Yazar: SG

  • Fransa Dışişleri Bakanlığı’ndan TRT World’e tepki: Afrika’nın ‘Fransız sorunu’ yok

    Fransa Dışişleri Bakanlığı’ndan TRT World’e tepki: Afrika’nın ‘Fransız sorunu’ yok

    Fransa Dışişleri Bakanlığı, TRT’nin İngilizce yayın yapan kanalında yer alan ve Fransa’nın Afrika ülkeleri ile ilişkisinin ele alındığı videodaki bazı bilgileri yalanladı.

    Bakanlık, Twitter üzerinden arka arkaya paylaştığı iletilerde, “Afrika’nın bir ‘Fransız sorunu’ yok ve Fransa, geçmişiyle yüzleşmekten korkmuyor” ifadeleri yer aldı.

    TRT World tarafından hazırlanan içerikte Fransa’nın Afrika’daki sömürgecilik geçmişi ve bunun günümüz üzerindeki etkileri anlatıldı. Fransa’nın eski kolonilerinde gücünü korumak ve kaynaklarından faydalanmak için çalışmalar yürüttüğü belirtilen videoda Afrika kıtasındaki bir kısım sorunların Fransız kaynaklı olduğu öne sürüldü.

    Fransa Dışişleri Bakanlığı ise içeriği ‘taraflılıkla’ suçladı. Paylaşılan haritalardaki yanlışlara dikkat çekilirken, 15 Afrika ülkesi tarafından kullanılan para biriminin (Franc) Fransa kontrolünde olmadığı açıklandı.

    Fransız ordusunun Afrika’daki varlığı hakkında, “Neredeyse doğru belirtmişsiniz, Fransız askerleri birçok Afrika ülkesinde bulunuyor. Ancak bunun söz konusu ülke hükümetlerinin talebi doğrultusunda gerçekleştirildiğini söylemeyi unutmuşsunuz” ifadeleri kullanıldı.

    Dışişleri Bakanlığı, son olarak Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 2017’de Burkina Faso’nun başkenti Vagadugu’da yaptığı açıklamaya yer verdi. Macron, konuşmasında “Ben, Avrupa sömürgeciliğinin suç işlediğine karşı çıkmayan ve bunun tarihte yer aldığını kabul eden Fransız neslindenim” demişti.

    Paris ve Ankara arasında bir süredir Libya’daki iç savaş konusunda gerginlik yaşanıyor. Fransa, Türkiye’yi Libya’ya uygulanan ambargoyu delerek Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne silah yardımında bulunmakla suçlarken, Türkiye iddiaları yalanlıyor.

  • ‘‘Türkiye Tehlikeli Bir Oyun Oynuyor’’ 

    ‘‘Türkiye Tehlikeli Bir Oyun Oynuyor’’ 

    Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Türkiye’nin Libya’da Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği’nin de dahil olduğu uluslararası toplum tarafından tanınan Fayez El Sarrac liderliğindeki Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne verdiği desteği bir kez daha eleştirdi.

    Macron, Türkiye’nin uluslararası müzakerelerdeki taahhütlerine ters düşen ‘‘tehlikeli bir oyun’’ oynadığını söyledi.

    Libya’ya sınırı olan ülkelerden Tunus’un Ekim ayında seçilen Cumhurbaşkanı Kays Said, Cezayir’in ardından ikinci yurt dışı ziyaretini Fransa’ya yaptı.

    Said ile Elysee Sarayı’nda görüşen Macron, Libya konusunu ele aldıklarını belirterek, “Fransa ve Tunus, Libya’da savaşan tarafları, herkesin güvenliğinin sağlanması, Libya kurumlarının yeniden birleşmesi ve tüm Libyalılar’ın yararına ülkenin yeniden yapılanması için, çatışmaya son vermeye ve taahhütlerine uyarak, BM çerçevesinde başlatılan müzakereleri sürdürmeye davet ediyor” dedi.

    Macron, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’a çok açık bir şekilde söyleme fırsatım oldu, Türkiye’nin bugün Libya’da tehlikeli bir oyun oynadığını ve Berlin konferansında verdiği tüm taahhütlere aykırı davrandığını düşünüyorum” diye konuştu.

    Trump ve Macron telefonda görüştü

    Aynı konuyu ABD Başkanı Donald Trump ile telefon görüşmesinde ele aldıklarını kaydeden Macron, Trump’ın da Libya’nın, komşularının, bütün bölgenin ve Avrupa’nın çıkarları doğrultusunda düşündüğünü söyledi.

    Beyaz Saray’dan Trump-Macron görüşmesine ilişkin yapılan ve liderlerin ikili ve bölgesel konuları görüştüğü belirtilen açıklamadaysa ‘‘Liderler Libya’da acil ateşkes yapılması ve Libyalı taraflar tarafından müzakerelerin hızla yeniden başlatılması gerekliliği konusunda hemfikir oldu. Başkan Trump ve Cumhurbaşkanı Macron, Libya’daki çatışmanın daha tehlikeli ve zor hale gelmesini önlemek için, her iki tarafın da askeri faaliyetleri derhal durdurması gerektiğine vurgu yaptı’’ denildi.

    Fransa, geçen hafta yapılan NATO Savunma Bakanları toplantısında Türkiye’nin Libya açıklarında kendi savaş gemisine “saldırgan bir şekilde radar aydınlatması” yaparak, NATO kurallarını çiğnediğini öne sürmüş, NATO’dan konu hakkında soruşturma açılmasını istemişti.

    Türkiye ise bunun karşılığında Fransa’yı “bölgedeki bazı ülkelerin taşeronluğunu yaparak Hafter’i desteklemekle” suçlamıştı.

    NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ise iddiaların anlaşılması için askeri yetkililerin bir inceleme yapacağını belirtmişti.

    Türkiye ve Katar, Libya’da Birleşmiş Milletler (BM) ve Avrupa Birliği (AB) gibi uluslararası toplum tarafından desteklenen ve başkent Trablus’u kontrol eden Fayez El Sarrac yönetimindeki Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni destekliyor. Mısır, Rusya ve Birleşik Arap Emirlikleri ise ülkenin doğusuna hakim olan Halife Hafter’e ve Libya Ulusal Ordusu’na destek veriyor.

    Son olarak Mısır, geçen hafta Libya’da savaşı sona erdirmek için bir ateşkes planının ayrıntılarını açıklamıştı. Toplantıya Türkiye ve Katar katılmazken ABD, Rusya, Fransa ve İtalya’dan temsilciler katılmıştı.

    Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Türkiye’nin Mısır’ın ateşkes önerisine sıcak bakmadığını, Hürriyet gazetesine verdiği bir söyleşide ifade etmişti. Çavuşoğlu, Mısır’daki ateşkes için ‘‘Ölü doğmuştur’’ ifadelerini kullanmıştı.

    Fransa daha önce Suriye konusunda da hem Türkiye’yi hem de ABD ve NATO’yu sert şekilde eleştirmişti. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, NATO için ‘‘Beyin ölümü gerçekleşti’’ ifadesini kullanmıştı.

  • Merkez Bankası politika faizini yüzde 8,25’te sabit tuttu

    Merkez Bankası politika faizini yüzde 8,25’te sabit tuttu

    Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Para Politikası Kurulu (PPK), bir hafta vadeli repo ihale faiz oranını (politika faizi) yüzde 8,25’te sabit bıraktı.

    TCMB tarafından faiz oranlarına ilişkin yapılan duyuruda, Merkez Bankası Başkanı Murat Uysal başkanlığında toplanan PPK’nın, politika faizinin yüzde 8,25 düzeyinde sabit tutulmasına karar verdiği bildirildi.

    Duyuruda, Covid-19 salgınına ilişkin gelişmelere bağlı olarak küresel büyümedeki zayıflamanın yılın ikinci çeyreğinde derinleşirken, ülkelerin attığı normalleşme adımlarına bağlı olarak kısmi bir toparlanma gözlendiği belirtildi.

    Küresel ekonomideki toparlanmaya ilişkin belirsizliklerin yüksek seyretmekte olduğu, gelişmiş ve gelişmekte olan ülke merkez bankalarının genişleyici yönde adımlar atmaya devam ettiği bildirilen duyuruda, salgın hastalığın sermaye akımları, finansal koşullar, dış ticaret ve emtia fiyatları kanalıyla oluşturmakta olduğu küresel etkilerin yakından takip edildiği kaydedildi.

    Duyuruda, şu ifadelere yer verildi:

    “İktisadi faaliyetteki yavaşlama nisan ayında belirginleşirken, kademeli normalleşme adımlarıyla birlikte mayıs ayından itibaren toparlanmanın başladığı görülmektedir. Salgın hastalığa bağlı gelişmelerin Türkiye ekonomisi üzerindeki olumsuz etkilerinin sınırlandırılması açısından finansal piyasaların, kredi kanalının ve firmaların nakit akışının sağlıklı işleyişinin devamı büyük önem arz etmektedir. Bu çerçevede, yakın dönemde uygulamaya konulan parasal ve mali tedbirler, ekonominin üretim potansiyelini destekleyerek finansal istikrara ve iktisadi faaliyetteki toparlanma sürecine katkı yapmaktadır. Son dönemde ihracat ve turizm gelirlerinde salgın hastalığa bağlı olarak düşüş gözlenmiştir. Ancak, normalleşmeyle birlikte mal ihracatında görülen toparlanma ve emtia fiyatlarının düşük seviyeleri önümüzdeki dönemde cari işlemler dengesini destekleyecektir.”

    ‘Uluslararası emtia fiyatları tüketici enflasyonunu sınırlamaya devam etti’

    Duyuruda, toplam talep koşullarının sınırlayıcı etkisine karşın, salgına bağlı birim maliyet artışlarının yansımalarıyla çekirdek enflasyon göstergelerinin eğilimlerinde bir miktar yükseliş gözlendiği vurgulandı.

    Uluslararası emtia fiyatlarının tüketici enflasyonunu sınırlamaya devam ederken, gıda enflasyonunun dönemsel ve salgına bağlı etkiler nedeniyle arttığı belirtilen duyuruda, şunlar kaydedildi:

    “Salgına bağlı tedbirlerle kısa vadede etkili olan arz yönlü unsurların, normalleşme sürecinin devamıyla kademeli olarak ortadan kalkacağı ve yılın ikinci yarısında talep yönlü dezenflasyonist etkilerin daha belirgin hale geleceği değerlendirilmektedir. Bu çerçevede Kurul, enflasyon görünümünü etkileyen tüm unsurları dikkate alarak, politika faizinin sabit tutulmasına karar vermiştir. Kurul, enflasyondaki düşüş sürecinin devamlılığının, ülke risk priminin gerilemesi, uzun vadeli faizlerin aşağı gelmesi ve ekonomideki toparlanmanın güç kazanması açısından büyük önem taşıdığını değerlendirmektedir.

    Enflasyondaki düşüşün hedeflenen patika ile uyumlu şekilde gerçekleşmesi için para politikasındaki temkinli duruşun sürdürülmesi gerekmektedir. Bu çerçevede, parasal duruş ana eğilime dair göstergeler dikkate alınarak enflasyondaki düşüşün sürekliliğini sağlayacak şekilde belirlenecektir. Merkez Bankası fiyat istikrarı ve finansal istikrar amaçları doğrultusunda elindeki bütün araçları kullanmaya devam edecektir. Açıklanacak her türlü yeni verinin ve haberin Kurul’un geleceğe yönelik politika duruşunu değiştirmesine neden olabileceği önemle vurgulanmalıdır.”

  • Bakana mektup: DİSK’e ayrımcılık yapmayın

    Bakana mektup: DİSK’e ayrımcılık yapmayın

    Bakana mektup: DİSK’e ayrımcılık yapmayın

    DİSK’ten Çalışma Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk’a mektup: Üçlü Danışma Kurulu toplanmalı.

    Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk’a bir mektup yazarak çalışma hayatı ile ilgili konuların Üçlü Danışma Kurulu’nda ele alınmasını istedi. DİSK, milyonlarca çalışanı ilgilendiren korona virüsü salgını nedeniyle gereken adımların atılmasını ve önlemlerin alınmasını talep etti.

    DİSK Yönetim Kurulu adına Genel Başkan Arzu Çerkezoğlu ve Genel Sekter Adnan Serdaroğlu imzasıyla gönderiolen mektupta işçi haklarında ciddi kayıplara neden olan temel ve tartışmalı konuların üçlü sosyal diyalog mekanizmaları dışında toplantılarla ele alındığı vurgulandı. DİSK’e yönelik ayrımcı ve taraflı bir tutum olduğuna dikkat mektupta, “Konfederasyonumuz tıpkı diğer işçi sendikaları konfederasyonları gibi çalışma hayatı ile ilgili konuların tarafı ve muhatabıdır. Bu hem 200 bine yakın işçinin bize verdiği yetkiden, hem de Anayasa ve çalışma mevzuatından kaynaklanmaktadır” denildi.

    DİSK, milyonlarca çalışanı ilgilendiren korona virüsü salgınıyla ilgili alınması gereken önemli adımlar olduğunu ve ciddi önlemler alınması gerektiğini vurguladı.

    DİSK’in Bakan Selçuk ve bilgi için TÜRK-İŞ, HAK-İŞ ve TİSK’e gönderdiği mektup şöyle:

    “Sayın Bakan,

    Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu olarak çalışma hayatına ilişkin konuların hükümet-işçi-işveren üçlüsü arasında sosyal diyaloğun evrensel ilkelerine uygun olarak ele alınmasına büyük önem veriyoruz. Nitekim salgın karşısında alınması gereken tedbirleri görüşmek üzere üçlü danışma mekanizmalarının toplanması gerektiğini açıklamış ve 17 Mart 2020’de toplanan Üç Danışma Kurulu’nda bu konudaki görüşlerimizi dile getirmiştik.

    Ülkemizde çalışma hayatı ve sosyo-ekonomik sorunların ele alınacağı çeşitli anayasal ve yasal sosyal diyalog mekanizmaları vardır.  Anayasal bir kurum olan Ekonomik ve Sosyal Konsey, 1940’lardan beri var olan Çalışma Meclisi ve 2003 yılında İş Kanunu’na göre kurulmuş olan Üçlü Danışma Kurulu bunların en önemlileridir.

    Son günlerde işçi tarafının bir talebinin olmadığı ve işçi haklarında ciddi kayıplara yol açan bazı temel ve tartışmalı konuların yasal üçlü sosyal diyalog mekanizmaları dışında enformel bazı toplantılarda ele alındığını maalesef basına yansıyan haberlerden tespit ediyoruz. Kıdem tazminatı yanında belirli yaş gruplarının çalışmalarını esnekleştirecek ve temel haklarını ortadan kaldırabilecek bazı hazırlıkların yürütüldüğünü yine basına yansıyan çeşitli haberlerden öğreniyoruz.

    Sayın Bakan,

    Konfederasyonumuz tıpkı diğer işçi sendikaları konfederasyonları gibi çalışma hayatı ile ilgili konuların tarafı ve muhatabıdır. Bu hem 200 bine yakın işçinin bize verdiği yetkiden, hem de Anayasa ve çalışma mevzuatından kaynaklanmaktadır. Bildiğiniz gibi İş Kanunu’nun 114. maddesi ‘Çalışma barışının ve endüstri ilişkilerinin geliştirilmesinde, çalışma hayatıyla ilgili mevzuat çalışmalarının ve uygulamalarının izlenmesi amacıyla’ üçlü temsile dayalı bir Üçlü Danışma Kurulu oluşturulmasını öngörmüştür. Kurul’un görevleri arasında ‘yeni mevzuat ve yasa değişiklikleri ile ilgili hususlarda görüş oluşturmak’ da yer almaktadır.

    Çalışma hayatına ilişkin konuların ele alınması gereken yer Üçlü Danışma Kurulu’dur. Konfederasyonumuz pek çok başka üçlü temsil mekanizması yanında Üçlü Danışma Kurulu’nun da üyesidir.  Milyonlarca çalışanı ilgilendiren salgınla ilgili atılması gereken önemli adımlar vardır, atılmış olan adımlarda aksayan ciddi yönler söz konusudur. Çalışma ilişkilerinde birikmiş çeşitli sorunlar vardır. Bu konuların Üçlü Danışma Kurulu’nda ele alınması ve mutabakatla çözülmesi büyük önem arz etmektedir.

    Bir yandan bunca yaşamsal gündeme rağmen Üçlü Danışma Kurulu’nun işletilmemesini ve öte yandan uluslararası sözleşmelere, Anayasaya, diğer ilgili mevzuata ve çalışma hayatında 70 yılı aşkın kökleşmiş teamüllere aykırı biçimde işçi sendikaları konfederasyonları arasında ayrımcı ve tarafgir bir tutum izlenmesini kabul edilemez buluyoruz.

    Çalışma hayatının köklü uygulamaları ve sosyal diyalog mekanizmaları daha fazla zedelenmeden bir an önce olağan ve yasal zeminlerin kullanılmasının yararlı olacağını düşünüyoruz. Bizler işçilerin temsilcileri olarak siz de Bakan olarak çalışanların bu salgın günlerinde karşı karşıya olduğu devasa iş ve gelir sorunlarını ele almalı ve çalışanları ferahlatacak çözümler bulmalıyız.

    Tüm bu değerlendirmeler çerçevesinde Çalışma Hayatına İlişkin Üçlü Danışma Kurulu’nun Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmeliğin 7. maddesi gereğince Üçlü Danışma Kurulu’nun Mayıs 2020’de yapılması gereken ve henüz yapılmayan toplantısının bir an önce yapılmasını arz ve talep ediyoruz.” (HABER MERKEZİ)


  • ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Küresel Terörizm raporu: Hizmet Hareketi terör örgütü değil

    ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Küresel Terörizm raporu: Hizmet Hareketi terör örgütü değil

    ABD Dışişleri Bakanlığı’nın her yıl yayınladığı ‘2019 Terörizm Ülkeler Raporu’nda, Erdoğan rejimini kabul ettirmeye çalıştığı Hizmet Hareketi’ne yönelik ‘terör örgütü’ iddiasının doğru olmadığı vurgulandı.

    Rapordaki Türkiye ile ilgili kısımda özetle, 15 Temmuz sonrası Türk hükümetinin Fethullah Gülen Hareketini terör örgütü olarak nitelendirdiğini fakat ABD’de böyle bir durumun söz konusu olmadığı aktarıldı. Raporda, “F.tö ABD’de belirlenmiş bir terör örgütü değildir.” vurgusu yapıldı.

    Raporda, Erdoğan hükümetinin hem kendi vatandaşlarını hem de ABD’nin Türkiye’deki misyonlarındaki istihdam edilen personelini, iddia edilen terör örgütü gerekçesiyle tutukladığı ve tutuklamaya devam ettiği ifade edildi. Raporda ayrıca Erdoğan rejiminin yurt dışındaki Türk vatandaşlarını sözde ‘fetö’ iddiasıyla kaçırdığı ve Türkiye’ye getirdiği hatırlatıldı.

    Raporun ilgili kısmında şunlar söylendi:

    Raporda, AKP iktidarının 2019 yılında da ordudaki ve kamudaki insanları ihraç etmeye devam ettiği aktarıldı. Ayrıca, 2016 sonrası AKP iktidarının 130 binden fazla memuru ve silahlı kuvvetler üyesini ihraç ettiğini ve 80 binden fazla kişiyi de tutuklandığı hatırlatıldı. Bin 500’den fazla sivil toplum kuruluşunun da kapatıldığı anlatıldı.

    RAPORDAKİ TÜRKİYE İLE İLGİLİ KISIM İÇİN TIKLAYIN

  • İnsan Hakları Derneği: “İşkence Tüm Türkiye’ye Yayıldı”

    İnsan Hakları Derneği: “İşkence Tüm Türkiye’ye Yayıldı”

    Son 10 yılın işkence ve kötü muamele raporunu yayınlayan İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi’den yapılan açıklamada, işkencenin tüm Türkiye’ye yayıldığı belirtildi. Açıklamada son 10 yılda 690 kişinin işkence gördüğü iddiasıyla İHD’ye başvurduğu ifade edildi.

    İHD şube binasında düzenlenen basın toplantısında “2010 – 2019 Yılları Arası İşkence ve Kötü Muamele Raporu” açıklandı. Raporun giriş kısmında işkencenin şekil değiştirerek yayıldığı vurgulandı ve ”Günümüzde şiddet olayları 90’lı yılları aratmayacak sıklıkta gerçekleşse de yöntemsel olarak birçok açıdan değişikliklerde söz konusudur. Bu değişiklikler aynı zamanda kişinin özel bilgilerini teşhir eden, hayatın olağan akışını bozan, ciddi ekonomik ve ruhsal baskı yaratan, kayıt dışı gözaltı fiziki takip, tehdit ve taciz gibi yöntemlere dönüşmektedir. İşkence ve kötü muamelenin bugün tüm Türkiye şehirlerine yayılmış olduğu açık bir gerçektir” değerlendirmeleri yapıldı.

    Raporda yer verilen 10 yılın verilerinden bazıları şöyle:

    – ”Derneğimize 2010-2019 yılları arasında kolluk görevlileri, infaz koruma memurları başta olmak üzere kamu görevlilerinden fiziksel şiddet gördüklerini beyan ederek başvuruda bulunan toplam başvurucu sayısı 690’dır. Başvurucularımızdan 97’si kadın 592’si ise erkektir. Toplam başvurucu sayısından 36’sı, 18 yaşından küçük olup, 29 başvurucuysa 50 yaş üzeridir. 10 yıl içerisinde derneğimize yapılan tüm başvuru kategorileri arasında işkence ve kötü muamele yani fiziksel şiddete dayalı başvurularının oranı yüzde 19,5’tir.”

    – ”Kadın başvurucuların en fazla başvuru yaptıkları yıllar; 30 başvuruyla 2019, 18 başvuruyla 2018 yılları olarak göze çarpmaktadır.”

    – ”Derneğimiz on yıllık verilerine göre fiziksel şiddeti en fazla ve en yaygın biçimde kullanan kamu görevlileri sırasıyla infaz koruma memurları yüzde 45, polisler yüzde 39, jandarma yüzde 10 ve korucular yüzde 1 şeklindedir. Bu sıralamada özellikle infaz koruma memuru (324) ve polis şiddeti (280) çok net biçimde göze çarpmaktadır.”

    – ”Fiziksel şiddetin uygulandığı iddia edilen mekan sıralamasındaysa ilk sırada 335 başvuruyla cezaevleri gelmektedir. Başvuruların yüzde 47’si işkence ve kötü muamelenin gerçekleştiği yer olarak cezaevlerini göstermiştir. 2010-2015 arasındaki ilk altı yılda, hapishanelerden derneğimize fiziksel şiddet içerikli başvuru sayısı toplam 118 iken, 2016-2019 arasındaki dört yılda bu sayı 217 olarak kayıtlara geçmiştir.”

    – ”690 başvurucu arasından 168’i sokak ortasında kolluk görevlilerince darp, kaba dayak, fiziksel şiddete maruz kaldığını belirtmiştir. Bu alanda en az başvuru 6 ile 2016 yılı, en çok başvuruysa 23 başvuruyla 2014 yılı olmuştur.”

    – ”Gözaltına alınırken işkence ve kötü muameleye uğradığı iddiasıyla yapılan başvurusu sayısı, 2019 yılında en yüksek rakamlara ulaşmıştır. Bu rakam son 10 yılın en yüksek rakamıdır. Polisin fail olduğu iddiasıyla derneğimize son on yılda en fazla başvurunun yapıldığı yıl 2019 yılı olarak kayıtlara geçmiştir. 2019 yılında başvuru sayısı 56’ya ulaşmış, onu takip eden yıl 38 başvuruyla 2011 yılı olmuştur.”

    – ”Failin asker olarak belirtildiği vakalara ilişkin başvurunun en fazla olduğu yıl 17 başvuru ile 2017 yılı olmuş, 2011 ve 2015 yıllarında ise şubemize bu yönlü herhangi bir başvuru yapılmamıştır.”

    – ”Fiziksel şiddet mağdurları tarafından derneğimize yapılan başvuruların en az olduğu yıl ise 2010 yılı olarak görülmektedir. Özellikle bu yıl içerisinde iktidar yetkililerinin toplum karşısında kullandığı dilin görece daha yumuşak, makul ve barışçıl olması; kamu görevlileri tarafından uygulanan fiziksel şiddet vakalarının diğer yıllara nazaran daha az sayıda olmasını izah edebilecek etmenlerden biri olarak değerlendirilebilir.”

    Raporun talepler bölümünde ise işkence iddialarına karşı etkin soruşturma yapılması çağrısı yapıldı. Bu bölümde, “İşkencecilere karşı açılan soruşturmalar etkin bir şekilde yürütülmeli, işkencede cezasızlığa son verilmelidir. Hükümet belli kademelerinde görev alan yetkililer tarafından sarf edilen ve işkencenin artmasına neden olan söylemlerden vazgeçilmeli, işkencecilerin yargı kararıyla korunması ve aklanmaya çalışılması uygulamasına son verilmelidir. BM İşkenceye Karşı Sözleşmeye Ek İhtiyari protokolün (OPCAT) gereği Türkiye tarafından yerine getirilmeli gözaltı birimleriyle, cezaevleri, bağımsız heyetlerin denetimine açık hale getirilmelidir. İşkence mağdurlarının iç dünyalarında maruz kaldıkları travmanın etkilerinin giderilmesi amacıyla mağdurlar rehabilite programlarına dâhil edilmeli ve kendilerine psikolojik destek sağlanmalıdır. İşkencecilerin yargılandığı dosyalarda zamanaşımı uygulamasına son verilmeli, işkenceciler hak ettikleri cezalarla cezalandırılmalıdır” denildi.

    [

  • “Gülen sadece bir gün hayatta kalabilirdi”

    “Gülen sadece bir gün hayatta kalabilirdi”

    [

    HABER-YORUM | SELÇUK GÜLTAŞLI, BRÜKSEL

    ABD eski Milli Güvenlik Danışmanı John Bolton, yayınladığı hatıratında Amerika’da sürgünde yaşayan Fethullah Gülen’den de bahsediyor. Bolton, Gülen konusunun, Erdoğan için fikr-i sabite dönüştüğünü vurguluyor.

    Cumhuriyetçi yönetimlerde üst düzey görevler alan Bolton en son 2018-2019 arasında ABD Başkanı Donald Trump’ın Milli Güvenlik Danışmanlığını yaptı. Bolton Trump tarafından kovulduktan sonra ‘Her şey bu odada oldu’ başlığıyla ABD’yi karıştıran hatıratını yazdı.

    Türkler, Gülen’i isterken gülüyorlardı

    Erdoğan’ın Trump’la görüşmelerinde sık sık Gülen’in iadesini talep ettiğini belirten Bolton, Trump’ın ise Gülen’i iade etmesi durumunda sadece bir gün yaşayabileceğini düşündüğünü ifade ediyor. Gülen’in iadesini isteyen Türklerin gülerek Gülen’in endişelenmemesi gerektiğini zira ölüm cezasının kaldırıldığını aktaran Bolton, Erdoğan’ı sert ifadelerle eleştiriyor.

    Trump’ın Erdoğan’ın radikal bir İslamcı olduğunu hiç anlamadığını vurgulayan Bolton, Türkiye Cumhurbaşkanı’nın Atatürk’ün laik cumhuriyetini İslamcı bir devlete dönüştürmeue çalıştığını iddia ediyor.

    Bolton, Trump-Erdoğan ikili görüşmelerinde Halkbank ve Mehmet Hakan Atilla’nın da sık sık gündeme geldiğini kaydediyor. G20 Zirvesi için Buenos Aires’te bulunan iki liderin Halkbank’ı müzakere ettikleri, Trump’ın Halkbank’ın İran konusunda tamamen masum olduğunu söylediğini kaydeden Bolton, Trump’ın Halkbank davasına bakan savcıların Obama’nın adamları olduğunu iddia ettiğini belirtiyor. Erdoğan ise Halkbank davasının Gülencilerin işi olduğunu savunuyor.

    Mussolini gibi

    Trump ile Erdoğan’ın bir telefon görüşmesini aktaran Bolton, Türkiye Cumhurbaşkanı’nın ‘balkondaki Mussolini gibi’ kendilerine ders vermeye çalıştığını aktarıyor.

    Türkiye’de Gülen cemaatiyle ilişkisi olduğu gerekçesiyle tutuklanan rahip Brunson’a da değinen Bolton, Erdoğan’ın Brunson’ı ‘sinsice’ Gülen’e karşı pazarlık yapmak için kullandığını söylüyor. Trump’ın Brunson’ın hapiste olmasının bütün Amerika’yı çileden çıkardığını yazan Bolton, Erdoğan’ın karşılık olarak Gülen’in de ABD’de olmasının bütün Türkleri çileden çıkardığı cevabını veriyor.


    Source: Tr724

  • Muhalefet, Erdoğan’ı üzmek ister mi?

    Muhalefet, Erdoğan’ı üzmek ister mi?

    YORUM | VEYSEL AYHAN

    Erdoğan’ın Saray’ı kaçak olarak inşa ettirdiği yıllardı. Şöyle bir şey yazmıştım.

    “Evinize bir misafir gelse ama baksanız ki beş bavul ve on çantayla gelmiş. Salona yerleşmiş. Kendine göre her şeyi şekillendiriyor. Bu görüntüden ne anlarsınız? Herkesin anladığını: Bu misafir gidici değil.

    Erdoğan, Cumhurbaşkanı oldu ama Çankaya Köşkü’nü beğenmedi. Milyarlarca para tahsis ettirip dünyanın en muazzam sarayını yaptırdı. Her bir köşesiyle özel olarak ilgilendi. ABD Başkanı Obama’nın sarayı Beştepe’nin yanında minyatür kalıyor.”

    BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

    O günden bugüne “misafir”artık evin mülk sahibi oldu. Çünkü tarih kitaplarında “bavulunu toplayıp sarayını terk eden diktatör” örneği yok.

    Hemen her kurum AKP acentesi yapıldı. Devlet daireleri, mahkemeler, rektörler, valiler, kaymakamlar…

    “Misafir”e ses edenler kendini ya zindanda veya bir başka ülkede buldu.

    Köleliği kabul edenler “sığınmacı” olarak kalmaya devam ediyor ama onlar bile kendinden emin değil.

    Kürtler zaten “ev”de zulüm görüp kovuluyordu. Devam ediyor. Cemaat de zulüm gördü ve “ev”den kovuldu. Bunlar diğer kesimlerin umurunda olmadı. Hatta sevindiler.

    Ama şimdilerde sıra kendilerine gelince azıcık uyandılar.

    Önceki gün baro başkanları Ankara’ya yürüyerek anayasal haklarını kullanmak istedi. Başlarına gelmeyen kalmadı.

    Sonra Saray; “buyurun girin” diye lütfedip izin verdi. Girdiler.

    Sonuç ne oldu?

    Hemen Anıtkabir’e koşup Atatürk’e şikayetlerini yaptılar.

    Ve olay bitti.

    Aynı şey CHP için geçerli.

    Kılıçdaroğlu dün ne dedi:

    “Yarın Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu, Murat Ağırel yargının önüne çıkacaklar. Bunlar gazeteciliği birileri istiyor diye değil halk için yapıyorlar. Bakalım hâkim ne diyecek? Gerçek hâkim mi Saray’dan mı işaret alıyor göreceğiz”

    Üstü kapalı şunu diyor: “Bunları serbest bırakın, gerisini kurcalamayacağız.”

    CHP zaten “gerisini kurcalamayı” sevmez.

    Bakın Enis Berberoğlu tahliye edildi. “Gerisi” bitti.

    Diğer siyasi tutuklular önemli değil.

    ODATV yazarları da tahliye olursa bugün -ki tahliye olmaları gerekir, ayrı mesele- geri kalan yazar ve gazeteciler muhalefetin gündeminden düşecek.

    ERDOĞAN’IN SON TRAVMASI

    İstanbul belediye seçimi Erdoğan için tam bir travmadır. 13 bin farkı hazmetmedi. Kendi kararıyla seçim yenilendi. Ve 800 bin’lik bir hezimet yaşadı. Öngörüsü çöktü, karizması çizildi.

    Şimdi böyle bir hezimeti 2023 genel seçimlerde yaşamamak için seçim sistemini kendi kazanacağı şekle dönüştürecektir.

    Erdoğan’ın en büyük şansı muhalefet. Ne Hitler ne de Mussolini böylesine uyumlu ve “sevecen” bir muhalefete sahip değildi.

    Türkiye’de kamuoyu bence Erdoğan’a muhalefet etmekten vazgeçmeli.

    Erdoğan düzelme eşiğini geçti. Şimdiden sonra vites artıracak daha da sertleşecek.

    Muhalefete muhalefet edip onları düzeltmenin yolunu bulmalı.

    MUHALEFETİN SON ŞANSI

    Tek çare muhalefetin “Muhalefet” yapmaya karar vermesi.

    Şimdi gözlerinizi kapatın ve Kılıçdaroğlu’nun şöyle bir cümle kurduğunu hayal edin.

    “Türkiye seçim yasası değişiklikleri yapılarak dönülmez bir diktatörlüğe doğru yol almaktadır. Biz mecliste CHP olarak bunda pay sahibi olmak istemiyoruz. Seçim yasası değişikliğinden vazgeçildiği ilan edilmezse meclisten çekileceğiz.” 

    Neler olur?

    Saray’da deprem olur.

    Nasılsa “hayal fakirin ekmeği”, bir hayal daha kuralım.

    Şöyle dese:

    “6.5 milyon oy almış bir partinin liderini sudan sebeplerle hapiste tutamazsınız. Demirtaş’ı, tutuklu siyasileri, tüm gazeteci ve yazarları derhal serbest bırakın yoksa siyasetin ‘köpeği’ olmuş bu yargı düzelene kadar meclisten çekiliyoruz.” 

    Neler olur?

    Saray ilk defa muhalefet görmüş olur.

    Erdoğan’ın emniyet müdürü atamasıyla bozmayı planladığı “İstanbul belediyesi ittifakı” bilakis güçlenir.

    Ve de muhalefetin bütünlüğü Saray’a geri adım attırır.

    YOL AYRIMI

    Muhalefet, Saray’ı sarsmak veya mutlu etmek seçeneklerinde birini tercih etmek zorunda.

    Milletvekili maaşları ve özlük hakları mı yoksa ülkenin kurtulması mı?

    Aynı seçenek HDP için de geçerli. Mecliste kalıp tutuklu HDP’li vekillerin, başkanların hakkını koruduklarını mı sanıyorlar?

    Tam bir “olmak ya da olmamak” durumu.

    Yavuz Baydar dün “Hareket eden her objeye ateş etme dönemi” başlıklı yazısında süreci güzel özetlemiş ve şu cümleyle bitirmişti:

    “Ta ki muhalefet, topluca Meclis’i terkedip, hızla bir erken seçimi zorlayıncaya kadar, yangın devam edecek.”

    Tek çare bu.

    Türkiye, seçim sistemi “kuşa dönmeden” bir genel seçime gitmezse artık hiçbir seçimin önemi kalmayacak.

    Source: Tr724

  • ‘Üretici limonu 2.5 liraya satıyor, markette 10 lira’

    ‘Üretici limonu 2.5 liraya satıyor, markette 10 lira’

    ‘Üretici limonu 2.5 liraya satıyor, markette 10 lira’

    “Üreticinin dalında şu anda kilogramını 2.5 liraya sattığı limon, büyükşehirlerde tüketiciye 10 liranın üstündeki fiyatlarla satılıyor” diyen CHP Adana Milletvekili Ayhan Barut, tüketici ve üretici zarar ederken marketten tedarikçiye aracıların kazandığı sistemin değiştirilmesini istedi. Barut, ithalatın engellenmesi gerektiğini söyledi.

    CHP Adana Milletvekili ve TBMM Tarım, Orman ve Köy İşleri Komisyonu Üyesi Ayhan Barut, üretcinin kilogramını 2.5 liraya sattığı limonun büyük kentlerde 10 liradan satıldığına dikkat çekti ve aracıların kazandığı sistemin değiştirilmesi gerektiğini söyledi.

    Adana’nın Karataş ilçesine bağlı ovalarda narenciye bahçelerinde incelemelerde bulunan Ayhan Barut, mayıs ayında aşırı sıcak ve şiddetli rüzgar nedeniyle oluşan hasarı yerinde gördü.

    CHP’li Ayhan Barut, limon bahçelerini inceledi.

    Ağustos ayı sonunda hasadı yapılacak limon bahçelerinde üreticilerin sorunlarını dinleyip çözüm bulunması için yetkilileri göreve çağıran Barut, “Türkiye’de yaklaşık 4 milyon ton narenciye üretiliyor. Bu üretimin yüzde 75’i Çukurova Bölgesi’nden karşılanıyor, Adana ise bunun 3’te 1’ini üretiyor. Bu üreticinin emeğinin karşılığı zarar olmasın” dedi.

    ‘TÜKETİCİ VE ÜRETİCİ ZARAR EDİYOR’

    Adana’da limon hasadının ağustos ayı sonu itibariyle başlayacağını anımsatan Ayhan Barut, “Üreticinin dalında şu anda kilogramını 2.5 liraya sattığı limon, büyükşehirlerde tüketiciye 10 liranın üstündeki fiyatlarla satılıyor. Aradaki 4-5 kat fiyat yüksekliği üreticinin kabahati değildir. Üretici sadece maliyetini karşılayan fiyatla ürününü satmaya çalışıyor. Aradaki marketçisi, komisyoncusu, tedarikçisi fiyatların katlanmasına neden oluyor. Tüketici ve üretici zarar ediyor. Hal Yasası’nın ve bu sistemin değişmesi gerekiyor” diye konuştu.

    ‘İHRACATIN ÖNÜNÜ AÇIN, İTHALATI ENGELLEYİN’

    Limonun kamuoyunda sürekli polemik konusu olduğuna işaret eden Ayhan Barut, şunları kaydetti:
    “Limon hasadının yaklaştığı bu dönemde, limonda hâlâ ihracat yasağı sürüyor. Limondan portakala, mandarinden greyfurta tüm narenciye ürünlerinin önünün açılması gerekiyor. Özellikle limonda ihracat yasağının kaldırılması gerekiyor. Olumsuz iklim koşulları nedeniyle portakal ve mandalin gibi tüm narenciye ürünlerine ihracat yasağı getirilmemesi lazım. İhracat yasağı geldiği zaman, narenciye üreticisi çok daha sıkıntılı ve kötü günler başlıyor. Çünkü Türkiye’de portakal, mandarinden, limon ve greyfurta yüzde 150 ile yüzde 250 arasında kendine yeterlilik oranı yani üretim fazlası var. Dolayısıyla biz bu ürünlerde ihracata bağımlıyız. Mutlak suretle ihracat yapmamız gerekiyor. Limonda hasada sayılı günler kala yetkilileri uyarıyoruz. Gelin, tarımın önündeki engelleri kaldırın. İhracat yasağını kaldırın, ithalatı da engelleyin!” (Evrensel)


  • Demirtaş İçin Tahliye Talebi

    Demirtaş İçin Tahliye Talebi

    HDP’nin önceki dönem eş başkanlarından Selahattin Demirtaş’ın avukatları, Anayasa Mahkemesi’nin Demirtaş hakkında verdiği kararın ardından tahliye talebinde bulundu.

    Anayasa Mahkemesinin kararından sonra harekete geçen Demirtaş’ın avukatları Mahsuni Karaman, Benan Molu, Ramazan Demir, Aygül Demirtaş Gökalp ve Sertaç Buluttekin, tahliye başvurusunda bulundu.

    Anayasa Mahkemesi’nin Demirtaş’la ilgili verdiği hak ihlali kararını gerekçe gösteren avukatlar, taleplerini şu cümlelerle dile getirdi: “Müvekkilin, şüphelisi olmadığı bir soruşturma kapsamında, halen Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandığı dosya kapsamıyla gerekçe gösterilerek tutuklanması, Anayasa Mahkemesi’nin 9 Haziran 2020 tarih ve 2017/38610 başvuru numaralı karar ile müvekkilin makul süreyi aşan tutukluluğu nedeniyle verdiği hak ihlali kararının birlikte nazara alınarak özgürlük ve güvenlik hakkını ihlal eden bu tutukluluk durumuna son verilmesini talep ederiz.”

    9 Haziran’da, Selahattin Demirtaş’ın tutukluluk süresinin makul süreyi aştığına, dolayısıyla kişi hürriyeti ve güvenliğinin ihlal edildiğine karar veren AYM, kararı bilgi için Adalet Bakanlığı ve Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi’ne göndermişti.

    Demirtaş, Kasım 2016’dan bu yana cezaevinde tutuluyor.