cephe hatlarında dengeler Hefter aleyhine değişmeye başladığında tarafların 4 Nisan 2019 öncesindeki sınırlara döneceği ve bundan sonraki sürecin yönetimi için Rusya ile Türkiye arasında ortaklığın şekilleneceği öngörülüyordu. Türkiye’nin Trablus’la deniz yetki alanları anlaşmasını imzalayıp askeri ağırlığını koymasının ardından geçen ocakta denenen ilk ortaklık girişimi, Hefter’in Trablus’u ele geçirme inadı yüzünden başarısız olmuştu. Geçen ay Vatiyye Üssü ve Tarhune kenti el değiştirirken Rusya’nın Wagner güçlerini Cufra’ya çekmesi Moskova açısından buranın kırmızı çizgiye dönüşeceğine yoruldu.

    Sirte’nin 300 kilometre güneyindeki Cufra 2017’de Hefter’in eline geçmişti. Ancak Sirte, Hefter’in Trablus harekâtını başlattığı 4 Nisan 2019’dan iki ay sonra el değiştirmişti. 14 adet MiG-29 ve Su-24 uçağını göndererek Cufra’yı bırakmayacağını gösteren Rusya Sirte’de de esnemedi. Hâlbuki Ankara, Vatiyye ve Tarhune’deki gibi savaşmadan çekilmeyi garanti edecek bir Rus rolünün Sirte’de de tekrarlanabileceğini umuyordu.
    Yeni dengeler üzerine pazarlıklar sürerken Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve Savunma Bakanı Sergey Şoygu’nun 14 Haziran’da Ankara’ya geleceği duyurulmuştu. Ziyaret son dakikada ertelenip görüşmelerin bakan yardımcıları düzeyinde sürdürülmesi kararlaştırıldı. Bu iptalde Türkiye’nin, Rusların yol haritasına uygun bir şekilde Kahire’den gelen ateşkes çağrısını reddedip Sirte, Cufra ve petrol bölgesini ele geçirme kararlılığını sürdürmesi etkili oldu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 8 Haziran’da Sirte, Cufra ve petrol bölgesinin ele geçirileceğini, bu hamlenin Rusya’yı rahatsız ettiğini ve meseleyi Rus lider Vladimir Putin’le konuşacağını söylemişti.

    Aslında Sirte’nin kapışma konusu olacağı Trablus heyetinin 4 Haziran’daki Moskova temaslarında anlaşılmıştı. Aktarılan bilgilere göre Ruslar, UMH Başkanlık Konseyi Başkan Yardımcısı Ahmed Mayitik’e “Sirte kırmızı çizgidir” dedi. Mayitik Trablus’a dönüşte Sirte-Cufra operasyonunun sorumlusu İbrahim Baytalmal’ı arayarak durmalarını istedi. Bu müdahale çatlağa yol açtı. Türkiye ile yakın çalışan İçişleri Bakanı Fethi Başağa “Sirte kısıtlama olmadan bize dönecek” diye çıkışırken, Ankara’dan dönen UMH Başkanı Fayiz Serrac da operasyona devam edilmesi talimatı verdi.

    Libya’nın linç edilen lideri Albay Muammer Kaddafi’nin memleketi Sirte, 2015’te İslam Devleti’nin (İD) eline düşmüş, 2016’da ABD’nin hava desteği ile Mısratalı milislerin kontrolüne geçmişti. Haziran 2019’da selefi Medhalilerin saf değiştirmesiyle Sirte Hefter güçlerinin kontrolüne girmişti. Sirte ve Cufra’yı ele geçirmek için Zafer Yolları Harekâtı’nı başlatan Sirte-Cufra Ortak Operasyon Odası’nın sözcüsü General Abdulhadi Dırah, “Sirte bizim için kırmızı çizgidir” dedi. 

    Peki, Sirte’den söz açılınca herkes neden kırmızı çizgiden bahsediyor? 

    Sahil şeridinin tam ortasında yer alan Sirte, “Petrol Hilali”nin batı kapısı sayılıyor. Libya’nın en değerli hidrokarbon havzasından gelen 11 petrol ve üç doğalgaz boru hattının Akdeniz’de ulaştığı liman kentleri Sidre, Ras Lanuf, Marsa El Brega ve Zuveytine’ye hükmetmenin yolu Sirte’den geçiyor. Sirte’yi ele geçiren bir güç, Bingazi’ye kadar boru hatları, rafineriler, depolar ve terminallerin bulunduğu 350 kilometrelik şeridi kolayca düşürebilir. “Petrol Hilali” Libya’daki hidrokarbonun yüzde 60’ını barındırıyor. Hefter bu bölgeyi ele geçirince Trablus-Mısrata merkezli güçlerin belini kıran bir kaldıraç gücüne kavuşmuştu. 

    48.3 milyar varil petrol ve 1.5 trilyon metreküp doğalgaz rezervi olan Libya’da savaş öncesi kamu gelirlerinin yüzde 96’sı hidrokarbona dayanıyordu. Petrol üretimi günlük 1.6 milyon varilden 90 bin varile kadar geriledi. “Petrol Hilali”nde akışı sağlayacak bir kontrol, çatışmanın seyrini değiştirecek bir çarpan etkisi yapabilir. O yüzden Sirte “Petrol Hilali”nin zaptı için “karakol kenti” olarak konumlandırılıyor.

    6 Haziran’da Vişke’yi ele geçirdikten sonra üç koldan Sirte’ye yüklenen UMH güçleri, Libya Ulusal Ordusu’nun hava saldırıları karşısında ilerleyemedi. Düğümün çözülmesi için gözler yeniden Türk-Rus masasına döndü. Ancak bir liderler zirvesi olmadan tıkanıklığın aşılması beklenmiyor. 

    Bir iddiaya göre batıda Vatiyye’yi kara üssü, Mısrata’yı deniz üssü olarak gözüne kestiren Türkiye, Sirte’ye karşılık Cufra’nın Rusya’da kalmasına rıza gösteriyor. Sirte limanı kadar 15 kilometre güneyinde yer alan Kardabiye Hava Üssü de pazarlığı kızıştıran bir etken. Sirte el değiştirirse Türkiye’nin Kardabiye’yi de üs olarak kullanmayı planladığı öne sürülüyor. 

    Rusya’nın ise Suriye’de Tartus ve Lazkiye’den (Hmeymim) sonra Akdeniz’de varlığını artırma planları çerçevesinde Sirte’yi deniz üssü, Cufra’yı da kara üssü olarak kullanmak istediği konuşuluyor. Elbette bu yöndeki öngörüler, güneyden kuşatılma korkusuna kapılan NATO’yu da alarma geçirdi. Fakat bu konuda NATO içinde bütünlük de yok. Sirte’nin ne Ruslara ne de Türklere geçmesini isteyen Fransa dişlerini gıcırdatarak devreye giriyor. Sirte’yi Afrika’ya yeni bir kapı olarak düşleyen Fransızların Rafale uçaklarını bölge üzerinde uçurması “Oyunda ben de varım” diye okundu. 

    The Arab Weekly’ye konuşan bir Libyalı kaynak, “Fransa, Türkiye’ye karşı Rusya’nın yanında durmuş gibi görünüyor ve gerçekte ABD’ye de karşı. Ruslar ve Fransızlar Sirte’ye aynı derecede önem veriyor; her ikisi de Kardabiye liman ve üssünü istiyor” diyor.

    14 Haziran’da Libya sahillerine konuşlandırılan yedi Türk savaş gemisine dikkat çeken Élysée Sarayı, Türkiye’yi silah ambargosunu delmek ve saldırgan politikalar gütmekle suçlayıp NATO’yu toplantıya çağırdı. Ertesi gün Fransız Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian “Bu, bizim için bir tehlike, kabul edilemez bir stratejik risk, çünkü İtalyan sahilinden 200 kilometre uzakta” diye çıkıştı. 

    Fransa Savunma Bakanlığı da Fransız donanma gemisi Le Courbet’nin, Libya’ya silah taşıdığı şüphesiyle bir kargo gemisini durdururken bir Türk fırkateyninin düşmanca manevrasına maruz kaldığını açıkladı. Konu NATO’ya intikal ettirildi. 

    Amerikan desteği olmadan Avrupalıların Ankara’yı vazgeçirmesinin zor olacağını gören Fransa’nın Washington’la temasa yöneldiği aktarılıyor. Tersinden Türkiye de ABD’yi Libya’da daha aktif olmaya çağırıyor

    ABD’nin tercihi önce Rusya’nın, Fransa’nın tercihi önce Türkiye’nin engellenmesi. Rus hassasiyeti baskın olduğu sürece ABD’nin NATO kanadında Türkiye’yi köşeye sıkıştıracak bir pozisyona girmesi beklenmiyor. Türkiye’den yana tavrını açık eden ABD, Libya’daki Rus uçaklarını ifşa etmekle meşgul. ABD’yi tutum değişikliğine itecek şey, bir Türk-Rus ortaklığının şekillenmesi. Fransa’nın feveranına karşın Avrupa’daki diğer ortaklar da giderek “Türk etkisi mi Rus etkisi mi?” çelişkisine saplanıyor. Üstelik Türkiye, NATO’nun Doğu Avrupa Savunma Planı’nı bloke eden tavrında görüldüğü üzere ittifakı nasıl kilitleyebileceğini de gösterdi.

    Fransızlarla restleşmenin tam orta yerinde Erdoğan, 17 Haziran’da düşman çatlatırcasına Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Hazine Bakanı Berat Albayrak, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hakan Fidan ve Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ı Trablus’a gönderdi. Çavuşoğlu ziyaretin amacını “Libya’ya olan desteği güçlü bir şekilde vurgulamak” diye açıkladı. Askeri vaziyetin yanı sıra ekonomik projeler de konuşuldu.

    Ancak Trablus çıkarması bir kararlılık gösterisi olsa da Ruslarla uzlaşmanın zaruretini ortadan kaldırmıyor. Türk heyetiyle görüşmeleri değerlendiren Devlet Yüksek Konseyi Başkanı Halid El Mişri, Türkiye ve Rusya arasındaki müzakerelerin UMH’nin benimsediği prensiplerle örtüştüğünü söylüyor.

    Hefter’in çözüm sürecinden dışlanması Ankara ve Trablus’un ortak söylemi. Yenilmiş Hefter’e karşı Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih’i öne çıkaran Rusya da bu şart yüzünden masayı devirmek istemez. Yine de tarafların olası bir çıkış için önce Sirte ve Cufra’da neyin mümkün olacağını görmesi gerekiyor.

    Yazar: Fehim Taştekin

    Kaynak: Al – Monitor

  • Krizin garajı varlık fonu

    Bir anonim şirket olarak 2016’da kurulan ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yönetim kurulu başkanı, damadı Hazine Bakanı Berat Albayrak’ın da yardımcısı olduğu Türkiye Varlık Fonu (TVF), en büyük operasyonunu GSM şirketi Turkcell’i satın alarak yaptı ve yeni hâkim grup sıfatıyla gündeme oturdu. Öyle görünüyor ki TVF, pandemi ile pekişen krizde, önümüzdeki günlerde yeni satın almalarla adından daha çok söz ettirecek. TVF’nin, kriz koşullarında yüzdürülemez durumda olan başka şirketleri de çatısı altına alacağından söz ediliyor.

    Örneği petrol üreticisi ülkelerde görülen gerçek varlık fonlarından çok Hazine’ye paralel bir bütçe özelliği gösteren TVF, hesap vermezliği ile öne çıkıyor. Gerçek varlık fonları biriktirilmiş sermayelerine, servetlerine yatırım alanları ararken, TVF borçla kaynak bulma peşinde. TVF, Hazine garantili 1 milyar avro borçlanmasının ardından yönetimini ele geçirdiği Turkcell için yine bono ihracı ile borçlanmaya gidecek.

    TVF’nin özellikle “mega proje” diye adlandırılan İstanbul Havalimanı, köprü, otoyol, şehir hastaneleri gibi büyük batık projeleri “garaja çekmesi” de ihtimal dâhilinde.

    Örnekleri daha çok petrol üreticisi ülkelerde görülen ve elde birikmiş serveti verimli yatırım alanlarında değerlendirmek üzere kurulmuş varlık fonlarına sadece ismi benzeyen “sermayesiz-servetsiz” TVF, kurulduğu 2016 yılından bu yana ne olacağına pek karar veremezken son zamanlarda şirket kurtarma operasyonları ile dikkat çekti. 

    Önceki hafta, Türkiye’nin en büyük GSM şirketini, ayağına dolanmış bazı bağlardan koparan da TVF oldu. TVF, operasyona, çatısı altında tuttuğu Ziraat Bankası üstünden girdi. Ziraat, TVF aktifindeki bir kamu bankası. Banka’nın Turkcell’de hisseleri var, ayrıca Turkcell’in diğer ortağı Çukurova’dan kredi alacakları var. Fon, bankanın bir anlamda sahibi olarak operasyona dâhil oldu. Şirketten ayrılmak isteyen İskandinav Telia şirketinin hisselerini satın aldı, diğer kurucu ortak Çukurova’dan hisseler satın aldı, sonra da bu hisselerin bir kısmını bir Rus şirketine sattı. Bütün bu karışık ve anlaşılması bir hayli yorucu işlemlerden sonra TVF, şirkette yüzde 26 dolayında hisse ile hâkim ortak durumuna geliyor. 

    Turkcell’in yönetiminde yaklaşık 15 yıldır, karmaşık ortaklık yapısı ve hisse oranlarının getirdiği hukuki uzlaşmazlıklar nedeniyle kaos vardı. AKP iktidarı, hisse oranlarıyla ile ilgili hukuki kaosu kullanarak zaten Turkcell yönetiminde söz sahibiydi. Bu operasyondan sonra dokuz kişilik yönetim kurulunun beş üyesini TVF atayacak duruma geldi. 

    Yabancı ortak Telia, Türkiye’nin dâhil olduğu bölgeden çekilme kararı almış ve bir an önce hisselerini devretme arayışındaydı. TVF, Ziraat üstünden operasyona dâhil oldu ve yürüttü. Telia yüzde 24’lük hissesini ucuz fiyata, 530 milyon dolara satarak Türkiye’den çıktı. Turkcell’in kurucusu Mehmet Emin Karamehmet’in Çukurova Grubu ise Ziraat Bankası’na olan borcuna mahsuben tüm hisselerini, Ziraat’ın de sahibi olan Varlık Fonu’na devredecek. Ziraat Bankası da artık tahsil edilemez duruma gelen 1.6 milyar dolarlık Çukurova kredisini bu yolla tahsil edeceği için rahatlatılmış olacak. Satın almalarla hisse oranını yüzde 13.2’den yüzde 24.8’e çıkaran Rus şirketi LetterOne da kârlı bir iş yapmış sayılıyor.

    Operasyon ile ilgili olarak TVF Genel Müdürü Zafer Sönmez’in söyledikleri önemli. Şöyle konuştu Sönmez: “Turkcell, bugün artık bir mobil operatör değildir. Dijital dönüşümün lideri, bir ödeme sistemleri şirketi, bir telekomünikasyon altyapı şirketi, bir tüketici finansmanı şirketi, dijital hizmetler topluluğudur. Hisse sahipleri böyle bakarlarsa, Turkcell’in değerinin, şu an piyasada gördüğümüz yüzde 10’a yakın artışa rağmen çok düşük olduğunu düşünüyoruz. Bize inanan ve bizim gibi bakan LetterOne’ın hissesini iki katına kadar artırarak yüzde 24,8’e çıkarmasının ana sebebi budur.”

    Bütün bu hisse alım satımlarının resmileşmesi yıl sonunu bulacak. Çünkü şirket genel kurullarında kararların onaylanması gerekiyor. Asıl soru şu: Turkcell operasyonunu TVF hangi parayla yapıyor? 

    TVF, 1.6 milyar dolar Ziraat Bankası’na, 530 milyon dolar Telia’ya ödeyecek. Hisselerin bir kısmını Rus şirketi LetterOne’a satsa bile, yaklaşık 2 milyar dolar ya da bunun TL karşılığını bulmak zorunda. Böyle bir para TVF kasasında yok. O nedenle yakın zamanda TVF, yüklü iç ve dış borçlanmalara çıkmak zorunda. Beklenen, çıkaracağı borç senetlerini TVF çatısı altındaki kamu bankalarının alması. Başta Ziraat olmak üzere kamu bankaları Halk ve Vakıflar Bankası, yakın zamanlarda Hazine tarafından yeniden sermayelendirildiler. Bu üç bankaya 21 milyar TL enjekte edildi. Konu TVF tarafından şöyle duyuruldu: “Söz konusu işlemin finansmanı, T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından ikrazen ihraç edilen devlet iç borçlanma senetlerinin piyasa rayicinden bankalara satışından elde edilecek nakitle karşılanacaktır. Söz konusu sermaye desteği ile finansal ve ekonomik istikrarın sağlanmasında kritik rol üstlenen kamu bankalarının COVID-19 salgınının ekonomi üzerindeki etkileri ve buna bağlı küresel piyasadaki dalgalanmalara karşı daha güçlü hale gelmeleriyle önümüzdeki dönem büyüme stratejilerini sürdürmeleri amaçlanmaktadır.”

    TVF’den başka şirketler için kurtarma operasyonlarının eli kulağındadır. Bunu TVF Genel Müdürü Sönmez de her fırsatta söylemekte, özellikle stratejik özellikteki şirketlere destek vereceğini belirtmektedir. “Mega proje” olarak adlandırılan döviz riski yüksek işlerin altına girmiş şirketlerin TVF çatısı altına girmesi sürpriz sayılmayacaktır.

    TVF, yakın zamanda bir dış borçlanmaya girerek de İstanbul Finans Merkezi’nin inşaatını üstlenen şirketleri kurtarmıştı. Al-Monitor okuyucularına Ekim 2019’da duyurduğumuz haberde Fon, Hazine’nin garantörlüğünde borçlanmıştı. Borçlanma sağlayan kreditörler Citibank N.A. London Branch ile Çin bankası ICBC liderliğindeki bir bankalar konsorsiyumuydu. 1 milyar avroluk kredi iki yıl vadeli verilmişti. 

    Kısa sürede bu kaynakla ne yapılmak istendiği de anlaşıldı. Fon, batık durumdaki İstanbul Finans Merkezi projesinin üstlenici inşaat firmalarından “yükümlülük” satın almaya karar vermişti. Hem de 1,7 milyar TL’ye yakın bir meblağ tutarında. Yükümlülükleri satın alınarak kurtarılan üç firma, adı AKP dönemi ile neredeyse özdeşleşen, hızla palazlandırılan Ağaoğlu İnşaat ile İntaş ve YDA idi.

    Mekanizma, karmaşık görünse de görmek isteyen için pek de öyle değil. TVF, yapacakları kurtarma operasyonları için Hazine’nin yanı sıra kamu bankalarını kullanıyor. Kamu bankalarının buradan uğrayacakları kan kaybı, arada bir sermaye enjeksiyonları ile Hazine’den karşılanıyor. Hazine de buradan kaynaklanan ağır borç stoku ile bir kara delik olma yolunda, vergi mükelleflerinin boyunduruğu olmaya doğru ilerliyor.

    Yazar: Mustafa Sonmez

    Kaynak: Al – Monitor