İnternet Haberler Köşe Yazıları Yorumlar Siyaset Ekonomi Spor

  • About
  • Advertise
  • Privacy u0026 Policy
  • Contact
  • EkonomiA wonderful serenity has taken possession of my entire soul, like these sweet mornings of spring which I enjoy with my whole heart.
  • SeyahatA wonderful serenity has taken possession of my entire soul, like these sweet mornings of spring which I enjoy with my whole heart.

Yazar: SG

  • Fransa Libya İçin Niçin Türkiye’yi Eleştiriyor?

    Fransa Libya İçin Niçin Türkiye’yi Eleştiriyor?

    Diplomasi dünyasında ”Fransa’nın Libya konusunda Türkiye’yi neden çok sert eleştirdiği” sorusu sık sık gündeme gelmeye başladı. Özellikle Fransız medyasında son günlerde her gün Türkiye ve Fransa arasındaki Libya gerilimini ön plana çıkaran haberler yayınlanıyor. ”Bölgede pek çok aktör varken, neden Fransa Türkiye’yi eleştiriyor? Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron neden ‘Türkiye tehlikeli bir oyun oynuyor”’ yorumu yapıyor ve Türkiye’nin Libya’daki varlığına karşı çıkıyor. Fransa Savunma Bakanlığı’nın Türkiye’yi NATO’ya şikayet etmesindeki asıl hedef ne? VOA Türkçe Paris muhabiri Arzu Çakır derledi.

    Fransa Dışişleri Bakanı Jean Yves Le Diran, 27 Mayıs’ta Fransa Senatosu Dış İlişkiler Komisyonu’na bilgi verirken, “Libya’da kriz derinleşiyor ve ben kelimelerden korkmuyorum. Libya’nın Suriyelileşmesi durumu ile karşı karşıyayız” diyerek Türkiye’nin Libya politikasındaki rahatsızlığı dile getirdi. Bir tarafta Rusya, diğer tarafta Türkiye, Libya’nın bu ülkeye sınırı olmayan dış güçlerin güdümüne geçmesinden korktuğu yönünde açıklamalar yaptı. Elysee Sarayı, Libya’yı dışarıdan destekleyen ülkelerin bu politikalarından vazgeçmelerini isteyen ve Fransa Dışişleri Bakanlığı’ndan hemen her gün Libya konusunda Türkiye’yi sorumlu tutan açıklamalar yapıldı.

    Recep Tayyip Erdoğan ve Fayiz El Saraç
    Recep Tayyip Erdoğan ve Fayiz El Saraç

    Son olarak Fransa Savunma Bakanlığı geçtiğimiz hafta yapılan NATO Savunma Bakanları toplantısında, Türkiye’nin Akdeniz’de kendi savaş gemisine agresif yaklaşım sergilediğini öne sürerek, NATO’dan soruşturma yapılmasını istedi. Türkiye ise bir bütün halinde bu iddiaları reddetti.

    Ancak bu açıklamalara rağmen, Fransa Cumhurbaşkanı dün de ABD Başkanı Donald Trump ile telefonda, Tunus Cumhurbşkanı Kays Said ile Elysee Sarayı’nda Libya’yı görüştü. Bu görüşmelerin ardından “Türkiye tehlikeli bir oyun oynuyor” açıklamasını yaptı.

    Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron
    Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron

    Petrol, göç ve terör

    Peki Libya ve daha da önemlisi bölgedeki komşu ülkeler bu konuda ne düşünüyor? Fransa ve Avrupa ile ABD’nin Libya dosyasında ilgilendiği üç temel konu var: Petrol, göç ve terör… Petrol, General Halife Hafter Eylül 2016’da Petrol Hilali Bölgesi’ni tekrar açtığında yeniden akmaya başladı. Terör, 2016’da sadece Hafter’ın denetimindeki Bingazi’de değil, aynı zamanda Saraç’a bağlı Misrata milislerinin, Amerikan ordusunun Afrika komutanlığı Africom avcılarının da desteğiyle IŞİD’in barınaklarını yıkmasıyla geriledi. Göçle ilgili olarak da, Trablusgarp’taki Sabratha milisleri ile İtalyanlar arasında 2017’de varılan gizli anlaşmalar ve AB’nin önlemleri, Lampedusa’ya akın eden Sahra altı göçmenlerini ve mülteci dalgasını yok denecek kadar azalttı.

    Bu üç hassas konu, uluslararası diplomasinin en gergin gündem maddeleri olmaktan çıktı. Peki neden şimdi Libya konusunda Fransa ve Türkiye arasında gergin bir tansiyon yeniden baş gösterdi?

    Le Monde gazetesine göre, bu noktaya kadar Libya’daki gelişmelere sessiz kalınmasının nedeni, AB’nin, petrol zengini bölge olan Doğu Siranayka’da konuşlanan General Hafter’in ülkenin kalan diğer topraklarını da ele geçirmesi yönündeki sessiz planıydı.

    Krizin köklerine inildiğinde Hafter’in rolü ne?

    Saraç’a karşı ayaklanan General Halife Hafter’in kimliği yakından incelendiğinde, Libya’nın bir bölümü bu profilden kaygı duyuyor. Hafter, Kaddafi’ye yakın bir asker iken, Çad yenilgisinin ardından han ilan edilince, 20 yıl ABD’de sürgün hayatı yaşadı. Ardından 2011’de Arap Baharı sonrası yurda dönerek, isyanlara katıldı. Tobruk Temsilciler Meclisi tarafından 2015’te Libya Ulusal Ordusu komutanı olarak atandı. Bingazi’de IŞİD’e karşı savaşıp, ardından da Hilal Petrol bölgesini açarak, politik olarak güç elde etti. Ancak 2016’da BM ile yapılan müzakerelerde, ülkeyi temsil etme şansını Trablus’un güçlü adamı Fayez El Saraç’a kaptırdı. Bunun üzerine kendisini tek taraflı olarak Libya devlet başkanı ilan eden Hafter, “Saraç’ın terörist milislerin esiri olduğunu ve onunla müzakere yürütmenin hiçbir anlamı olmadığını” söyledi.

    General Halife Hafter
    General Halife Hafter

    Avrupa ve ABD Hafter’e politik çözüm önerirken, Hafter, kendisi bizzat BM silah ambargosunu delerek, Mısır, Suudi Arabistan ve Arap Emirlikleri’nin desteğiyle 2018’e kadar kendi ordusunu kurdu. Hafter, 2019 baharında Trablus’a saldırdığında, bu uluslararası toplumda kimse için sürpriz olmadı. ABD petrol ve terörle mücadele, Fransa da hem Sahra altı ülkelerindeki operasyonlar hem de Hafter’in cihatçı miliserle mücadelesi nedeniyle, isim vermeden Hafter’i destekledi.

    Libya Türkiye için neden önemli?

    Libya krizinin bugüne ulaşan kökleri buradan doğdu. Ülkeler, özellikle BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi ülkeler, BM’nin tanıdığı hükümetle savaşan General Hafter’i destekleyince, bölgede olaylar kontroldan çıktı. BM’nin resmen tanıdığı Ulusal Birlik Hükümeti’nin lideri Fayez El Saraç’a Türkiye, Cezayir ve Katar’ın verdiği destek ise bölgede dengeleri değiştirdi.

    VOA Türkçe’ye konuşan bölgenin önemli uzmanlarından Cezayir asıllı Fransız siyaset bilimi ve tarih uzmanı akademisyen Naoufel Brahimi El Mili, Türkiye ile Fransa arasındaki Libya yarışını Sarkozy dönemine dayandırıyor:”Hatırlar mısınız? Kaddafi’nin ölümünün ardından Nicolas Sarkozy ve David Cameron Libya’ya gitti. Onlardan hemen bir gün sonra Erdoğan, Libya’ya gitti. Ve tüm medya bu yarışı yazmıştı. Yarış, daha Sarkozy zamanında başlamıştı yani. Türkiye için Libya çok önemli. O dönem, Mısır Devlet Başkanı Müslüman Kardeşler mensubu Mohammed Mursi’ye yardım etmek için önemliydi. Sisi, Mursi’ye karşı darbe yapınca bu önem değişmedi ancak amaç değişti.”

    Fransa eski cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy
    Fransa eski cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy

    Fransa’nın “eski tutarsızlığı”, Türkiye’nin “yeni tutarlılığı”

    El Mili, Türkiye’nin Libya’nın anahtarını almak istediğini, Suriye’deki milisleri buraya kaydırdığını ancak Fransız ordusunun da söylemeden, sessizce Libya’ya asker gönderdiğini belirtiyor:

    “Bu olayda, eski bir Fransız tutarsızlığı ve yeni bir Türk tutarlılığı var. BM Güvenlik Konseyi üyesi olan Fransa da Saraç hükümetine destek verdi. Haftar, Saraç’a karşı çıkınca, Macron onu Fransa’da kabul etti ve destekledi. Yani BM kararına rağmen, BMGK Daimi üyesi olan Fransa, kendi kararına karşı davrandı. Halbuki Türkiye, BM’nin tanıdığı hükümet ile birlikte. Erdoğan Trablus’a gitti, meşru hükümet kendisinden yardım istedi. Türk ordusu Trablus’u kurtarmayı başardı. Bütün olay budur.”

    Fayiz El Araç ABD'li askeri yetkililerle
    Fayiz El Araç ABD’li askeri yetkililerle

    El Mili, “Bölgede bu kadar aktör varken, neden Fransa ve Türkiye karşı karşıya?” sorusuna ise, “Hafter’i, Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) destekliyor. Türkiye için bu üç ülke kötülükler üçgeni. Hafter’e Mısır istihbarat veriyor, Hafter yakaladığı cihatçıları seçim döneminde Cezayir’e gönderiyordu. Çünkü Cezayir, BM’nin tanıdığı Saraç hükümetini destekliyor. Hukuken de doğrusu bu. Zira BM Saraç’ı tanıdı, Hafter ise 20 yıl boyunca ABD’de kaldığı için bölgede güven duyulmayan bir isim. Fransa ve Türkiye arasında Suriye gerilimi varken, şimdi bir de Libya eklendi. Erdoğan bundan iki üç hafta kadar önce, zekice bir adım atarak Libya’da BM kararı istedi. Zekiceydi, çünkü bölgesel güç olan Cezayir sadece BM kararı olursa müdahale edeceğini açıkladı. Şimdi Fransa BMGK üyesi olarak karşı tarafta yer alıyor” yanıtını verdi.

    “Libya’da en kötü çözüm Hafter olur”

    Bölge halkının “Libya bütün dış hesaplardan uzak nasıl kendi iç barışını sağlar?” sorusuna, “Libya’da en kötü çözüm Hafter olur” karşılığını verdiğini belirten Naoufel Brahimi El Mili, “Halkın önemli bölümü Hafter’e güvenmiyor. Libya’da çözüm BM çatısı altında olacaktır. Tek gerçek çözüm de budur bana kalırsa” dedi. Avrupa’nın Hafter’e desteğinde “göç akını korkusunun da yatabileceğini kaydeden El Mili, “Hafter çok güçlü. Göç konusunu kontrol ediyor. Avrupa’nın en büyük korkusu, göç korkusu. Libya halkının huzuru ile ilgilenen kimse yok” diye konuştu.

    Türkiye ile ilişkilerin gerilmesinde Macron mu rol oynadı?

    Fransa’nın önemli düşünce kuruluşu Uluslararası Stratejik İlişkiler Enstitüsü (IRIS) Başkan Yardımcısı, Türkiye ve jeo-politika uzmanı Didier Billion da, VOA Türkçe’ye Fransa’nın tavrının, Fransa içinden bakıldığında nasıl görüldüğünü anlattı. Billion, Fransa’nın Libya’da Türkiye’ye yönelik izlediği politikaya Fransa açısından bakıldığında, Fransa ve Türkiye’nin son zamanlarda Suriye ve Libya’da çok sert bir üslupla karşı karşıya geldiğini bu noktaya gelinmesinde Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve ekibinin attığı adımların etkili olduğunu söyeldi:

    “Macron AB’nin liderliğine oynadı, bu iddiasında başarısız oldu. Herkese ders vermeye kalktı, karşılığında AB’li pek çok başkentin tepkisini çekti, Almanya ile virüsle mücadelede ortak adımlar atmaya başlasa da, AB’li ortaklarını karşısına aldı. Diplomatik planda ise Suudi Arabistan ve Arap Emirlikleri çizgisine yaklaştı. BMGK daimi üyesi olarak, kendi aldıkları kararın aksine Libya’da BM’nin desteklediği ismin karşısındaki darbeci bir askeri destekledi. Diplomasi, olaylara tepkiler vermek şeklinde ilerliyor, 5-10 yıllık vizyonu olan bir diplomasi uygulamıyor. Fransa duruma göre tavır alınca da hata ihtimali ve hataların boyutları artıyor. Oysa ABD, İngiltere, Almanya, Libya konusunda son derece dikkatli ilerliyor. Elbette Doğu Akdeniz’de petrol aramaları, Yunanistan ve Kıbrıs da önemli bir konu. Bir de belki Türkiye’de de sık sık uygulanan eski bir iletişim metodu. İçeride işler kötü gidince, dışarıda bir takım konular ve hedefler aranır. Bu da son zamanlardaki çıkışın ufak da olsa bir nedeni aslında.”

    NATO’dan soruşturma ya da yaptırım kararı çıkar mı?

    Naoufel Brahimi El Mili, Fransa’nın neden konuyu NATO gündemine taşıdığı sorusunu net yanıtlıyor:

    “Çünkü Fransa ve birçok ülke için Libya’da çözüm, bölgesel bir güç olan Mısır ordusu. Mısır, geçtiğimiz Pazar günü ‘Türkiye’nin desteklediği Saraç ordusu Sirte kentini aşarsa, bu kırmızı çizgimizdir, Mısır ordusu müdahale eder’ dedi. Ama Mısır ordusunun problemi, Türk ordusunun NATO üyesi olması. Mısır NATO üyesi değil. İşte Fransa Türkiye’yi NATO’ya şikayet ederek, Türkiye’nin NATO kartını zayıflatıyor. Amerikalılar, Suudi Arabistan ve Mısır’ın çizgisinde. Ama Türkiye NATO üyesi ve bunu görmezden gelemezler. Barış yolunda atılan Berlin Zirvesi bir işe yaramadı. Almanlar, diplomaside Kuzey Afrika’da güçlü değiller. İtalyanlar’a gelince, onların en büyük korkusu göç dalgası. Lampedusa Libya’ya en yakın nokta. Avrupa’da geriye Fransa kalıyor. Fransa ve Türkiye, bölgede bir askeri çatışma içine girmez. Fransa, zaten Sahra bölgesinde çatışıyor. Libya’da bir çatışma onun çıkarına değil. Çözümün adresi yine BM olacaktır.”

    Türkiye NATO için önemli bir müttefik

    Dider Billion ise, Fransa’nın NATO’ya başvurusundan önemli bir sonuç çıkmayacağını tahmin ediyor: “NATO böyle bir şikayeti dikkate almak zorunda. Ama dikkat ederseniz Stoltenberg, ‘olayın ne olduğunu anlayalım önce’ dedi. Nasıl bir kavram kullanılabilir bilmiyorum ama her iki tarafın iddiaları dinlenecek ve incelenecek. Ama ben bu işin çok uzayacağını düşünmüyorum. Ne NATO, ne de Türkiye’nin, birbirinden vazgeçmek gibi bir niyeti var. Ve Türkiye hala NATO için önemli bir müttefik. Amerika, Almanya, İtalya, Libya konusunda çok dikkatli, diyalogla götürüyor işleri. Fransa da diyalog yolunu bir an evvel seçmeli.”

    “Libya, daha küresel bir pazarlığın kaba bir piyonu”

    Fransa Dışişleri Bakanı Türkiye ve Rusya’nın Libya’yı ‘Suriyeleştirdiğinden’ söz ediyor. Ancak Libya’da olanları Suriye’ye benzetebilir miyiz?

    Öncelikle Libya’da İran gibi bir aktör ve Kürtler yok. Başar Esat’a her ne kadar karşı çıkılsa da, ortada ayakta kalan bir devlet sistemi var. Ayrıca, krizin ortaya çıkış süresi ve biçimi açısından Le Drian’ın “Suriyelişiyor” benzetmesine uzmanlar katılmıyor. Ve Libya’nın çok farklı olduğunu dile getiriyor.

    Ancak Rusya ve Türkiye’nin Suriye’deki gibi karşı karşıya gelmesi, karşıt tarafları desteklemesi açısından Suriye ve Libya örneği bir benzerlik içeriyor. Tıpkı Suriye gibi Moskova ve Ankara askeri karşıtlığı, diplomatik yönetim ile dengeleniyor.

    Le Monde gazetesine bu dengeyi Akedeniz Stratejik Araştırmalar Vakfı Başkanı Amiral Pascal Ausseur, “Her iki tarafın diplomatik alanda ellerinde önemli kartlar var. Türkiye, NATO üyeliği ve boğazlarla, Rusya ise güçlü ordusu ve gaz kaynaklarıyla bir güç dengesi oluşturuyor. Türk-Rus karşıtlığı altındaki Libya, özelllikle Suriye bağlantılı olarak, daha küresel bir pazarlığın kaba bir piyonu haline geliyor. Erdoğan ve Putin arasında, Türkiye’nin İdlib’de oluşturduğu cebi beslemekten vaz geçmesi karşılığında, Rusya da Haftar’ın Trablus’u bırakmasını ve Sirenayka’ya çekilmesini isteyebilir” sözleriyle değerlendiriyor.

    25 Haziran 2020
  • ’25 yaş altı ve 50 yaş üstü işçinin kıdem tazminatı ortadan kalkacak’

    ’25 yaş altı ve 50 yaş üstü işçinin kıdem tazminatı ortadan kalkacak’

    ’25 yaş altı ve 50 yaş üstü işçinin kıdem tazminatı ortadan kalkacak’

    Bu hafta Meclise gelmesi beklenen tasarıda 25 yaş altı ve 50 yaş üstü işçilerle ilgili düzenleme de yer alıyor. Sendika uzmanı Alpaslan Savaş, tasarıyla ilgili “Kıdem tazminatında fon için kırmızı çizgiler çizilirken hafife alınıp sözü bile edilmeyen ve 25 yaş altı-50 yaş üzeri işçilerin kıdem tazminatını ortadan kaldıracak” uyarısında bulundu. Savaş, “Baraj yanlış yere kuruldu. Oysa konu birlikte ele alınmalıydı. Patronlar fondan daha fazla bunu istiyor” dedi.

    Kıdem tazminatı tartışmaları sürerken, ‘İstihdam kalkanı paketi’ adı altında Meclis gündemine getirilmesi planlanan tasarıdaki 25 yaş altı ve 50 yaş üzeri emekçilerle ilgili düzenleme dikkat çekti. Sendika uzmanı ve Sol Gazete yazarı Alpaslan Savaş, bu düzenlemeyle kıdem tazminatının tamamen ortadan kalkacağı uyarısında bulundu.

    Bu hafta Meclise gelmesi beklenen tasarıya göre 25 yaşından küçükler ayda 10 günden az çalışırsa (ayın yarısı) sigorta yatırma zorunluluğu olmayacak. Belirli süreli iş sözleşmelerinde, sözleşme sürenin bitiminde kendiliğinden sona erecek. Bu sayede işveren ihbar ve kıdem tazminatı ödemek zorunda kalmayacak. Alpaslan Savaş, twitter hesabından söz konusu düzenlemeyle ilgili şu bilgileri paylaştı:

    ‘KONU BİRLİKTE ELE ALINMALIYDI’

    1- Kıdem tazminatında fon için kırmızı çizgiler çizilirken hafife alınıp sözü bile edilmeyen ve 25 yaş altı-50 yaş üzeri işçilerin kıdem tazminatını ortadan kaldıracak ‘BELİRLİ SÜRELİ SÖZLEŞME’ konusunun bu hafta meclise gelmesi bekleniyor. Bugün basına sızan yeni bilgiler var

    2- Fon tartışması sürerken görmezden gelinen, 25 yaş altı-50 yaş üzeri işçilerin esnek çalışmasını teşvik eden düzenleme, bu işçiler için
    *Kıdem tazminatını ortadan kaldıracak
    *Gelir kaybı yaratacak
    *Patronların ödeyeceği sigorta primini düşürecek
    *Sendikalaşmayı zorlaştıracak

    3- Kıdem tazminatına karşı mücadelede Fon tartışması belirli süreli sözleşmelerin yaygınlaştırılması saldırısının hafife alınmasına neden oldu. Baraj yanlış yere kuruldu. Oysa konu birlikte ele alınmalıydı. Patronlar fondan daha fazla bunu istiyor.

    ‘SAYILARI 3.5 MİLYONUN ÜZERİNDE’

    4- 25 yaş altı-50 yaş üzeri işçiler için belirli süreli sözleşme düzenlemesi yasalaşırsa, bu işçiler ihbar ve kıdem tazminatı alamayacak, iş güvencesi kapsamı dışına çıkacak. Sayıları 3,5 milyonun üzerinde. Patronlar SGK’lı işçilerin dörtte birinin tazminatından kurtulmuş olacak.

    5- Yine bu düzenlemeye göre 25 yaş altı işçiler ayda 10 günden az çalıştırılırlarsa patron SGK primi yatırmayacak. Bunun adına kısmi çalışma desteği diyorlar. Sadece kıdem ve ihbar tazminatını tasfiye değil, sigorta primi ödemeden işçi çalıştırabilme demek bu.

    6- Düzenleme ayrıca 50 yaş üzeri işçilerin kısmi süreli (haftada en fazla 30 saat) çalışmasını yaygınlaştıracak. Tam zamanlı çalışmadan kısmi süreliye geçirilen 50 yaş üzeri işçiler için gelir vergisi istisnası öngörülüyor. Oysa böyle çalışan işçinin geliri zaten azalacak.

    7- Bu olursa 25 yaş altı işçilerin sendikalaşmasını kimse beklemesin. Belirli süreli sözleşmeyle çalıştırılan işçi, sendikalaşmak için sözleşme süresinin bitmesini bekler. Çünkü süre sonunda “kadroya geçeceğini” (işçiler böyle adlandırıyor) düşünür. “Bir belli olsun bakalım” der. (HABER MERKEZİ)

    1⃣Kıdem tazminatında fon için kırmızı çizgiler çizilirken hafife alınıp sözü bile edilmeyen ve 25 yaş altı-50 yaş üzeri işçilerin kıdem tazminatını ortadan kaldıracak “BELİRLİ SÜRELİ SÖZLEŞME” konusunun bu hafta meclise gelmesi bekleniyor. Bugün basına sızan yeni bilgiler var ?

    — Alpaslan Savaş (@alpaslan_savas) June 22, 2020

    Kaynak: Gazete Duvar


    25 Haziran 2020
  • Türk kanalları nefes alamıyor

    Türk kanalları nefes alamıyor

    Türk medyası Gezi Parkı olaylarından beri hükümetin müdahaleci kollarının altında görülmemiş bir “Big Brother” sendromu yüzünden nefes alamıyor.

    Eski cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, Haber Global kanalında katıldığı programın, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın konuşması nedeniyle defalarca kesilmesi üzerine yayını terk edince medyanın hâli yeniden gündem oldu. İnce “35 televizyonda Erdoğan konuşuyor. … Türkiye Cumhuriyeti Erdoğan’ın babasının malı değildir. Türkiye bu faşist düzenden kurtulacak” diye tepki gösterdi.

    Yaygın medya bağımsızlığından feragat etmiş durumda. Haber kanallarını kontrol altında tutmak için üç boyutlu bir işleyiş sürüyor: Konuk seçimi, konu sınırlaması ve içeriğin tayini.

    Bağımsız gazeteciler bir kenara doktor, avukat, mühendis gibi profesyonellerin de yer aldığı “sakıncalılar” listesi oluştu. 2013’te başlayan kontrol mekanizmaları 7 Haziran 2015 seçiminden sonra görülmemiş düzeye ulaştı. 29 Eylül 2016’da muhalif sayılan 12 televizyon kanalına kilit vurulduğunda ekranlar sözünü özgürce söyleyebilenlere hepten kapatılmış oldu.

    Erdoğan 2013’te HaberTürk’ün başına “hükümet komiseri” gibi atadığı Fatih Saraç’ı arayıp Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) lideri Devlet Bahçeli’nin bir demecine yer verdikleri için azarlamıştı. Literatüre “ALO FATİH” diye giren bu olay bir milat sayılır. Erdoğan’ın Saraç üzerinden yayınları nasıl kestirdiğini gösteren ses kayıtları internete düşmüştü. Hatta Saraç’ın seçim anketlerine müdahalesini açığa vuran bir kayıt da vardı. Erdoğan’ın 2014’te İmralı zabıtlarını yayımladı diye Milliyet Gazetesi’nin sahibi Erdoğan Demirören’i ağlatana kadar azarladığı telefon görüşmesi de sızmıştı. Demirören, Erdoğan’ın medyayı ele geçirmek için kullandığı isimlerin başında geliyor. Medyanın kontrolünde son nokta, Doğan Grubu’na ait televizyon ve gazetelerin 2018’de el değiştirmesiydi.

    Gelinen son duruma dair isimlerini veremediğimiz beş medya emekçisinin Al-Monitor’la paylaştığı bilgiler tablonun vahametini ortaya koyuyor.

    2013’teki Gezi olaylarına kadar hükümetin kontrolündeki kanallar da yer yer cesur yayınlar yapabiliyordu. Hatta A Haber gibi kanallar CNN Türk ve NTV’nin veremediği bazı haberleri yayımlayabiliyordu. O zaman Kürtler, Ermeniler, Aleviler, askeri vesayet gibi konularda devletin hassasiyetleri ile Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) tercihleri farklılaşıyordu. Ana akım devlet refleksini önemsiyordu.

    Gezi’den sonra iktidar bütün kanalların üzerinden silindir gibi geçti. 2013-2014’teki “Alo Fatih” simgesel bir müdahaleydi. Daha sonra kontrol altına alınan kanallara atanan yeni yöneticiler ile mevcutları “parti komiseri” gibi davranmaya başladı. Konuk olarak kimin ekrana çıkartılacağı ve hangi konunun işleneceği hususunda bir iletişim ağı gelişti.

    İktidar kanadında operasyonları yürüten isimler AKP Genel Başkan Yardımcıları Mahir Ünal ile Ömer Çelik, Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü Hasan Doğan ve son dönemlerde artan oranda Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun. Bunun yanı sıra bakan danışmanları kontrol hattının alt kademesinde yer alıyor. Bu isimler, medya yöneticilerini arayıp yapılması gerekeni söylüyor.

    Erdoğan’ın uçağına aldığı yayın yönetmenleri ve Ankara temsilcilerine zaten “talimat almaya hazır hale getirilmiş” yöneticiler olarak bakılıyor. Yayın çizgilerinin belirlenmesinde “başkanla uçak yolculuğu” öteden beri en etkili mekanizma. Erdoğan uçağına aldığı medya yöneticilerini hesaba çekiyor. Bu mekanizma basılı medya için de geçerli. Gazeteler aynı manşetle çıkıyor ya da yazarlar aynı içerikte köşe yazıyor.

    Haber merkezindeki editörlerin işini kolaylaştırmak üzere hazırlanmış “konuk havuzları” artık işleri zorlaştırmak için var. Konuklar adeta fişleniyor: Yayına çıkarılabilir, yayına çıkarılamaz, sakıncalı, yetersiz… Bu süreçte konuk olarak programlara çağrılanların listesi giderek daraldı.

    Üzeri çizilenler bir daha asla ekrana çıkartılmıyor. Yayına alınan ama sert konuşan birisi olursa sadece o kanalda değil diğer kanallarda da kara listeye giriyor. Konuk listeleri o kadar daraldı ki Suriye ve Libya gibi konularda onlarca televizyon yedi-sekiz kişilik “onaylı” uzmanla programları sürdürüyor.

    Kürt sorunu ve barış tartışmaları da 7 Haziran 2015 seçiminden sonra kırmızı çizgi haline geldi. Halkların Demokratik Partisi’ne (HDP) ekran kapatıldı. HDP, CHP’ye yakın birkaç kanalda da farklı muamele görmüyor. HDP ancak İyi Parti ya da CHP ile atıştığında haber değeri taşıyor. Eskiden HDP’nin Meclis Grup Toplantısı’na birkaç dakikalığına da olsa yer verilirdi. Şimdi partiyi “terör bağlantısı” ile mahkûm eden yayınlardan geçilmiyor.

    Konuk seçme hassasiyeti zamanla AKP’nin kendi kadrolarına yönelik de gelişti. Bunun iki nedeni var: Biri AKP adına çıkanlarda görülen yetersizlik; ikincisi AKP içinde başlayan ayrışma. AKP’li olup da sıklıkla ekrana çıkan pek çok yüz kayboldu. AKP’li konuşmacıların belirlenmesinde koordinatör Mahir Ünal. Ondan geçmeyen AKP’liler yayına alınmıyor.

    Muhalefetten AKP’li konuşmacının karşısına çıkacak kişi güçlü biriyse “bizim adamımız ezilmesin” denilerek konuğun değiştirilmesi isteniyor. AKP’lilerin eski yol arkadaşları da artık yasaklılar listesinde. Karar yazarları iki-üç yıldır ekranlarda görülmüyor. Yeni partilerle siyasete atılan Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’a yakın isimler de kara listede.

    Son dönemde özellikle CNN Türk örneğinde görüldüğü üzere tamamen hükümetin sesi olduğunda izlenme oranlarında ciddi düşüş görüldü. Bu nedenle “Hükümet kanadından üç kişi çıkıyorsa muhalefetten de makul biri çıksın” şeklinde esneme oldu. Yeşil ışık yakılan muhalif isimler çok sınırlı.

    Öte yandan, koronavirüs salgını sırasında kanalları sağlık sorunlarına ağırlık vermeye sevk ederek nispeten rahat bir dönem başlattı. Hatta önlemleri yetersiz bulan “sakıncalı” uzmanlara yer verildi. Bu sayede programların izlenme oranı arttı.

    Fakat korona ile ilgili baskı “Ölü sayılarını değil iyileşenleri öne çıkartın; açılan hastanelere, alınan önlemlere ve dışarıya gönderilen yardımlara ağırlık verin” talimatıyla kendini gösterdi.

    Bu yumuşak dönemde öteki hassas konulardaki yasak kalkmadı. HDP’nin uğradığı saldırılara yer verilmezken Hrant Dink Vakfı’na yönelik tehditler ve İstanbul’da Ermeni Kilisesi’nin haçının sökülmesi görmezden gelindi. Açıkça “Girmeyin” denildi. Gezi olaylarının yıl dönümünden de bahsedilmedi.

    Profesyonel editör kadroları önemli ölçüde tasfiye edildiği için bu gidişat mutfakta dirençle karşılaşmıyor. Bundan rahatsız olan ama çalışmaktan başka seçeneği olmayanlar da her şeyi sineye çekiyor.

    Bir noktadan sonra hükümet yetkilisi hatta içerideki “parti komiseri”nin bir şey demesine de gerek kalmıyor: Talimatlar içselleştiriliyor, otokontrol devreye giriyor. Erdoğan, bir bakan ya da bir AKP yöneticisi konuşacağı zaman normal akışı kesip oraya bağlanmamanın hesabının yarın sorulacağını herkes biliyor. Yayına çıkacaklara sınırlar hatırlatılıyor. Kendisini ispatlamış kanallar bile kritik bir gelişme olduğunda önce A Haber’in nasıl verdiğini görmek için bekliyor. Ya da Ankara’dan gelecek talimatı.

    Al-Monitor’a konuşan medya ombudsmanı Faruk Bildirici de bu bilgileri teyit ediyor: “Eskiden ekrana çıkarılacakların listeleri vardı. Bu insanlar konusuna göre çağrılırdı. Ama AKP ile birlikte çağrılmayacaklar listesi oluştu. Zamanla kara liste iyice uzadı ve ekrana çıkarılabilecekler listesini geçti” diyor. “Televizyonlardaki hükümet komiserleri, genellikle genel yayın yönetmenleri veya Ankara temsilcileri, nadiren onların dışında birileri oluyor. Çünkü zaten o makamlara Saray’ın istediği insanlar atanıyor.”

    Bildirici mekanizmayı şöyle anlatıyor: “Saraydan medyaya uzanan bir kontrol hattı var. Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde Akif Beki’nin basın danışmanlığıyla başlayan bir hat bu. Bu kontrol hattı gezilere ve davetlere çağrılarak yapılan ödüllendirmelerle başlayıp zamanla katılaştı; yaygın medyanın tamamen iktidar kontrolüne girmesiyle birlikte artık talimat hattına dönüştü. İlk başlarda bir haberin verilmemesi ya da yayından kaldırılması gibi talepler iletilirken şimdi artık haberlerin nasıl kullanılacağı belirtiliyor, hatta haberler hazır olarak gönderiliyor. Talimatlar zinciri Fahrettin Altun ya da Hasan Doğan’dan başlayıp yayın yönetmenleri ya da Ankara temsilcileri üzerinden iletiliyor. Zaten medyada bu zincirin halkası olmak için bir yarış var.”

    Türk medyasının geldiği nokta çok dramatik. Gazetecileri nefessiz bırakan baskı rejimi koyulaşarak sürüyor. Kuşkusuz medya her zaman baskılara maruz kaldı fakat darbe dönemlerinde bile bu kadar kontrol altına alınamamıştı.

    25 Haziran 2020
  • İmamoğlu Birinci Yıl Dönümünde Belediye Faaliyetlerini Anlattı

    İmamoğlu Birinci Yıl Dönümünde Belediye Faaliyetlerini Anlattı

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu, 23 Haziran seçim zaferinin birinci yılında geride bıraktığı dönemin muhasebesini yaptı. CHP TBMM Grup Başkanvekili Engin Altay, CHP Genel Başkan Yardımcısı Seyit Torun, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, İYİ Parti İl Başkanı Buğra Kavuncu’nun da yer aldığı toplantıya eşi Dilek İmamoğlu ile birlikte katılan İmamoğlu, mali tablosu bozuk bir belediye devraldıklarını söyledi.

    İBB Başkanı, ‘‘Kasamızda personelimizin maaşlarını ödeyecek paramız dahi mevcut değildi. Vadesi geçmiş yaklaşık 6 milyar liralık bir borçla ve bizden önceki yönetimin yaptığı bütçeden kaynaklanan 7,9 milyar liralık bir büyük bütçe açığı ile İBB’yi teslim aldık. Tüm borçtan bahsetmiyorum, 14 milyarlık acil çözüme muhtaç bir kara delikle İBB yönetimini devraldık. Üstelik bize ödenmesi gereken 1 milyar liranın üstündeki nakit Maliye Bakanlığı payı, tarihte görülmemiş bir şekilde, göreve gelmemizden 15 gün önce, bizden önceki yönetime avans olarak kullandırılmıştı. Madem kazanacağımızı biliyordunuz, 31 Mart’ı neden iptal ettiniz. İştirak şirketlerimizin çoğu ise vergi borçlarını ödeyemez duruma düşürülmüştü ve faiz biz bu durumu kimseye şikayet etmeden bu süreç faiz ve borçla boğuşan iştirak sürecini devraldık ama hiçbir zaman enkaz edebiyatı yapmadık’’ dedi.

    ‘‘İkinci Dalga Olursa Salgının İBB’ye Maliyeti 6,5 Milyar Lira Olacak’’

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı, tüm dünyayı olduğu gibi İstanbul’u da olumsuz etkileyen Corona virüs salgının maliyetinin şu an için 5 milyar lira olduğunu ancak bu maliyetin daha da artmasının olası olduğunu dile getirdi.

    İmamoğlu, ‘‘Corona salgını, belediyemizin finansal durumunu da derinden etkiledi. İkinci dalga söz konusu olursa, korona salgının İBB’ye toplam maliyetinin 6,5 milyar lirayı bulacağını hesaplıyoruz. Bu İBB’nin bütçesindeki etkisidir İkinci dalga olmazsa, salgının belediyemize maliyeti yaklaşık 5 milyar lira olacağını düşünüyoruz.. Salgın sürecinde iştirak şirketlerimizin gelirleri de dramatik şekilde geriledi. İETT, Metro, Ulaşım A.Ş., Beltur ve Kültür A.Ş gibi iştiraklerimiz başta olmak üzere, bazı iştiraklerimizin gelirleri yüzde 10’lara ve altına kadar geriledi. Yüzde 90 üzerinde gelir kaybımız olmuştur’’ diye konuştu.4

    ‘‘Dernek ve vakıflara sağlanmış olan 700 milyonu bulan israfa son verdik’’

    İBB Başkanı, Corona sürecinde gelir kaleminde oluşan yüzde 90’a yakın kayba rağmen yıl sonunda denk bütçe hedefinin tutturulacak olmasını israfa son verilmesine bağladı.

    İmamoğlu, ‘‘İBB olarak israfa son verdik. Örneğin bir avuç dernek ve vakıfa sağlanmış olan, toplamda 700 milyonu bulan israfa son verdik. Hemen her birimimizde, hemen her iştirak ve bağlı şirketimizde büyük tasarruflar yaptık. Bu sayede Coronavirüs’a rağmen o salgın başladığında, koşullara uyum sağlamakta hiç ama hiç zorlanmadık. Gelirlerimiz planlı bütçemizden 5 milyar, bir önceki yıl aynı dönemden ise 1.5 milyar lira daha düşük noktaya geriledi. Aldığımız tasarruf tedbirleri ve etkin bütçe yönetimiyle giderlerimizi yöneterek, neredeyse denk bütçe seviyesine geldik. Bu tabloda bizi zorlayan, en önemli faktör, bizden önceki yönetimlerin İBB’ye yüklemiş olduğu borçlar ve kredi geri ödemeleridir. İkinci önemli faktör iktidar blokunun uygulamaları ve yaklaşımlarıdır. Örneğin, kredi taleplerimiz konusunda kamu bankalarının engellenmesidir’’ dedi.

    ‘’1,4 milyar TL’lik taşınmaz satışımız İBB Meclisi’nce engelleniyor’’

    Yıllardır İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden alınmayan İstanbul Kalkınma Ajansı aidatlarının ilk kez kendilerinden tahsil edildiğinin altını çizen İmamoğlu, İBB Meclisi’nin bir önceki dönem bütçeye koyduğu taşınmaz satışının engellenmesini de eleştirdi.

    İBB Başkanı, ‘‘Yönetim bize geçince ve hiçbir yasal dayanağı olmadığı halde, İstanbul Kalkınma Ajansı ve Türkiye Belediyeler Birliği’ne (TBB) ait 123 milyon liralık aidat, Maliye Bakanlığı tarafından kaynağında kesilerek ilgili kurumlara aktarılabiliyor. Üstelik yürüyen davalar var bu konuda. Biz bırakın kesintiyi daha fazla takviyeye ihtiyaç duyan kurumlarız. Corona sürecinde bir liralık katkı sağlanmamıştır. Bizden önceki bir yıl içinde, İBB mülkiyetindeki 2,77 milyar liralık taşınmazın satışı yapılarak ek finansman kaynağı sağlanmıştır. Sıra bize gelince 1,4 milyar TL tutarındaki taşınmazın kaldı ki bizden önceki yönetimde taşınma satışı bütçeye konmasına rağmen taşınmaz satışına ilişkin Meclis onayı, Eylül 2019’dan itibaren bekletiliyor” diye konuştu.

    ‘‘Birileri ve yakın çevresi para kazanacak diye Kanal İstanbul’a izin vermeyiz’’

    Konuşmasının son bölümünde İstanbul’un karşı karşıya kaldığı tehditlerden bahseden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı,Türkiye’nin en kalabalık kentinin deprem, mülteci ve Kanal İstanbul tehditleriyle karşı karşıya olduğunu söyledi.
    İmamoğlu, ‘‘İstanbul’un en büyük felaketi depremdir. Bakın buradan duyurmak istiyorum hep birlikte mücadele etmeliyiz. Ne depremi hükümet tek başına çözebilir ne büyükşehir belediyesi çözebilir. Topyekun seferberlik meselesidir. Lütfen siyaseti çöpe atıp bu şehrin en büyük problemi ve tehdidini hep birlikte çözmek zorundayız. İstanbul mülteci meselesinde de çok büyük bir merkezdir. BM raporuna göre 1 milyon 60 bin mültecinin olduğu yönde sayısal gerçekler var. Bu konuda Ankara’yla en üst seviyede çalışmak istiyoruz. Nihai hedefimiz istikrara kavuşturulan Suriye’ye vatanlara dönmesini istiyoruz. Bir başka suni sorunu var, Kanal İstanbul. Birileri ve onların yakın çevresi para kazanacak diye bu kadim şehrin doğal çevresinin, yaşam alanlarının ve su havzalarının yok edilmesine asla ve asla izin veremeyiz, vermeyeceğiz. Bunu buradan duyurmak istiyoruz’’ ifadelerini kullandı.

    Salonda sosyal mesafe kurallarına uygun oturma düzeni tertip edilirken İmamoğlu, konuşmasının başında, ‘Savunma Yürüyor’ sloganıyla Ankara’ya giden ve dün gece başkente sokulmayan baro başkanlarını da selamladı.

    İmamoğlu, 31 Mart 2019 tarihinde yapılan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı Seçimleri’nin 23 Haziran’da tekrarlanmasının ardından oy farkını yüzde 0,25’ten yüzde 9’a çıkararak kazanmıştı.

    [

    25 Haziran 2020
  • Avukatların Barolar Birliği Başkanı Feyzioğlu’na Tepkisi Sürüyor

    Avukatların Barolar Birliği Başkanı Feyzioğlu’na Tepkisi Sürüyor

    Üç sene önce yapılan genel kurulda geçerli 420 oydan 419’unu alarak ikinci kez Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı seçilen Metin Feyzioğlu, bugün Ankara’ya girmelerine izin verilmeyen 50 baro başkanı tarafından sırt çevrilerek protesto edildi.

    Bu tepki sonrası baro başkanlarının yanından ayrılan TBB Başkanı, iki gündür de İstanbul Barosu önünde toplanan yüzlerce avukat tarafından istifaya davet ediliyor.

    Aslında Türkiye Barolar Birliği Başkanı ve yönetim kuruluyla geçen Eylül ayından bu yana birçok baronun arası açık.

    Zira Türkiye’deki toplam avukat sayısının yüzde 75’inden fazlasını temsil eden Ankara, Adana, Antalya, Aydın, Bursa, Diyarbakır, İstanbul, İzmir, Mersin, Şanlıurfa, Tunceli ve Van barolarının ‘’seçimli olağanüstü genel kurul’’ talebi TBB yönetimi kurulunca yaklaşık 10 ay önce reddedildi.

    Ancak bardağı taşıran, Avukatlık Yasası’ndaki değişikliği protesto eden avukatlar Ankara’ya alınmazken TBB Başkanı’nın bazı baro başkanlarıyla birlikte Anıtkabir’e çıkması oldu. Anıtkabir ziyaret fotoğrafların yayınlanması sonrası kendisiyle birlikte olan baro başkanlarından da tepki gören Metin Feyzioğlu, 27 saat sonra gittiği baro başkanlarının yanında da kabul görmedi.

    Durakoğlu: ‘‘50 baro başkanı ona arkasını döndü, yerinde olsam istifa ederim’’

    Türkiye Barolar Birliği seçimleri dört yılda bir yapılıyor. Peki bu tabloda TBB Başkanı ile barolar arasında buzları eritmek mümkün olur ve 2021 yılının Mayıs ayına kadar bu süreç devam edebilir mi?

    Ankara’dan dönüşünde ayağının tozuyla İstiklal Caddesi’ndeki baro önündeki eyleme katılan İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu’ya göre, Feyzioğlu ile uzlaşma sağlamak bu saatten sonra mümkün değil.

    VOA Türkçe’ye açıklamalarda bulunan Durakoğlu, ‘‘Önümüzdeki Mayıs’a gelindiğinde genel kurullarımızı yapacağız. Belki de tablo değişecek ama kişisel olarak söylüyorum. Çok iyi biliyorum ki böyle bir uzlaşma söz konusu olmaz. Metin Feyzioğlu’nun ekseni kaydı. AKP’nin yanında onunla işbirliği yapan onunla aynı dili kullanan baro başkanlığı görevini yerine getirmeyen o dili tutumu nedeniyle böyle bir konumda. Bizi temsil eden bizim adımıza müzakereye gidecek birisi olarak görmüyoruz artık. Metin Feyzioğlu, AKP neyse onun yanındadır. Bizim karşı çıktığımız metnin katibidir yazıcısıdır ortağıdır. Bizim ortaklaşmamız mümkün değil. ‘Ben oraya geleceğim’ dediğinde 50 baro arkasını döndü içeri almadılar. Ben böyle bir şeye maruz kalsam ertesi gün istifamı veririm. Onurumu kurtarmak için bunu yaparım’’ dedi.

    İstanbul Barosu avukatlarında Feyizoğlu’na karşı güvensizlik yaygın

    Dün olduğu gibi bugün de İstanbul Barosu önünde ‘’Feyzioğlu istifa’’ sloganları atıldı. Eyleme katılan avukatlardan Birsen Baş Topaloğlu, ‘‘Feyzioğlu’na güvenmiyoruz. Bu yasa hakkında gerekli girişimleri yapmadı. Genel kurul istedik onu yerine getirmedi. Bu yasanın görüşülmesi için genel kurul yapması lazım, delegeleri baro başkanlarını toplaması lazım. Bizlerin fikrine değer vermeden kendi fikrine göre bunu geliştiriyor’’ derken, bir başka avukat Gizem Konak

    ‘‘Ankara’da baro başkanları terörist olarak nitelendirildi. Birlik başkanının avukatlara sahip çıkmadığını düşünüyorum’’ şeklinde görüş beyan etti.

    Gazeteci davaları ve insan hakları davalarını yakından takip eden Efkan Bolaç da avukatlarla TBB Başkanı’nın köprüleri attığı iddiasında.

    Bolaç, ‘‘Metin Feyzioğlu ile baroların avukatlarının arası açılmadı. Feyzioğlu, avukatlar ve barolar için yok hükmündedir. Metin Feyzioğlu hukuksuz bir karara imza atmış; 12 baronun olağanüstü genel kurul yapılma kararını reddederek ‘ben yaptım oldu’ rejimine geçmiştir’’ diye konuştu.

    Ankara eyleminde en az 60 baronun TBB Başkanı’na güvenini yitirdiğinin anlaşıldığını söyleyen Avukat Hale Akgün ise Ekim ayındaki baro seçimlerinin Corona virüsü salgını nedeniyle belirsizlik içerdiğine dikkat çekti.

    Durakoğlu: ‘‘Tasarı rafa kalkmadı, biz bunu yemeyeceğiz’’

    Türkiye’de çok ses getiren baro başkanları eyleminden sonra Avukatlık Yasası’ndaki değişikliklerin rafa kalkması ihtimal dahilinde mi?

    İstanbul Barosu Başkanı, böyle bir ihtimalin şu anda olmadığını söylüyor.

    Durakoğlu, ‘‘Adalet Bakanı ‘hazırlık yok’ dese de tasarı rafa kalkmadı. AKP Grup Başkan Vekili Naci Bostancı teklifin hazır olduğunu söyledi. Cahit Özkan, uzun uzun teklifin ne olduğunu anlattı. Özlem Zengin arkadaşlarımızı topladı. Bizi oyalayacaklar ve biz bir sabah komisyonda, ertesi gün genel kurulda göreceğiz. Biz bunu yemeyeceğiz’’ dedi.

    Bolaç: ‘‘Avukatlar ve barolar demokrasi rejiminin bekçilerindendir’’

    Efkan Bolaç ise hiçbir güçlü iktidarın ezber bozan sesler çıkaran avukatları sevmediğini vurguluyor.

    Avukat Bolaç, ‘‘Zamanında Napolyon ‘avukatların dillerini kesmek lazım’ diye bir söz söylemiş aslında. Bütün iktidarların en çok istediği şey de odur. Avukatların hak, hukuk, adalet arayışında olmamalarını talep ediyorlar. Buna bugünkü AKP iktidarı da dahil. Onlar da iktidara gelirken vesayetleri yıkacağını söylüyorlardı. Vesayet rejimi değil demokratik rejim iddiasında bulunuyorlardı. Balkon konuşmasında o dönem başbakan olan Erdoğan, şeffaflaşma vurgusuyla ‘yakın ışıkları’ dedi ama geldiğimiz noktada insanlar telefonda birbiriyle konuşurken, şaka yaparken korkar hale geldiler. Böyle bir istibdat rejiminde avukatları da susturmaya çalışıyorlar. Avukatlık Kanunu’nun 75’inci ve 95’inci maddesi açıktır. Avukatlar ve barolar, insan haklarıyla ilgili eylemlerde bulunabilirler. Hukukun üstünlüğü için gerekli işlemler yapabilirler. Demokrasi rejiminin bekçilerinden biri de barolar avukatlardır’’ diye konuştu.

    24 Haziran 2020
  • Yunan Dışişleri Bakanı Dendias: ‘Türkiye bölgenin istikrarını ve güvenliğini baltalıyor’

    Yunan Dışişleri Bakanı Dendias: ‘Türkiye bölgenin istikrarını ve güvenliğini baltalıyor’

    Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias Türkiye’yi doğu Akdeniz’de istikrarı ve güvenliği baltalamak, tüm komşularıyla sorunlara yol açmak ve aynı zamanda Yunan hava sahasını ile karasularını da ihlal etmekle suçladı.

    Avrupa Birliği Dışilişkiler Yüksek Temsilcisi Josep Borrell ile birlikte ülkenin kuzey doğu sınırını ziyaret eden Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias, Türkiye’nin son aylarda Akdeniz’e yönelik ‘yasadışı diplomasi’ yürütmekten vageçmesi gerektiğini duyurdu.

    Dendias ve Borrell, göçmenlerin şubat sonlarında toplandığı Meriç Nehri bölgesindeki sınır geçiş alanını ziyaret etti.

    Bu ziyaret sonrasında açıklamalarda bulunan Borrell, “Avrupa Birliği’nin dış sınırlarını korumaya ve Yunanistan’ın egemenliğini güçlü bir şekilde desteklemeye kararlı olduğumuz çok açık” dedi.

    Dendias ise, “Ankara, gemileri ile yasadışı diplomasi yürütmekten vazgeçmeli, geçtimiz günlerde NATO misyonu kapsamında görev yapan Fransız gemilere yönelik atılan adımlardan kaçınılmalı” açıklamasında bulundu.

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan geçtiğimiz aylarda göçmenlerin Avrupa’ya gitmesine izin vermiş, Yunanistan yaşanan şiddet olaylarının ardından birçok kişiyi geri çevirmişti.

    Borrell öğleden sonra Yunanistan Başbakanı Kiriakos Mitsotakis ile bir araya gelecek.

    24 Haziran 2020
  • Sağlık Bakanı Koca: Bugünkü vaka sayısı 1492, vefat sayısı 24, R0 değeri 1.0

    Sağlık Bakanı Koca: Bugünkü vaka sayısı 1492, vefat sayısı 24, R0 değeri 1.0

    Özet

    1. IMF: Türkiye ekonomisi 2020’de yüzde 5 küçülecek, 2021’de yüzde 5 büyüyecek
    2. İçişleri Bakanlığı’ndan düğün genelgesi: Gelin ve damat hariç kimse dans edemeyecek ve halay çekemeyecek
    3. Kadir Şeker’in tutukluluğuna devam kararı verildi
    4. CHP 37. Olağan Kurultayı 25-26 Temmuz’da yapılacak
    5. MSB: İran istikametinden açılan taciz ateşi sonucu bir askerimiz şehit oldu
    6. 3 ay sonra camilerde cemaatle ilk sabah namazı kılındı
    7. Yassıada yargılamalarının hukuki dayanağını kaldıran kanun teklifi yasalaştı

    24 Haziran 2020
  • SunExpress Almanya Operasyonlarını Durdurdu

    SunExpress Almanya Operasyonlarını Durdurdu

    Türk Hava Yolları (THY) ve Alman havayolları Lufthansa’nın ortak kuruluşu SunExpress, Almanya’daki yan kuruluşu SunExpress Almanya’nın uçuş operasyonlarını durdurma kararı aldı

    Bir Lufthansa yetkilisi, 1989 yılından bu yana tarifeli ve direkt seferlerle ağırlıklı olarak Türkiye ile Avrupa arasında uçuşlar sunan SunExpress’in, bundan sonra Türkiye odaklı iç hat hava ulaşımı üzerine yoğunlaşmasının hedeflendiğini duyurdu.

    Yetkili, 2 Nisan–31 Mayıs arasında korona nedeniyle yerde kalan Sunexpress uçaklarının Lufthansa’nın bütçesinde büyük mali zarara yol açtığını ve karara Corona krizinin neden olduğunu söyledi. Lufthansa’dan yapılan açıklamada önümüzdeki haftalarda sendika ve çalışanlarla görüşmeler yapılarak, işletmenin Almanya bünyesinde çalışan 1200 kişinin durumuyla ilgili bir çözüm bulunmasına çalışılacağı bildirildi.

    Geçen yıl yolcu taşımada rekor kıran SunExpress 2020’de Türkiye seferleri için 7 milyon koltuk planlamıştı. 1 Haziran’da Türkiye’de iç hat uçuşlarına başlayan SunExpress, 10 Haziran itibariyle yurdışı uçuşlarını başlattı. Şimdiye kadar Sunexpress uçuşları için rezervasyon yapan yolcuların, THY, Eurowings ve diğer havayolu şirketlerinin uçuşlarına aktarılacağı öğrenildi.

    Avrupa’nın ikinci dünyanın en büyük dokuzuncu hava yolu şirketi Lufthansa, Corona virüsü salgınının turizm sektörüne olumsuz etkisi nedeniyle yılın ilk çeyreğinde 2 milyar 100 milyon Euro zarar ettiğini açıklamış, iflas etme noktasına gelmişti.

    Şirket mali krizi atlamak için alacağı yaklaşık 9 milyar Euro’luk devlet destekli krediye rağmen personel azaltmak ve bazı tasarrufları hayata geçirmek zorunda kalacağını duyurmuştu. Lufthansa, tasarruf önlemleri kapsamında 26 bin çalışanının işine son vermeyi planlıyor.

    24 Haziran 2020
  • Kaftancıoğlu’na Hapis Cezasına İlk Onama

    Kaftancıoğlu’na Hapis Cezasına İlk Onama

    İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’na verilmiş olan 9 yıl 8 ay 20 gün hapis cezasını onadı. İstinaf Mahkemesi, bu onama kararıyla hapis cezasında herhangi bir indirime gitmediği ve beş yılın altına düşürmediği için Kaftancıoğlu’nun ceza dosyası Yargıtay’a gidecek. Bu nedenle Kaftancıoğlu tutuklu yargılanmadığı ve Yargıtay kararı bekleneceği için şimdi tutuklanmayacak.

    İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni alenen aşağılama”, “kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret”, “cumhurbaşkanına hakaret”, “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek” ve “terör örgütü propagandası yapmak” suçlarından Canan Kaftancıoğlu’nu 6 Eylül 2019 tarihinde toplam 9 yıl 8 ay 20 gün hapis cezasına mahkum etmişti.

    Kaftancıoğlu, 2012-2017 yılları arasındaki sosyal medyadaki paylaşımları nedeniyle suçlanmıştı.

    CHP İstanbul İl Başkanı, terör örgütü propagandasından 1 yıl 6 ay, kamu görevlisine alenen hakaretten 1 yıl 6 ay 20 gün, Cumhurbaşkanı’na hakaretten 2 yıl 4 ay, Türkiye Cumhuriyeti’ni alenen aşağılamaktan 1 yıl 8 ay, halkı kin ve düşmanlığa tahrikten 2 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırılmıştı.

    Onama kararı İstanbul galibiyeti yıldönümünde duyuruldu

    Bu arada İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi’nin Kaftancıoğlu’na hapis cezası kararını onaması, CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı seçimini kazandığı 23 Haziran’ın yıldönümüne denk geldi.

    CHP Genel Başkan Yardımcısı Muharrem Erkek ise onama kararıyla ilgili ilk değerlendirmesinde bu yıldönümüne denk gelmesini anımsattı. Erkek, “Kinle intikamla devlet yönetilmez. Devletin dini adalettir. Ne İstanbul İl Başkanımız Kaftancıoğlu’na ne de bize bir adım geri attırabilirsiniz. 23 Haziran’ın yıldönümünde adaletsizliği büyütmeye çalışan Saray iktidarı korku içerisinde. Canan Kaftancıoğlu yalnız değildir” dedi.

    CHP’nin Erdek Belediye Başkanı da görevinden alındı

    Öte yandan CHP’li Erdek Belediye Başkanı Hüseyin Sarı ise 1 yıl 15 günlük hapis cezasını Yargıtay’ın onaması gerekçesiyle görevinden alındı.

    CHP’li Sarı’nın görevinden alınmasıyla ilgili İçişleri Bakanlığı kararını, Balıkesir Valiliği duyurdu.

    Balıkesir Valiliği’nden yapılan yazılı açıklamada, ilçede mülkiyeti belediyeye ait olan ve üzerinde benzinlik olan gayrimenkul için “akaryakıt istasyonu yapılması ve intifa hakkı ihalesi” ile “akaryakıt istasyonu kiralama ihalesi” süreçleri nedeniyle Sarı’ya verilen hapis cezasının kesinleştiği bildirildi.

    Açıklamada şöyle denildi, “Bandırma Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2014/165 sayılı Kararı ile Belediyenin mülkiyetinde bulunan Erdek İlçesi 12 Pafta 165 Ada ve 65 Parsel sırasında kayıtlı ve üzerinde Akaryakıt İstasyonu bulunan gayrimenkul için Akaryakıt İstasyonu Yapılması ve İntifa Hakkı İhalesi ile Akaryakıt İstasyonu Kiralama İhalesi yapıldığı, her iki ihalede serbest rekabet ortamının kasıtlı olarak engellenerek sonucu süreç başlamadan belli olacak şekilde planlama yapıldığı ve her iki ihalenin tek katılımcı ile gerçekleştirilerek planlandığı şekilde sonuçlandırıldığı tespit edilerek Erdek Belediye Başkanı Hüseyin SARI’nın İhaleye Fesat Karıştırma Suçu kapsamında 1 yıl 15 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği ve bu kararın Yargıtay 5.Ceza Dairesinin 20.05.2020 tarih ve E:2017/4134, K:2020/11110 numaralı kararı ile onandığı anlaşılmıştır. Belediyenin önemli bir taşınmazı ile ilgili iki ayrı ihale süreci konusunda yukarıda belirtildiği şekilde bizzat mahkeme kararıyla tespit yapılması ve bu kararın onanması üzerine adı geçen Belediye Başkanı Anayasanın 127 nci maddesinin dördüncü fıkrası ile 5393 sayılı Belediye Kanununun 47 nci maddesi gereğince geçici bir tedbir olarak İçişleri Bakanlığınca 22.06.2020 tarihinde görevinden uzaklaştırılmıştır” denildi.

    24 Haziran 2020
  • Libya: Sirte neden önemli?

    Libya: Sirte neden önemli?

    Sirte'ye savaşmaya giden Libya Ulusal Ordusu birlikleri


    Libya’da başkent Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne (UMH) bağlı birliklerin, Sirte kentini General Halife Hafter’in elinden geri almak için başlattığı operasyon sürüyor. Hafter’in ateşkes çağrısını reddeden Trablus hükümeti ve Ankara, Sirte alınmadan masaya oturmayacaklarını söylüyor. Birlikler Sirte’ye yaklaştıkça Hafter’i destekleyen Mısır, şehri kaybetmemek için Libya’ya asker gönderebileceğini duyurdu. Peki Sirte neden bu kadar önemli?

    Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, Cumartesi günü UMH’ye bağlı birlikleri, mevcut mevzilerinden öteye ilerlememeleri yolunda uyardı.

    Libya sınırı yakınlarındaki Matruh Üssü’nü ziyaret eden Sisi, “Sirte ve Cufra kırmızı çizgidir” diyerek orduya “sınır ötesi operasyonlara hazır olmaları” talimatı verdi.

    Pazar günü de Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı, Sisi’ye destek açıklaması yaptı:

    “Mısır Arap Cumhuriyeti’nin güvenliğinin Suudi Arabistan Krallığı’nın ve tüm Arap ulusunun güvenliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Mısır’ın sınırlarını ve halkını radikallerden, terörist milislerden ve onların bölgedeki destekçilerinden koruma hakkını destekliyoruz. Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’nin, Mısır’ın batı sınırlarını teröre karşı savunma hakkına desteğimizi sunuyoruz.”

    6 Haziran’da General Halife Hafter Kahire’ye giderek Sisi ile bir araya gelmiş ve ateşkes çağrısı yapmıştı. Ateşkesin şartı ise “UMH birliklerinin ilerlememesi ve yabancı güçlerin ülkeyi terk etmesi”ydi.

    UMH ve en büyük destekçisi Türkiye ise ateşkes çağrısına kapıları kapattı.

    Rusya da aynı dönemde Türkiye ile ateşkes görüşmeleri için Ankara’ya bir heyet göndermişti.

    O dönem Türkiye’nin Libya Özel Temsilcisi olan Emrullah İşler, Rusya ile Türkiye arasında devam eden ateşkes görüşmelerinden henüz sonuç alınamamasının sebebini, “Türkiye ve Rusya arasındaki asıl mesele, Libya hükümetinin Sirte ve Cufra’yı almadan masaya dönmeyeceği gerçeğidir.” diye açıklamıştı.

    Peki Sirte neden bu kadar önemli?


    Ocak 2020’de 3 saatte Hafter’in kontrolüne geçti

    Sirte’nin kimin kontrolünde olduğu, hem iç savaşın gidişatı açısından, hem stratejik konumu açısından hem de ekonomik sebeplerle iki taraf için de çok önemli.

    UMH’nin merkezi Trablus ve Hafter’e bağlı Libya Ulusal Ordusu’nun (LNA) üslendiği Bingazi’nin ortasında yer alan Sirte, 2011’de eski lider Muammer Kaddafi devrildikten sonra uzunca bir süre İslamcı milislerin yerleştiği bir bölge oldu.

    2015 yılının başında IŞİD’in eline geçen şehirde, 2016 sonunda, ABD, İtalyan ve İngiliz savaş uçaklarının yardımıyla UMH tarafından yeniden kontrol sağlanmıştı. Ancak IŞİD’den arta kalan grupların düzenlediği saldırılar, Hafter’e “Şehri İslamcı teröristlerden temizleme” gerekçesini kullanarak operasyon düzenlemesi için uygun ortamı sağladı.

    Kaddafi’nin doğduğu, aşiretinin yaşadığı ve Kaddafi döneminde gelişip bugünkü halini alan şehri, Sirteli kabile üyelerinden oluşturulan bir tabur koruyordu.

    Bu tabur, Ocak 2020’de taraf değiştirerek Hafter’e bağlılık bildirdi ve şehir birkaç saat içinde Hafter’in kontrolüne geçti.


    Aynı günlerde Türkiye de, UMH ile imzaladığı güvenlik anlaşması gereği Libya’da askeri techizat yardımı yapmaya başlamıştı.

    O tarihten sonra Hafter, 370 kilometre batıdaki Trablus’a doğru hızla ilerlemeye başladı.

    4 Haziran’da UMH, Trablus’un kontrolünü tamamen ele geçirdiğini açıkladı. Hafter’e bağlı birlikler Trablus’tan batıya ve güneye çekilmeye başladı. 2 gün sonra, yani Hafter’in Kahire’ye giderek Sisi’yle birlikte ateşkes çağrısı yaptığı gün UMH, Sirte’yi geri almak için “Zafer Yolu” operasyonunu başlattığını duyurdu.

    ‘Sirte operasyonu, tüm Libya için verdiğimiz bir savaştır‘

    UMH’ye bağlı ordunun sözcüsü Abdülmenaam al Draa, operasyonu duyururken Sirte’ye verilen önemi de vurguladı:

    “Bu, Sirte şehrini alma savaşı değildir. Bu tüm Libya için verdiğimiz bir savaştır. Sirte’den sonra doğuya doğru ilerlemeye devam edeceğiz.”

    UMH’nin doğuya doğru ilerlemesinde büyük bir basamak olan Sirte’nin düşmesi, bu sebeple Hafter ve Hafter’i destekleyen Mısır, Rusya, Fransa gibi ülkeler için “kırmızı çizgi” niteliğinde.

    Operasyon başladığında, yılın başında taraf değiştiren milisler ilk savunmayı yaptı. Şehirde çok güçlü olan bu kabileyle çatışmalar zorlu geçti. Bu sırada LNA’dan da takviye ekipler şehre ulaştı.

    Sirte ve Mısrata’daki kabileler arasında uzun yıllardır süren rekabetin bir devamı olarak, Mısrata’daki kabileler de Sirte operasyonunda UMH’ye destek veriyor. Bu sebeple Sirte’nin, farklı taraflara bağlı kabililerin gücünü göstermesi açısından sembolik önemi de var.

    Rus savaş uçakları Cufra’da

    Zafer Yolu Operasyonu’nda tek hedef Sirte değil, güneyindeki Cufra da hedefler arasında.

    Sirte’de Hafter’e bağlı milisler ve askeri noktalar bulunsa da, Cufra’da Rus savaş pilotlarının olduğu ve Rus savaş uçaklarının da Cufra’da beklediği biliniyor.


    Bu sebeple bazı uzmanlar, bu operasyonların ilerlemesi halinde Rusya’nın ateşkes için Türkiye’ye daha fazla taviz vermesinin olası olduğu görüşünde.

    ABD ordusunun Afrika Kuvvetleri Komutanlığı, Mayıs ayı boyunca yaptığı açıklamalarda, Rus savaş uçaklarının Cufra’daki Hava Üssü’nde olduğuna dair fotoğraflar da yayımladı.

    Rusya’dan gelen yardımın Cufra’dan daha doğuya kaydırılması durumunda Hafter’in birlikleri de büyük oranda ülkenin doğusunda konuşlanmak zorunda kalacak. Bu da, 2014’ten beri kontrol ettiği alanı genişleten Hafter için ciddi bir kayıp anlamına geliyor.

    Mayıs sonunda da Hafter’e bağlı birlikler Trablus’tan geri çekilirken Reuters haber ajansına konuşan Bani Velid Belediye Başkanı Selim Alayvan, Rus savaşçıların uçaklarla Cufra’ya götürüldüğünü söyledi. Alayvan, “Ruslar üç askeri uçakla Cufra’ya taşındı. Askeri araçları da karadan Cufra’ya götürüldü” dedi.

    Cufra Hava Üssü’nn kontrolü, Haziran 2017’de Hafter’in kontrolüne geçmişti. UMH, 2019’dan bu yana zaman zaman Cufra’daki hava üssünü bombalıyordu.

    Petrol yataklarının ve ihraç yollarının üzerinde

    Sirte şehrinin güneyini ve doğusunu kapsayan geniş Sirte havzası, Libya’nın petrol yataklarının yüzde 80’inin bulunduğu bölge.

    Buradan çıkarılan petrolden elde edilen gelir, ülkenin petrol gelirlerinin yüzde 80’ini oluşturuyor.

    Sirte’ye hakim olan birlikler, çoğu Sirte’nin doğusunda bulunan ve petrolün ihraç edildiği limanlara doğru hızlıca ilerleyip buraları da ele geçirebilir.

    Ancak petrol yataklarının olduğu bölgelerde de Hafter’e bağlı kabilelerin oluşturduğu silahlı milisler kontrolde.

    Öyle ki; Ocak 2020’de Berlin’de toplanan Libya Konferansı sırasında masada istediğini elde etmek için Hafter, tüm petrol yataklarını, petrol dolum tesislerini ve limanlardaki terminalleri kapatmıştı. Bu Libya’nın gelirinin büyük bir kısmına ulaşamaması demek oluyor.

    Bu limanlardan uluslararası pazara gönderilen petrolü, Trablus hükümetine bağlı olan Ulusal Petrol Kurumu işletiyor. Limanda çalışan memur ve işçiler Trablus hükümetinden maaş alsa da, Hafter ve Hafter’e bağlı aşiretler, bu ihracattan gelen gelirin Trablus hükümetine verilmesine karşı çıkıyor. Petrol boru hatlarının geçtiği yollar üzerinde de Hafter’e bağlı aşiretler var ve zaman zaman petrol akışını durduruyor. Böyle durumlarda petrol üretimi de mecburi olarak durduruluyor ve zaten kötü durumda olan ülke ekonomisi savaştan daha da sert etkileniyor.

    Sirte’yle ilgili en detaylı çalışma, 2018 yılının başında Avrupa Birliği’nin fonuyla Birleşmiş Milletler (BM) tarafından yapıldı. Nisan 2018’de yayımlanan BM raporuna göre, şehrin nüfusu 126 bin civarında.

    IŞİD’in şehrin kontrolünü ele aldığı dönemde kaçan 100 bine yakın kişiden 90 bini, 2017’de şehre geri dönmüştü.

    Raporun yazıldığı tarihte şehir nüfusunun yüzde 10’dan fazlası Mısır, Bangladeş, Çad ve Sudan’dan çalışmak için gelen göçmenlerden oluşuyordu.


    Kaddafi’nin büyüttüğü şehrin, merkezden özerk bir yönetim yapısı da vardı ancak 2011’de yönetim değiştikten sonra bu özelliğini kaybetti. Ancak bu durum şehirde çok sayıda devlet memurluğu kaynaklı yeni iş alanlarının oluşmasına sebep oldu.

    Kaddafi’nin kabilesi olan Kaddafa kabilesi de, 2011 öncesi gücü elinde tutmasa da hâlâ Sirte civarında yaşıyor.

    Libya ekonomisinde önemli bir yer tutan Sirte, BM’ye göre, ülkenin kalkınmasıyla ilgili plan yapılırken “özel bir ilgiyi hak ediyor.”

    Ülkede işgücünün yüzde 80’ini devlet memurları oluşturduğu için Sirte’deki memuriyetlerin sayısının yüksek olması önemli.

    Sirte’de yaklaşık 36 bin kişinin memur olarak çalıştığı kamu kuruluşları, şehrin ekonomisinin en büyük bölümünü oluşturuyor.

    Bu sayı, şehirde işgücünün yarısını oluşturuyor. Aynı zamanda işgücünün yüzde 28’ini kadınlar oluşturuyor ki bu oran Libya’nın diğer şehirlerine oranla düşük.


    İnşaat çalışmaları için büyük bir fırsat doğuruyor

    2010’da başlayan iç savaşta ve sonrasında IŞİD’in elinden geri alınması için yürütülen operasyonlarda şehir ve çevresi, çok büyük oranda zarar gördü. Bu bölgelerin bazılarında yeniden inşa faaliyeti görülse de, özellikle Kaddafa kabilesinin yaşadığı bölgelerde yıkım hâlâ duruyor.

    Kaddafi döneminde Libya’da çok büyük inşaat işlerine imza atan ve o dönemden kalan ödemelerini UMH ile yaptığı işbirliği sayesinde geri almak için adım atan Türkiye, ülkede inşaat faaliyetlerine yeniden başlamayı hedefliyor.

    Sirte de, inşaat faaliyetlerinin yürütülebileceği çok geniş bir alan olarak görülüyor.

    17 Haziran Çarşamba günü Türkiye’den Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun da bulunduğu bir heyet Trablus’a gitmiş, ziyarette yeni dönemde ticari işbirliği de konuşulmuştu.

    Ziyaretin ardından Reuters’a konuşan bir Türk yetkili, Türkiye’nin “Libya’nın yeniden inşası çalışmalarını hızla başlatmaya hazır olduğunu” söylemişti.

    BM’nin raporuna göre Sirte’de inşaat lisansları 2011’den beri hiçbir firmaya verilmedi. Şehir konseyi için en zorlu işlerden biri de, operasyonlar sonrası şehre geri dönenlerin yerleştirileceği uygun yerleşim yerleri bulmak.

    Şehirdeki en büyük hastane de operasyonlar sırasında büyük zarar gördü ve yeniden yapılması gerekiyor. Aynı şekilde içme suyunun sağlanması ve dağıtımı da, yollar ve elektrik dağıtım şebekeleri de tekrar düzenlenmeli.

    Libya’daki önemli ticaret merkezlerinden biri

    Libya, doğu ve güneyinde büyük bir bölgeyi kontrol eden Hafter ile Tobruk’taki Temsilcisi ve Trablus’taki UMH arasında adeta ikiye bölünmüş durumda.

    İki ordu ve iki meclisin dışında ülkede iki de Merkez Bankası var.

    Trablus’taki merkez bankası İngiltere’de, Bingazi’deki merkez bankası Rusya’da kendi parasını basıyor. İki taraf birbirinin parasını kabul etmiyor.

    Oysa ülkenin doğusu ve batısı arasında uzun yıllardır malların getirilip götürüldü, ticaret merkezi pozisyonda olan Sirte, son dönemde yine iki çatışan taraf arasında bu görevi görüyordu.

    Ancak paraların kabul edilmemesi, Sirte’deki ticareti de son dönemde sıkıntıya soktu.

    Ancak Sirte’den ihracat yapılan büyük bir liman yok. Sirte çevresindeki limanlardan petrol ihracatı yapılıyor.

    Yine de Libya’nın yeniden inşası üzerine yapılan çalışmalarda Sirte’nin merkezi konumu ve limanlarının, ticaret için daha fazla kullanılmasına olanak sağlayabileceğine değiniliyor.

    2016’ya kadar IŞİD’in Libya’daki kalesiydi

    2011 sonrası radikal grupların üslendiği Sirte’de, 2014’te Ensar el Şeria adlı örgüt çok güçlüydü. Hükümet binalarını ele geçiren örgüt, trafik kuralları belirlemiş ve “polis gücü” oluşturmuştu.

    Bu sebeple 2014 sonrasında dünyanın birçok yerinden IŞİD’e bağlı olanlar da dahil radikal savaşçılar Sirte’ye gitti. 2015’in başındaysa şehir tamamen IŞİD’in kontrolüne geçmişti.

    Bu dönemde nüfusun büyük bir bölümü şehirden kaçtı.

    Mısır, zaman zaman Sirte’de IŞİD’i hedef alan bombardımanlar düzenledi.


    12 Mayıs 2016’da UMH’ye bağlı ordu, ABD, İtalyan ve İngiliz birliklerinin desteğiyle IŞİD’e karşı operasyona başladı. Operasyon, Aralık 2016’da sona erdi. Şehirde yaklaşık 3 bin IŞİD üyesi olduğu ortaya çıktı. Operasyon bittiğinde bir kısmı gemilerle Avrupa’ya kaçmak üzereyken yakalandı.

    Operasyonlar sırasında şehirde yeterli istihbarat ağı yoktu, çok sayıda sivil de hayatını kaybetti.

    Sirte’de son durum ne?

    Hafter’e bağlı, Sirteli kabilelerin oluşturduğu tabur, Haziran ayı başında Hafter’in birlikleri gelene kadar savunmadaydı. Bu sırada iki bölge UMH’nin eline geçti.

    Ancak Hafter’a bağlı birlikler Sirte’ye ulaştıktan sonra sahada bu bölgelerin bir kısmı yeniden Hafter’in kontrolüne geçti.

    Çatışmalar çoğunlukla Trablus-Sirte karayolu üzerinde ve şehrin Cufra’ya giden güney yolu üzerinde yoğunlaşıyor.

    UMH, şehirdeki kabilelere yeniden taraf değiştirme ve “savaşın korkunç sonuçlarından kaçınma” çağrısı da yaptı.


    Mısrata’da UMH’ye bağlı kabilelerden de savaşmak için Sirte’ye giden silahlı gruplar oldu. UMH’ye bağlı ordu, Birleşik Arap Emirlikleri’ne ait insansız hava araçlarının Mısrata’nın güneyindeki bir sahra hastanesini vurduğunu duyurdu.

    Sahada durum son iki haftadır ciddi bir değişiklik göstermese de, Mısır lideri Sisi’nin ateşkes çağrısına Rusya ve Fransa’dan da destek geldi.

    Fransız Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 22 Haziran’da, Türkiye’nin Trablus hükümetine verdiği askeri desteği eleştiren açıklamalar da yaparak “Türkiye’nin Libya’da üstlendiği role müsaade etmeyiz” dedi.

    Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy, 23 Haziran’da Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’a tepki gösterdi. Aksoy, “Macron’un ülkemizin ilgili Birleşmiş Milletler kararları çerçevesinde ve talebi doğrultusunda Libya’nın meşru hükümetine verdiği desteği ‘tehlikeli bir oyun’ olarak tanımlaması ancak akıl tutulmasıyla izah edilebilir” diye konuştu.

    24 Haziran 2020
←Önceki sayfa
1 … 24.264 24.265 24.266 24.267
Sonraki sayfa→

İnternet Haberler Köşe Yazıları Yorumlar Siyaset Ekonomi Spor

İnternet Haberler Köşe Yazıları Yorumlar Siyaset Ekonomi Spor

  • Blog
  • Hakkında
  • FAQs
  • Authors
  • Events
  • Shop
  • Patterns
  • Themes

Twenty Twenty-Five

Designed with WordPress