Yazar: SG

  • AYM’nin ByLock kararı: Makyaj dediğin de bir yere kadar! 

    AYM’nin ByLock kararı: Makyaj dediğin de bir yere kadar! 

    YORUM | Av. TARIK FAZIL ÖNEL

    Evet, Anayasa Mahkemesini (AYM) hala etkin bir hukuk yolu olarak gören Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) artık ne diyecek merak ediyorum. 

    Önce paragraflar halinde AYM’nin ByLock kararını özetleyelim: “Demokratik toplumlarda temel hak ve özgürlüklerin korunması amacıyla terör örgütleri gibi son derece karmaşık yapılarla etkin bir şekilde mücadele edilmesi ve bu tür örgütleri gizli yöntemlerle takip etmek amacıyla istihbarat organlarına ve onların yöntemlerine ihtiyaç duyulması kaçınılmazdır. Dolayısıyla terör örgütlerinin çökertilmesi amacıyla gizlilik taşıyan istihbarat yöntemleri kullanılarak bu örgütlerle ilgili bilgilerin toplanması ve analiz edilmesi demokratik toplumlardaki önemli bir ihtiyaca karşılık gelmektedir…” 

    “MİT, 2937 sayılı Kanun kapsamındaki görevlerini yerine getirirken rastladığı FETÖ/PDY’ye ilişkin bir veriyi adli makamlara/soruşturma mercilerine iletmiştir.”  

    “Kendi görev alanındaki bir konuyla (terörle mücadele) bağlantılı ve bir yasal temele dayalı olarak öğrenilen somut bir verinin yetkili adli makamlara bildirilmesinden ibaret olan bu eylemin bir istihbarat organı olan MİT tarafından adli kolluk faaliyeti yürütüldüğü şeklinde yorumlanması mümkün değildir. “

    “Bu bağlamda MİT’in delil toplama amacına yönelik bir çalışmanın sonucunda değil FETÖ/PDY’nin millî güvenlik üzerinde tehlike oluşturduğunun başta MGK olmak üzere kamu makamları tarafından değerlendirildiği bir dönemde bu yapılanmanın faaliyetlerinin tespiti için yürüttüğü istihbari çalışmalarda söz konusu dijital materyallere rastladığı anlaşılmaktadır.”

    “MİT’in görevi kapsamındaki bir çalışması esnasında rast geldiği dijital materyalleri, içeriğinde suça konu olguların bulunup bulunmadığının incelenmesi için ilgili adli makamlara/soruşturma mercilerine iletmesi o verileri hukuka aykırı kılmaz.”

    “Sonuç olarak anayasal düzeni ortadan kaldırmayı amaçlayan bir terör örgütüyle ilgili istihbarat çalışmaları sırasında rastlanan ByLock uygulamasına ilişkin verilerin bu örgütle ilgili yürütülen soruşturma ve yargılamalarda maddi gerçeğe ulaşılmasına katkı sunması amacıyla Cumhuriyet Başsavcılığına iletilmesinde hukuka aykırılık bulunmamaktadır.”

    “MİT’in yasal yetkileri çerçevesinde elde ettiği ByLock iletişim sistemine ilişkin dijital materyallerin ve bu materyallerle ilgili olarak düzenlenen teknik raporun Cumhuriyet Başsavcılığına ulaştırılması bariz takdir hatası veya açık keyfîlik içeren bir uygulama olarak değerlendirilemez.”

    “Adli makamlar, dijital materyallerin gerçekliği veya güvenirliği ile ilgili olarak gerekli araştırma, inceleme ve değerlendirmelerde bulunmuş, hâkimliklerce verilen kararlar üzerine veriler teknik birimlerce incelenmiştir.”

    “Savunma tarafı da -silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerine uygun şekilde- başvurucunun ByLock kullanıcısı olduğu yönündeki delillerin gerçekliğine itiraz etme ve kullanılmalarına karşı çıkma imkânı elde etmiştir.”

    “Yine yargı kararlarına göre, örgütsel amaçla kullanılması için tasarlanmış bu programı örgütle irtibatı olmayan bir kişinin -genel uygulama mağazaları ile bazı internet sitelerinde rastlayarak indirmesi durumunda bile- bir örgüt mensubunun yardımı olmaksızın kullanması ve başka kişileri arkadaş olarak ekleyip onlarla iletişim kurması imkânı bulunmamaktadır. “

    AYM’nin bu kadar laf kalabalığı yaptığı ve bağıra bağıra ‘ben artık etkin bir yargı yolu değilim’ dediği bu sözde Bylock kararına ilişkin çok birşey demeyeceğim ama öz yazacağım.

    1- Kararın bir çok yerinde bastıra bastıra “Terör örgütü” lafını kullandınız. Öncelikle Hizmet hareketine 15 Temmuz tiyatrosu ile silahlı terör örgütü çamurunu attınız. Bundan önce ilk kez 26 mayıs 2016 tarihli MGK’da “Terör Örgütü” çamurunu attınız (Yargı kararı olmadan kimseye Terör Örgütü diyemezsiniz). FETÖ/PDY ile ilgili de ilk Yargıtay Kararı 14 Temmuz 2017 tarihinde verildi.

    2- ByLock’u “silahlı terör örgütünün haberleşme aracı” olarak kabul edip insanları kriminalize etmek için araç olarak gördünüz. Peki Türkiye ByLock’u ilk ne zaman öğrendi? 15 Temmuz’da mı? Elbette HAYIR!

    3- “Gizliliğe büyük önem veren imamlar, bazı durumlarda örgütsel ilişkileri için farklı, özel hayatları için farklı hatlar kullanıyor. Ayrıca deşifre olmamak için telefon kullanmak yerine, akıllı telefonlarda, kendi içinde kripto barındıran WhatsApp, Skype, ByLock, KakaoTalk gibi uygulamalardan yararlanıyorlar.” 

    4- 20.01.2015 tarihli Sabah’ın internet sitesindeki habere bakıldığında Devlet ByLock’tan haberdardı ve 20.01.2015’de tüm Türkiye haberdar oldu. MİT böyle bir haberin basına servis edilmesini istedi. Eğer devlet bu tarih itibari ile ByLock’u biliyor ise neden adli tahkikat yapmadı? Savcılıklar neden bu tarih itibariyle bir ByLock soruşturması başlatmadı? ByLock’u kullanmak o dönemler suç değil miydi? Neden kolluk kuvvetlerini bu soruşturma için görevlendirmedi? Bu daha sağlıklı ve hukuki bir yol değil miydi? Yoksa hukuka dışı bir şeyler mi planlanıyordu? Yoksa zulmü başlatmaları için 15 Temmuz tiyatrosuna mı ihtiyaç vardı?

    5- Peki MİT ByLock çalışmasını ne zaman bitirdi? Hangi kurumlara iletti? MİT Yaptığı basın açıklamasıyla Mayıs 2016’da tüm ByLock bilgilerini ilgili kurumlara verdiğini beyan etmiştir.  

    6- Görüyoruz ki 15 Temmuz tiyatrosundan 2 ay önce MİT çalışmasını tamamlamış. Peki Ocak 2015 ‘ten 15 Temmuz 2016 ‘a kadar neyi beklediniz ey Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı? 

    7- Peki MİT neden 6 ay sonra (09.12.2016’da) Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na sözde ByLock verilerini teslim etmiş ve Ankara 4. Sulh Ceza Hakimliği 2016/6774 D.İş. ile CMK 134 kapsamında imaj alma ve kopyalama için karar almıştır. Sonradan ne fark edilmiştir? 

    8- Resmi uygulama mağazalarından indirilebilen tüm dünyaya açık ByLock uygulaması hakkında utanmadan, sıkılmadan, kızarmadan “örgüt mensuplarının yardımı olmadan ByLock kullanılamaz” diyorlar. Peki şu haberi nereye koyacağız? Emniyet Müdürü ByLock’u hem kendine hem de metresine nasıl kurabilmiş? 

    9- Ey AYM, sen de biliyorsun ki ByLock’un sözde dijital verilerini Recep T. Erdoğan’ın istemediği hiç kimse göremedi göremeyecek. Aksi yönde bir beyan verirseniz içini asla görmediğiniz sözde ByLock çuvalına sizin de atılacağınızdan, adınızın kripto ‘FETÖ’cü ye çıkacağından ödünüz kopuyor. Biliyorsunuz ki Erdoğan bunu yapmaya muktedir! 

    Bu kararınızın ardından diliyorum ki Allah tez vakitte size adaletiyle tanıştırsın. Zulme uğramasına bir şekilde vesile olduğunuz bu kadar insanın göz yaşlarında, akan kanlarında boğulasınız.

  • Varlık Fonu, Turkcell’in en büyük hissedarı oluyor

    Varlık Fonu, Turkcell’in en büyük hissedarı oluyor

    Varlık Fonu, Turkcell’in en büyük hissedarı oluyor

    Türkiye Varlık Fonu, Turkcell hisselerinin yüzde 26,2’sini satın alıyor. Türkiye Varlık Fonu, şirketin yönetim kurulundaki 9 üyeden 5’ini belirleyecek.

    Türkiye Varlık Fonu’ndan yapılan açıklamada, “TVF, Turkcell İletişim Hizmetleri AŞ’nin (BİST: TCELL, NYSE: TKC) yüzde 26,2 oranında hissedarı oluyor. Telia Company, LetterOne, Çukurova Holding, Ziraat Bankası ve ilgili taraflar ile imzalanan sözleşmeler ile TVF, Turkcell’in en büyük hissedarı olacak” denildi.

    Türkiye Varlık Fonu’nun (TVF) Turkcell hisselerini satın alacağı iddia edilmişti. Yazılı açıklama yapan TVF haberleri doğruladı.

    Şirket hisselerinin yüzde 26,2’sinin satın alınacağı aktarılan açıklamada, “TVF, Turkcell İletişim Hizmetleri AŞ’nin (BİST: TCELL, NYSE: TKC) yüzde 26,2 oranında hissedarı oluyor. Telia Company, LetterOne, Çukurova Holding, Ziraat Bankası ve ilgili taraflar ile imzalanan sözleşmeler ile TVF, Turkcell’in en büyük hissedarı olacak” ifadelerine yer verildi.

    TVF’nin ilk kez borsada işlem gören bir şirkete yatırım yaptığı belirtilen açıklamada, “TVF, kuruluş vizyonu doğrultusunda, küresel dijital dönüşümde öncü bir şirketin en büyük destekçisi olurken, LetterOne da hisselerini neredeyse ikiye katlayarak Turkcell’in geleceğine duyduğu güveni ortaya koydu” denildi.

    Açıklamada, satın alma işlemi sonrasında yeni ortaklık yapısı ise şöyle anlatıldı:

    • TVF, toplam yüzde 26,2 içerisindeki yüzde 15’lik imtiyazlı hisseleriyle Turkcell Yönetim Kurulu’ndaki 9 üyeden 5’ini belirleyebilecek ve şirketin yönetim kontrolüne sahip en büyük hissedarı olacak.
    • Telia, Turkcell’deki yüzde 24,02’lik dolaylı hisselerinin tamamını 530 milyon dolar karşılığında satarak Turkcell’den çıkış yapacak.
    • LetterOne, şirketteki payını toplamda yüzde 24,8’e çıkararak en büyük azınlık hissedar haline gelecek.
    • Turkcell Holding ortak girişimi sona erecek. Çukurova Holding ise dolaylı hisselerini satarak Turkcell’den çıkış yapacak.
    • Yönetim kurulundaki 4 üye TVF imtiyazı olmaksızın seçebilecek ve bu sayede azınlık hissedarlar daha fazla güç kazanacak.
    • Turkcell’in mevcut temettü politikası sürdürülecek.
    • Turkcell, hem Borsa İstanbul hem de New York borsasında işlem gören tek Türk şirketi olmaya devam edecek.

    Satın alma anlaşmasını değerlendiren TVF Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu Üyesi Zafer Sönmez, “Türkiye Varlık Fonu olarak birincil görevimiz, Türkiye’nin stratejik şirketlerine yatırım yapmak. Türkiye’nin lider dijital operatörü Turkcell’in bu potansiyelini en etkin şekilde ortaya koyması için bu yatırımı yapıyoruz. Ülkemizin geleceği adına hayırlı ve uğurlu olmasını diliyorum” dedi.

    Açıklamada, Turkcell Ana Sözleşmesi’nde yapılacak değişikliklerin genel kurulda onaylanması ve ilgili düzenleyici kuruluşlardan gerekli izinlerin alınmasının ardından sürecin 2020 yılı içerisinde tamamlanmasının hedeflendiği belirtildi. (HABER MERKEZİ)

    Kaynak: Duvar


  • Hizmet mensupları ağır baskı ve işkence altında

    Hizmet mensupları ağır baskı ve işkence altında

    Hollanda Meclisi Komisyonu, Türkiye’nin Diyanet aracılığıyla ülkedeki Müslüman cemaati ve Türk toplumu üzerinde siyasi etki kurmaya çalıştığını açıkladı.

    Hollanda Temsilciler Meclisi Özgür Olmayan Ülkelerden Gelen İstenmeyen Etkileri Soruşturma Komisyonu, Hollanda’daki camiler ile bunlara bağlı okul ve kurslara yurt dışından yapılan mali destek ve siyasal bağlantılarla ilgili soruşturmasını tamamladı. Komisyon’a göre Türkiye, Diyanet aracılığıyla ülkedeki Müslüman cemaati ve Türk toplumu üzerinde siyasi etki kurmaya çalışıyor.

    BBC Türkçe’nin haberine göre komisyon, “özgür olmayan ülkeler” tanımını, ABD merkezli Freedom House’un “din ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan ülkeler” raporuna dayandırdı.

    “KÖKTENDİNCİ MESAJLAR”

    Komisyonun 240 sayfalık raporunda, “özgür olmayan ülkelerdeki” finansörlerin Hollanda’daki cami ve okulları etkiledikleri belirtildi. Rapora göre bu etkileşim, Hollanda’nın temel değerlerini reddeden köktendinci mesajlar aracılığıyla gerçekleşiyor.

    Komisyon, Hollanda’daki hiçbir kamu kurumunun, yurt dışından gelen para akışı konusunda genel bir politikası olmadığını belirterek paranın kaynağı, mali hesap verilebilirlik ve şeffaflık konularında ciddi sıkıntılar bulunduğunu kaydetti.

    Raporda, Türkiye’nin Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla Hollanda’da yürüttüğü faaliyetlere dikkat çekilerek, bu konuda acilen harekete geçilmesi gerektiği vurgulandı.

    “PARALEL TOPLUM OLUŞTURABİLİR”

    Soruşturma komisyonuna göre, Diyanet İşleri Başkanlığından ne kadar para geldiğini belirlemek oldukça zor ve 148 camiye sahip olan Hollanda Diyanet Vakfı (HDV) adına çalışan tüm imamlar, Türk hükumeti tarafından istihdam ediliyor.

    Raporda, Türkiye’den gelen imamları görevlendiren Diyanet’in cami cemaatleri ve Hollanda’daki Türk toplumu üzerinde siyasi etki kurmaya çalıştığı sonucuna varıldığı belirtildi. Raporda, Türkiye’nin izlediği politika ile ilgili olarak şu ifadelere yer verildi:

    “Bu, Hollanda’daki İslam vizyonunu, Diyanet camileri aracılığıyla sürdürmeyi amaçlıyor. Gerçek şu ki, özgür olmayan ülke hükumet ve örgütleri; Müslüman topluluklarımızın düşünce ve inanç yapısını görünür ya da görünmez biçimde etkilemeye çalışıyor. Bu durum, paralel topluma yol açabilir.”

    Meclisin raporunda, Hollanda’daki birçok cami ve bunlara bağlı kuruluşlara Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt’ten ciddi parasal destek geldiği de vurgulanarak, özellikle Selefi mezhebine mensup gençlerin, bu destek ışığında radikalleşme riski altında bulunduğu kaydedildi.

    Source: Bold Medya

  • Kamu yararı ve güç yalakalığı

    Kamu yararı ve güç yalakalığı

    YORUM | Doç. Dr. MAHMUT AKPINAR 

    Devletin herhangi bir biriminde çalışıp oradan maaş alanlar için “kamu görevlisi”, “devlet memuru”, “sözleşmeli kamu görevlisi” gibi kavramlar kullanıyoruz. Bizde birisi sırtını devlete dayayıp oradan maaş almaya ve kamu otoritesinin yetkisini kullanmaya başladı mı davranışları değişir. Bazı Türk filmlerinde sonradan görme insanların kamu yetkisine sahip olduğunda sergilediği tavır trajikomik şekilde anlatılır. Devlet memuru olmak pek çok kimsede özgüven patlamasına neden olur.

    Devlet nedir? Ne için vardır? Temel misyonu nedir? Bunlardan haberdar olmayan pek çok devlet memuru kendisini devletin sahibi veya parçası gibi görmeye başlar. Memur olmak, vatandaşa hizmet etmek, insanların hayatını kolaylaştırmak, işlerini çözmek olarak değil, vatandaşa hükmetmek, tepeden bakmak, gerektiğinde ezmek, sindirmek şeklinde görülür. Milletin asıl olduğunu, devlet kurumlarının varlık gayesinin topluma hizmet etmek olduğunu unuturlar. Zamanla devlete toplumdan ayrı bir kimlik yüklerler. Devleti bireylerden ve toplumdan farklı, kutsal, sorgulanmaz, dokunulmaz bir güç olarak görmeye başlarlar. Oysa adından da anlaşılacağı üzere devlet memuriyeti veya kamu görevi (public service) kamu için, halk için vardır. Halka tepeden bakmak, onu hizaya sokmak için değil. 

    BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

    Türkiye’de Anayasanın, yasaların açık ve net hükmüne rağmen devlet memurları yasalara karşı değil, iktidarlara veya devlet üzerinde etkili güçlere sadakat duyuyor. Hükümetler yasadışı, yanlış, hukuksuz işler talep ettiğinde veya yanlışa sevk ettiğinde kamu görevlilerinde itiraz etme, direnç gösterme davranışı gözlenmiyor. Bu bir yere kadar anlaşılabilir, zira bunu yapmazsa memurlar işinden, konumundan, maaşından olabilir veya cezalandırılabilir.  Bu yüzden yasadışı bile olsa amirlerine itiraz edemiyor olabilirler.

    Ama devlet memuru olmayan fakat işi gereği kamu görevi yapan pek çok meslek var. Gazeteciler, avukatlar, mali müşavirler de bunlardan. Memur değiller ama görevleri kamu çıkarlarıyla, milletin menfaatleri ile çok yakından ilgili olduğu için yaptıkları işler kamu görevi sayılıyor ve bazı ayrıcalıklara sahip oluyorlar. Maalesef bu meslek mensupları da çoğu zaman kamusal görevi “devletin yanında yer alma!”, “iktidara, güce yan çıkma!” olarak anlıyorlar. Ülkenin, halkın kamusal çıkarlarını düşünüp ona göre tepki vermeleri gerektiği halde, millete karşı genellikle devletin, otoritenin yanında yer alıyorlar. 

    Buna en çarpıcı örneklerden birisi bugünlerde gündemde olan Baro’lar. Maalesef adaleti, hukuku, yasaları savunması gereken Barolar ve avukatlar geçmişte hukukla bağdaşmayan tavırlar ortaya koydular. Çok defa darbe yönetimlerinin, 28 Şubatçıların veya karanlık figürlerin yanında yer aldılar. Hukuku en iyi bilen, adaletin tesisi için çalışması gereken Barolar/avukatlar bile kamu yararını “devlet yararı” olarak anladı. Çok defa halkın rağmına, toplumun aleyhine devlete hükmedenlerin yanında yer aldılar. 

    Mevcut iktidarın yalakası haline gelen TBB başkanı Metin Feyzioğlu’na baro başkanları sırtını döndüler. Bu çok güzel bir hareketti. Ama yıllardır böyle derin, karanlık, ilkesiz, omurgasız bir adamı nasıl Türkiye Barolar Birliği başkanı seçtiklerini sormak da hakkımız. 

    Sadece avukatlar değil, gazetecilerden meslek kuruluşlarına, devlet memurlarına kadar herkesin kamu çıkarının devleti yönetenlerin, iktidarın çıkarı olmadığını, toplumun-halkın çıkarı olduğunu anlaması gerekiyor. Kamu kavramı devleti değil, halkı ve onun çıkarlarını ifade ediyor. Bunu “devlet” olarak yorumladığımızda halka rağmen toplumu ezen, adaleti yerle bir eden, ülkeyi batıran devletin-iktidarın yanında yer almak alışkanlık haline geliyor. 

    Source: Tr724

  • Fransa Dışişleri Bakanlığı’ndan TRT World’e tepki: Afrika’nın ‘Fransız sorunu’ yok

    Fransa Dışişleri Bakanlığı’ndan TRT World’e tepki: Afrika’nın ‘Fransız sorunu’ yok

    Fransa Dışişleri Bakanlığı, TRT’nin İngilizce yayın yapan kanalında yer alan ve Fransa’nın Afrika ülkeleri ile ilişkisinin ele alındığı videodaki bazı bilgileri yalanladı.

    Bakanlık, Twitter üzerinden arka arkaya paylaştığı iletilerde, “Afrika’nın bir ‘Fransız sorunu’ yok ve Fransa, geçmişiyle yüzleşmekten korkmuyor” ifadeleri yer aldı.

    TRT World tarafından hazırlanan içerikte Fransa’nın Afrika’daki sömürgecilik geçmişi ve bunun günümüz üzerindeki etkileri anlatıldı. Fransa’nın eski kolonilerinde gücünü korumak ve kaynaklarından faydalanmak için çalışmalar yürüttüğü belirtilen videoda Afrika kıtasındaki bir kısım sorunların Fransız kaynaklı olduğu öne sürüldü.

    Fransa Dışişleri Bakanlığı ise içeriği ‘taraflılıkla’ suçladı. Paylaşılan haritalardaki yanlışlara dikkat çekilirken, 15 Afrika ülkesi tarafından kullanılan para biriminin (Franc) Fransa kontrolünde olmadığı açıklandı.

    Fransız ordusunun Afrika’daki varlığı hakkında, “Neredeyse doğru belirtmişsiniz, Fransız askerleri birçok Afrika ülkesinde bulunuyor. Ancak bunun söz konusu ülke hükümetlerinin talebi doğrultusunda gerçekleştirildiğini söylemeyi unutmuşsunuz” ifadeleri kullanıldı.

    Dışişleri Bakanlığı, son olarak Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 2017’de Burkina Faso’nun başkenti Vagadugu’da yaptığı açıklamaya yer verdi. Macron, konuşmasında “Ben, Avrupa sömürgeciliğinin suç işlediğine karşı çıkmayan ve bunun tarihte yer aldığını kabul eden Fransız neslindenim” demişti.

    Paris ve Ankara arasında bir süredir Libya’daki iç savaş konusunda gerginlik yaşanıyor. Fransa, Türkiye’yi Libya’ya uygulanan ambargoyu delerek Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne silah yardımında bulunmakla suçlarken, Türkiye iddiaları yalanlıyor.

  • ‘‘Türkiye Tehlikeli Bir Oyun Oynuyor’’ 

    ‘‘Türkiye Tehlikeli Bir Oyun Oynuyor’’ 

    Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Türkiye’nin Libya’da Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği’nin de dahil olduğu uluslararası toplum tarafından tanınan Fayez El Sarrac liderliğindeki Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne verdiği desteği bir kez daha eleştirdi.

    Macron, Türkiye’nin uluslararası müzakerelerdeki taahhütlerine ters düşen ‘‘tehlikeli bir oyun’’ oynadığını söyledi.

    Libya’ya sınırı olan ülkelerden Tunus’un Ekim ayında seçilen Cumhurbaşkanı Kays Said, Cezayir’in ardından ikinci yurt dışı ziyaretini Fransa’ya yaptı.

    Said ile Elysee Sarayı’nda görüşen Macron, Libya konusunu ele aldıklarını belirterek, “Fransa ve Tunus, Libya’da savaşan tarafları, herkesin güvenliğinin sağlanması, Libya kurumlarının yeniden birleşmesi ve tüm Libyalılar’ın yararına ülkenin yeniden yapılanması için, çatışmaya son vermeye ve taahhütlerine uyarak, BM çerçevesinde başlatılan müzakereleri sürdürmeye davet ediyor” dedi.

    Macron, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’a çok açık bir şekilde söyleme fırsatım oldu, Türkiye’nin bugün Libya’da tehlikeli bir oyun oynadığını ve Berlin konferansında verdiği tüm taahhütlere aykırı davrandığını düşünüyorum” diye konuştu.

    Trump ve Macron telefonda görüştü

    Aynı konuyu ABD Başkanı Donald Trump ile telefon görüşmesinde ele aldıklarını kaydeden Macron, Trump’ın da Libya’nın, komşularının, bütün bölgenin ve Avrupa’nın çıkarları doğrultusunda düşündüğünü söyledi.

    Beyaz Saray’dan Trump-Macron görüşmesine ilişkin yapılan ve liderlerin ikili ve bölgesel konuları görüştüğü belirtilen açıklamadaysa ‘‘Liderler Libya’da acil ateşkes yapılması ve Libyalı taraflar tarafından müzakerelerin hızla yeniden başlatılması gerekliliği konusunda hemfikir oldu. Başkan Trump ve Cumhurbaşkanı Macron, Libya’daki çatışmanın daha tehlikeli ve zor hale gelmesini önlemek için, her iki tarafın da askeri faaliyetleri derhal durdurması gerektiğine vurgu yaptı’’ denildi.

    Fransa, geçen hafta yapılan NATO Savunma Bakanları toplantısında Türkiye’nin Libya açıklarında kendi savaş gemisine “saldırgan bir şekilde radar aydınlatması” yaparak, NATO kurallarını çiğnediğini öne sürmüş, NATO’dan konu hakkında soruşturma açılmasını istemişti.

    Türkiye ise bunun karşılığında Fransa’yı “bölgedeki bazı ülkelerin taşeronluğunu yaparak Hafter’i desteklemekle” suçlamıştı.

    NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ise iddiaların anlaşılması için askeri yetkililerin bir inceleme yapacağını belirtmişti.

    Türkiye ve Katar, Libya’da Birleşmiş Milletler (BM) ve Avrupa Birliği (AB) gibi uluslararası toplum tarafından desteklenen ve başkent Trablus’u kontrol eden Fayez El Sarrac yönetimindeki Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni destekliyor. Mısır, Rusya ve Birleşik Arap Emirlikleri ise ülkenin doğusuna hakim olan Halife Hafter’e ve Libya Ulusal Ordusu’na destek veriyor.

    Son olarak Mısır, geçen hafta Libya’da savaşı sona erdirmek için bir ateşkes planının ayrıntılarını açıklamıştı. Toplantıya Türkiye ve Katar katılmazken ABD, Rusya, Fransa ve İtalya’dan temsilciler katılmıştı.

    Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Türkiye’nin Mısır’ın ateşkes önerisine sıcak bakmadığını, Hürriyet gazetesine verdiği bir söyleşide ifade etmişti. Çavuşoğlu, Mısır’daki ateşkes için ‘‘Ölü doğmuştur’’ ifadelerini kullanmıştı.

    Fransa daha önce Suriye konusunda da hem Türkiye’yi hem de ABD ve NATO’yu sert şekilde eleştirmişti. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, NATO için ‘‘Beyin ölümü gerçekleşti’’ ifadesini kullanmıştı.

  • Merkez Bankası politika faizini yüzde 8,25’te sabit tuttu

    Merkez Bankası politika faizini yüzde 8,25’te sabit tuttu

    Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Para Politikası Kurulu (PPK), bir hafta vadeli repo ihale faiz oranını (politika faizi) yüzde 8,25’te sabit bıraktı.

    TCMB tarafından faiz oranlarına ilişkin yapılan duyuruda, Merkez Bankası Başkanı Murat Uysal başkanlığında toplanan PPK’nın, politika faizinin yüzde 8,25 düzeyinde sabit tutulmasına karar verdiği bildirildi.

    Duyuruda, Covid-19 salgınına ilişkin gelişmelere bağlı olarak küresel büyümedeki zayıflamanın yılın ikinci çeyreğinde derinleşirken, ülkelerin attığı normalleşme adımlarına bağlı olarak kısmi bir toparlanma gözlendiği belirtildi.

    Küresel ekonomideki toparlanmaya ilişkin belirsizliklerin yüksek seyretmekte olduğu, gelişmiş ve gelişmekte olan ülke merkez bankalarının genişleyici yönde adımlar atmaya devam ettiği bildirilen duyuruda, salgın hastalığın sermaye akımları, finansal koşullar, dış ticaret ve emtia fiyatları kanalıyla oluşturmakta olduğu küresel etkilerin yakından takip edildiği kaydedildi.

    Duyuruda, şu ifadelere yer verildi:

    “İktisadi faaliyetteki yavaşlama nisan ayında belirginleşirken, kademeli normalleşme adımlarıyla birlikte mayıs ayından itibaren toparlanmanın başladığı görülmektedir. Salgın hastalığa bağlı gelişmelerin Türkiye ekonomisi üzerindeki olumsuz etkilerinin sınırlandırılması açısından finansal piyasaların, kredi kanalının ve firmaların nakit akışının sağlıklı işleyişinin devamı büyük önem arz etmektedir. Bu çerçevede, yakın dönemde uygulamaya konulan parasal ve mali tedbirler, ekonominin üretim potansiyelini destekleyerek finansal istikrara ve iktisadi faaliyetteki toparlanma sürecine katkı yapmaktadır. Son dönemde ihracat ve turizm gelirlerinde salgın hastalığa bağlı olarak düşüş gözlenmiştir. Ancak, normalleşmeyle birlikte mal ihracatında görülen toparlanma ve emtia fiyatlarının düşük seviyeleri önümüzdeki dönemde cari işlemler dengesini destekleyecektir.”

    ‘Uluslararası emtia fiyatları tüketici enflasyonunu sınırlamaya devam etti’

    Duyuruda, toplam talep koşullarının sınırlayıcı etkisine karşın, salgına bağlı birim maliyet artışlarının yansımalarıyla çekirdek enflasyon göstergelerinin eğilimlerinde bir miktar yükseliş gözlendiği vurgulandı.

    Uluslararası emtia fiyatlarının tüketici enflasyonunu sınırlamaya devam ederken, gıda enflasyonunun dönemsel ve salgına bağlı etkiler nedeniyle arttığı belirtilen duyuruda, şunlar kaydedildi:

    “Salgına bağlı tedbirlerle kısa vadede etkili olan arz yönlü unsurların, normalleşme sürecinin devamıyla kademeli olarak ortadan kalkacağı ve yılın ikinci yarısında talep yönlü dezenflasyonist etkilerin daha belirgin hale geleceği değerlendirilmektedir. Bu çerçevede Kurul, enflasyon görünümünü etkileyen tüm unsurları dikkate alarak, politika faizinin sabit tutulmasına karar vermiştir. Kurul, enflasyondaki düşüş sürecinin devamlılığının, ülke risk priminin gerilemesi, uzun vadeli faizlerin aşağı gelmesi ve ekonomideki toparlanmanın güç kazanması açısından büyük önem taşıdığını değerlendirmektedir.

    Enflasyondaki düşüşün hedeflenen patika ile uyumlu şekilde gerçekleşmesi için para politikasındaki temkinli duruşun sürdürülmesi gerekmektedir. Bu çerçevede, parasal duruş ana eğilime dair göstergeler dikkate alınarak enflasyondaki düşüşün sürekliliğini sağlayacak şekilde belirlenecektir. Merkez Bankası fiyat istikrarı ve finansal istikrar amaçları doğrultusunda elindeki bütün araçları kullanmaya devam edecektir. Açıklanacak her türlü yeni verinin ve haberin Kurul’un geleceğe yönelik politika duruşunu değiştirmesine neden olabileceği önemle vurgulanmalıdır.”

  • Bakana mektup: DİSK’e ayrımcılık yapmayın

    Bakana mektup: DİSK’e ayrımcılık yapmayın

    Bakana mektup: DİSK’e ayrımcılık yapmayın

    DİSK’ten Çalışma Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk’a mektup: Üçlü Danışma Kurulu toplanmalı.

    Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk’a bir mektup yazarak çalışma hayatı ile ilgili konuların Üçlü Danışma Kurulu’nda ele alınmasını istedi. DİSK, milyonlarca çalışanı ilgilendiren korona virüsü salgını nedeniyle gereken adımların atılmasını ve önlemlerin alınmasını talep etti.

    DİSK Yönetim Kurulu adına Genel Başkan Arzu Çerkezoğlu ve Genel Sekter Adnan Serdaroğlu imzasıyla gönderiolen mektupta işçi haklarında ciddi kayıplara neden olan temel ve tartışmalı konuların üçlü sosyal diyalog mekanizmaları dışında toplantılarla ele alındığı vurgulandı. DİSK’e yönelik ayrımcı ve taraflı bir tutum olduğuna dikkat mektupta, “Konfederasyonumuz tıpkı diğer işçi sendikaları konfederasyonları gibi çalışma hayatı ile ilgili konuların tarafı ve muhatabıdır. Bu hem 200 bine yakın işçinin bize verdiği yetkiden, hem de Anayasa ve çalışma mevzuatından kaynaklanmaktadır” denildi.

    DİSK, milyonlarca çalışanı ilgilendiren korona virüsü salgınıyla ilgili alınması gereken önemli adımlar olduğunu ve ciddi önlemler alınması gerektiğini vurguladı.

    DİSK’in Bakan Selçuk ve bilgi için TÜRK-İŞ, HAK-İŞ ve TİSK’e gönderdiği mektup şöyle:

    “Sayın Bakan,

    Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu olarak çalışma hayatına ilişkin konuların hükümet-işçi-işveren üçlüsü arasında sosyal diyaloğun evrensel ilkelerine uygun olarak ele alınmasına büyük önem veriyoruz. Nitekim salgın karşısında alınması gereken tedbirleri görüşmek üzere üçlü danışma mekanizmalarının toplanması gerektiğini açıklamış ve 17 Mart 2020’de toplanan Üç Danışma Kurulu’nda bu konudaki görüşlerimizi dile getirmiştik.

    Ülkemizde çalışma hayatı ve sosyo-ekonomik sorunların ele alınacağı çeşitli anayasal ve yasal sosyal diyalog mekanizmaları vardır.  Anayasal bir kurum olan Ekonomik ve Sosyal Konsey, 1940’lardan beri var olan Çalışma Meclisi ve 2003 yılında İş Kanunu’na göre kurulmuş olan Üçlü Danışma Kurulu bunların en önemlileridir.

    Son günlerde işçi tarafının bir talebinin olmadığı ve işçi haklarında ciddi kayıplara yol açan bazı temel ve tartışmalı konuların yasal üçlü sosyal diyalog mekanizmaları dışında enformel bazı toplantılarda ele alındığını maalesef basına yansıyan haberlerden tespit ediyoruz. Kıdem tazminatı yanında belirli yaş gruplarının çalışmalarını esnekleştirecek ve temel haklarını ortadan kaldırabilecek bazı hazırlıkların yürütüldüğünü yine basına yansıyan çeşitli haberlerden öğreniyoruz.

    Sayın Bakan,

    Konfederasyonumuz tıpkı diğer işçi sendikaları konfederasyonları gibi çalışma hayatı ile ilgili konuların tarafı ve muhatabıdır. Bu hem 200 bine yakın işçinin bize verdiği yetkiden, hem de Anayasa ve çalışma mevzuatından kaynaklanmaktadır. Bildiğiniz gibi İş Kanunu’nun 114. maddesi ‘Çalışma barışının ve endüstri ilişkilerinin geliştirilmesinde, çalışma hayatıyla ilgili mevzuat çalışmalarının ve uygulamalarının izlenmesi amacıyla’ üçlü temsile dayalı bir Üçlü Danışma Kurulu oluşturulmasını öngörmüştür. Kurul’un görevleri arasında ‘yeni mevzuat ve yasa değişiklikleri ile ilgili hususlarda görüş oluşturmak’ da yer almaktadır.

    Çalışma hayatına ilişkin konuların ele alınması gereken yer Üçlü Danışma Kurulu’dur. Konfederasyonumuz pek çok başka üçlü temsil mekanizması yanında Üçlü Danışma Kurulu’nun da üyesidir.  Milyonlarca çalışanı ilgilendiren salgınla ilgili atılması gereken önemli adımlar vardır, atılmış olan adımlarda aksayan ciddi yönler söz konusudur. Çalışma ilişkilerinde birikmiş çeşitli sorunlar vardır. Bu konuların Üçlü Danışma Kurulu’nda ele alınması ve mutabakatla çözülmesi büyük önem arz etmektedir.

    Bir yandan bunca yaşamsal gündeme rağmen Üçlü Danışma Kurulu’nun işletilmemesini ve öte yandan uluslararası sözleşmelere, Anayasaya, diğer ilgili mevzuata ve çalışma hayatında 70 yılı aşkın kökleşmiş teamüllere aykırı biçimde işçi sendikaları konfederasyonları arasında ayrımcı ve tarafgir bir tutum izlenmesini kabul edilemez buluyoruz.

    Çalışma hayatının köklü uygulamaları ve sosyal diyalog mekanizmaları daha fazla zedelenmeden bir an önce olağan ve yasal zeminlerin kullanılmasının yararlı olacağını düşünüyoruz. Bizler işçilerin temsilcileri olarak siz de Bakan olarak çalışanların bu salgın günlerinde karşı karşıya olduğu devasa iş ve gelir sorunlarını ele almalı ve çalışanları ferahlatacak çözümler bulmalıyız.

    Tüm bu değerlendirmeler çerçevesinde Çalışma Hayatına İlişkin Üçlü Danışma Kurulu’nun Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmeliğin 7. maddesi gereğince Üçlü Danışma Kurulu’nun Mayıs 2020’de yapılması gereken ve henüz yapılmayan toplantısının bir an önce yapılmasını arz ve talep ediyoruz.” (HABER MERKEZİ)


  • ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Küresel Terörizm raporu: Hizmet Hareketi terör örgütü değil

    ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Küresel Terörizm raporu: Hizmet Hareketi terör örgütü değil

    ABD Dışişleri Bakanlığı’nın her yıl yayınladığı ‘2019 Terörizm Ülkeler Raporu’nda, Erdoğan rejimini kabul ettirmeye çalıştığı Hizmet Hareketi’ne yönelik ‘terör örgütü’ iddiasının doğru olmadığı vurgulandı.

    Rapordaki Türkiye ile ilgili kısımda özetle, 15 Temmuz sonrası Türk hükümetinin Fethullah Gülen Hareketini terör örgütü olarak nitelendirdiğini fakat ABD’de böyle bir durumun söz konusu olmadığı aktarıldı. Raporda, “F.tö ABD’de belirlenmiş bir terör örgütü değildir.” vurgusu yapıldı.

    Raporda, Erdoğan hükümetinin hem kendi vatandaşlarını hem de ABD’nin Türkiye’deki misyonlarındaki istihdam edilen personelini, iddia edilen terör örgütü gerekçesiyle tutukladığı ve tutuklamaya devam ettiği ifade edildi. Raporda ayrıca Erdoğan rejiminin yurt dışındaki Türk vatandaşlarını sözde ‘fetö’ iddiasıyla kaçırdığı ve Türkiye’ye getirdiği hatırlatıldı.

    Raporun ilgili kısmında şunlar söylendi:

    Raporda, AKP iktidarının 2019 yılında da ordudaki ve kamudaki insanları ihraç etmeye devam ettiği aktarıldı. Ayrıca, 2016 sonrası AKP iktidarının 130 binden fazla memuru ve silahlı kuvvetler üyesini ihraç ettiğini ve 80 binden fazla kişiyi de tutuklandığı hatırlatıldı. Bin 500’den fazla sivil toplum kuruluşunun da kapatıldığı anlatıldı.

    RAPORDAKİ TÜRKİYE İLE İLGİLİ KISIM İÇİN TIKLAYIN

  • İnsan Hakları Derneği: “İşkence Tüm Türkiye’ye Yayıldı”

    İnsan Hakları Derneği: “İşkence Tüm Türkiye’ye Yayıldı”

    Son 10 yılın işkence ve kötü muamele raporunu yayınlayan İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi’den yapılan açıklamada, işkencenin tüm Türkiye’ye yayıldığı belirtildi. Açıklamada son 10 yılda 690 kişinin işkence gördüğü iddiasıyla İHD’ye başvurduğu ifade edildi.

    İHD şube binasında düzenlenen basın toplantısında “2010 – 2019 Yılları Arası İşkence ve Kötü Muamele Raporu” açıklandı. Raporun giriş kısmında işkencenin şekil değiştirerek yayıldığı vurgulandı ve ”Günümüzde şiddet olayları 90’lı yılları aratmayacak sıklıkta gerçekleşse de yöntemsel olarak birçok açıdan değişikliklerde söz konusudur. Bu değişiklikler aynı zamanda kişinin özel bilgilerini teşhir eden, hayatın olağan akışını bozan, ciddi ekonomik ve ruhsal baskı yaratan, kayıt dışı gözaltı fiziki takip, tehdit ve taciz gibi yöntemlere dönüşmektedir. İşkence ve kötü muamelenin bugün tüm Türkiye şehirlerine yayılmış olduğu açık bir gerçektir” değerlendirmeleri yapıldı.

    Raporda yer verilen 10 yılın verilerinden bazıları şöyle:

    – ”Derneğimize 2010-2019 yılları arasında kolluk görevlileri, infaz koruma memurları başta olmak üzere kamu görevlilerinden fiziksel şiddet gördüklerini beyan ederek başvuruda bulunan toplam başvurucu sayısı 690’dır. Başvurucularımızdan 97’si kadın 592’si ise erkektir. Toplam başvurucu sayısından 36’sı, 18 yaşından küçük olup, 29 başvurucuysa 50 yaş üzeridir. 10 yıl içerisinde derneğimize yapılan tüm başvuru kategorileri arasında işkence ve kötü muamele yani fiziksel şiddete dayalı başvurularının oranı yüzde 19,5’tir.”

    – ”Kadın başvurucuların en fazla başvuru yaptıkları yıllar; 30 başvuruyla 2019, 18 başvuruyla 2018 yılları olarak göze çarpmaktadır.”

    – ”Derneğimiz on yıllık verilerine göre fiziksel şiddeti en fazla ve en yaygın biçimde kullanan kamu görevlileri sırasıyla infaz koruma memurları yüzde 45, polisler yüzde 39, jandarma yüzde 10 ve korucular yüzde 1 şeklindedir. Bu sıralamada özellikle infaz koruma memuru (324) ve polis şiddeti (280) çok net biçimde göze çarpmaktadır.”

    – ”Fiziksel şiddetin uygulandığı iddia edilen mekan sıralamasındaysa ilk sırada 335 başvuruyla cezaevleri gelmektedir. Başvuruların yüzde 47’si işkence ve kötü muamelenin gerçekleştiği yer olarak cezaevlerini göstermiştir. 2010-2015 arasındaki ilk altı yılda, hapishanelerden derneğimize fiziksel şiddet içerikli başvuru sayısı toplam 118 iken, 2016-2019 arasındaki dört yılda bu sayı 217 olarak kayıtlara geçmiştir.”

    – ”690 başvurucu arasından 168’i sokak ortasında kolluk görevlilerince darp, kaba dayak, fiziksel şiddete maruz kaldığını belirtmiştir. Bu alanda en az başvuru 6 ile 2016 yılı, en çok başvuruysa 23 başvuruyla 2014 yılı olmuştur.”

    – ”Gözaltına alınırken işkence ve kötü muameleye uğradığı iddiasıyla yapılan başvurusu sayısı, 2019 yılında en yüksek rakamlara ulaşmıştır. Bu rakam son 10 yılın en yüksek rakamıdır. Polisin fail olduğu iddiasıyla derneğimize son on yılda en fazla başvurunun yapıldığı yıl 2019 yılı olarak kayıtlara geçmiştir. 2019 yılında başvuru sayısı 56’ya ulaşmış, onu takip eden yıl 38 başvuruyla 2011 yılı olmuştur.”

    – ”Failin asker olarak belirtildiği vakalara ilişkin başvurunun en fazla olduğu yıl 17 başvuru ile 2017 yılı olmuş, 2011 ve 2015 yıllarında ise şubemize bu yönlü herhangi bir başvuru yapılmamıştır.”

    – ”Fiziksel şiddet mağdurları tarafından derneğimize yapılan başvuruların en az olduğu yıl ise 2010 yılı olarak görülmektedir. Özellikle bu yıl içerisinde iktidar yetkililerinin toplum karşısında kullandığı dilin görece daha yumuşak, makul ve barışçıl olması; kamu görevlileri tarafından uygulanan fiziksel şiddet vakalarının diğer yıllara nazaran daha az sayıda olmasını izah edebilecek etmenlerden biri olarak değerlendirilebilir.”

    Raporun talepler bölümünde ise işkence iddialarına karşı etkin soruşturma yapılması çağrısı yapıldı. Bu bölümde, “İşkencecilere karşı açılan soruşturmalar etkin bir şekilde yürütülmeli, işkencede cezasızlığa son verilmelidir. Hükümet belli kademelerinde görev alan yetkililer tarafından sarf edilen ve işkencenin artmasına neden olan söylemlerden vazgeçilmeli, işkencecilerin yargı kararıyla korunması ve aklanmaya çalışılması uygulamasına son verilmelidir. BM İşkenceye Karşı Sözleşmeye Ek İhtiyari protokolün (OPCAT) gereği Türkiye tarafından yerine getirilmeli gözaltı birimleriyle, cezaevleri, bağımsız heyetlerin denetimine açık hale getirilmelidir. İşkence mağdurlarının iç dünyalarında maruz kaldıkları travmanın etkilerinin giderilmesi amacıyla mağdurlar rehabilite programlarına dâhil edilmeli ve kendilerine psikolojik destek sağlanmalıdır. İşkencecilerin yargılandığı dosyalarda zamanaşımı uygulamasına son verilmeli, işkenceciler hak ettikleri cezalarla cezalandırılmalıdır” denildi.

    [