SP Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, belediye başkalığı döneminde yaşanan Sivas Katliamı’nda kendisinin sorumluluğunun bulunmadığını öne sürdü. “Sorumlu, derin devlet” diye konuştu.
aadet Partisi (SP) Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, Sivas Katliamı’nın kendisini utandırıp utandırmadığına ilişkin soruya, “Niye beni utandırsın ki? Ben bunun ne sorumlusuyum ne de bu hadiselerin önüne geçmekle mükellef bir makamdaydım” dedi.
ASIL SORUMLULAR VALİ VE EMNİYET MÜDÜRÜ
Haber Global’de ‘Jülide Ateş’le 40 dakika’ programına konuk olan Karamollaoğlu, yazar ve sanatçılardan oluşan 33 kişinin ve 2 otel görevlisinin Sivas’ta kaldığı otelde yakılarak öldürüldüğü katliama ilişkin açıklamalarda bulundu. Sivas’ta elinden geldiğini yaptığını ileri süren Karamollaoğlu, katliamın önlenmesi konusunda asıl sorumluların dönemin valisi ve emniyet müdürü olduğunu savundu.
NİYE BENİ UTANDIRSIN Kİ?
Karamollaoğlu, “Utanıyor musunuz” sorusuna “Ben bunu itham olarak görürüm. Niye beni utandırsın ki? Ben bunun ne sorumlusuyum ne de bu hadiselerin önüne geçmekle mükellef bir makamdaydım. Belediye başkanıydım. Kimse valiye, emniyet müdürüne sormuyor bunu. Halbuki onların görevi meydana gelen bu hadiseleri önlemekti. Bu hadiselerin olmaması için tedbir almaktı, hiç alakası olmayan bir insan neden utanç duyacak?” dedi.
BAŞKA BİRİNİ BEN DİYE YAZDILAR
Olay sırasında insanları ikna etmek için yoğun çaba harcadığını belirten Karamollaoğlu, “Orada bir taşlama vs. olmuş emniyet müdürü beni alıp götürdü. O zaman gençlere ‘yapmayın, etmeyin’ diye yalvarmama rağmen buna engel olamamışım.O zaman bütün medya bana saldırdı. İşin en üzücü tarafı sanırım Milliyet’teydi, itfaiyenin başındaki bir kişinin fotoğrafını çekti, Karamollaoğlu halkı kışkırtıyor diye yazdı” dedi.
Karamollaoğlu, “Öbür taraftan da bunu söylerken kimseyi itham etmekle söylemiyorum, ölen ölmüştür. İnsanların canı yanıyor bir şey diyemem. Katliam kasıtlı yapıyor bir şey diyemem.İnsanların ölmesi için böyle bir şey yapıldığı kanaatinde değilim. TV’lere bakınca gördüğüm manzara şuydu: Bir adam elinde benzin bidonu arabalara döküyor, perdeleri yakmaya çalışıyor o hengamede insanlar hayatlarını kaybediyor. Bir komplo varsa onu bulmaları gerekir” dedi.
KATLİAMIN SORUMLUSU DERİN DEVLET
“Sivas katliamının sorumlusu kim” sorusuna Karamollaoğlu, “Bence derin devlet. Ama kimse derin devletin kim olduğunu bilmiyor. Bu hadise çıkmadan iki gün önce Aczimendiler Sivas’ta ortaya çıktı. Bunlar dikkate alındığında bir şey var mı diye insanın aklına geliyor. 1993 Türkiye’nin en karmaşık yılıdır. Özal hayatını kaybetti, Eşref Paşa’ya suikast o zaman düzenlendi. Bu hadiseyi kınamamak mümkün değil” dedi.
Peki bakalım gerçekten böyle mi?
YouTube’ta gezinirken Halk TV’den güncel bir video düştü önüme.
29 Haziran 2020 tarihli.
Yirminci Saat programı, konuk: Hanefi Avcı.
Özlem Gürses’in konuğuna ilk sorusunun ilk cümlesi:
-Efendim, bu iktidar fetöyle mücadele ediyor mu?
Cevap şöyle başlıyor:
-Genel olarak bütün devlet kurumları mücadele ediyor. Fakat biçimi, şekli, yöntemi de sorunun cevabı kadar önemli. Bunun bir devlet mücadelesi olması gerekir, burada sorunlar var.
**
Soru ve cevap şu üç şeyi peşinen onaylıyor, tasdik ediyor:
-Böyle bir silahlı örgüt var.
-Bununla iyi mücadele edilmiyor.
-Bu örgütün hakkından gelirse devlet gelir.
**
30 Haziran 2020, İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu konuşuyor:
-2010 referandumuydu. Yapmayın dedik. Yargıyı fetöye teslim ediyorsunuz dedik. Fetö diyemezsin dediler. O bizim muhterem Hocaefendi’miz. (Kalabalıktan yuh sesleri)
**
Şimdi bu lafları çözümleyelim:
-Cemaati “silahlı terör örgütü” olarak tescil eden biziz.
-Yargı bizdeydi, oraya teslim ettiler.
-Yargımızı istiyoruz.
**
Yaşanan devleti ele geçirme mücadelesidir.
Devlet veya yargı kimsenin eline geçmeyecek biçimde kurulmalı, öyle tesis edilmeliydi.
Olmadı bu.
Geriye doğru en az bir asırlık sorundur.
Her 8-10 senede örtülü/örtüsüz müdahalelerin ana nedeni de bu.
Darbelerin sonuçlarına bakıyorsunuz, sebeplerine ulaşmanız zor olmuyor.
15 Temmuz 2016’da yaşanan ülkenin en karanlık gecesi, sıradan insanlar tarafından sorgulanmaya başlanmışsa
bundan dolayı.
Birileri devleti ele geçirdi, hakkı hukuku rafa kaldırdı.
Birileri de 4 sene boyunca (kendi yapamayacağı) temizlik için ses etmedi.
Sıra kendilerine gelince vozurdamaya başladılar.
**
Peki, “tava gelmiş” bu muhalefetten iktidar neden rahatsız?
Bırakın teşekkürü, Saray’da birer tane oda vermesi gerekirdi, değil mi ama.
Erdoğan ve koalisyon ortakları…
CHP’nin, Doğan grubunun, baroların, Halk TV’nin, Perinçekgillerin, Sözcü’nün, ODA TV’nin ve benzerlerinin gönüllü desteği/katkısı/çabası olmasa…
2016-2020 geçişini sağlayamazdı.
Artık raf ömürleri sona erdi.
Geçmiş olsun.
**
Bitirirken, salı günü vefat eden Haluk Savaş hocamızı rahmetle anıyorum. Direniyordu çünkü haklıydı. KHK mücadelesinin sembol ismi oldu. Hesabı öteye kaldı. Yakınları müsterih olsun, hoş bir sada bırakarak ruhunun ufkuna kanatlandı. Nasip olmaz herkese.
KHK’lı Prof. Dr. Haluk Savaş son yolculuğuna uğurlandı. Konuşmalarda “Onurla, ahlakla, şerefle, haysiyetle hayat sürmüş bir insandı. Hepimiz buna şahidiz.” denildi.
Cezaevinde kansere yakalanan ve dün hayatını kaybeden KHK’lı akademisyen Prof. Dr. Haluk Savaş’ın cenazesi, ikindi vaktinde kılınan namazdan sonra Çukurova Kabasakal Mezarlığı’na defnedildi.
KHK’lıların sembol ismi Prof. Haluk Savaş’ın cenazesi önce öğlen saatlerinde Adana’daki evine getirildi. Türkiye’nin her yerinden birçok KHK’lı Adana’ya geldi. Eşi Esen Savaş ve çocukları evlerinde taziyeleri kabul etti. Cenaze daha sonra Kabasakal Mezarlığı içindeki camiye götürüldü. Haluk Savaş’ı uğurlayanlar arasında başta HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu olmak üzere her kesimden birçok seveni vardı. Cenaze namazını KHK’lı imam Mehmet Tombak kıldırdı.
Haluk Savaş’ın cenazesi Kabasakal Mezarlığı içindeki camiye getirildi.
GERGERLİOĞLU: MÜCADELECİ RUHU HİÇBİR ZAMAN BİTMEYECEK”
Namazdan önce Ömer Faruk Gergerlioğlu ve Haluk Savaş’ın büyük oğlu kısa bir konuşma yaptı:
“Onurla, ahlakla, şerefle, haysiyetle hayat sürmüş bir insandır. Hepimiz buna şahidiz. Buraya hepimiz geleceğiz. Hepimiz öleceğiz. Haluk hoca da aynı şekilde ruhunu teslim etti. Onun ölümü bizler için anlamlı. Mücadeleci ruhu hiçbir zaman bitmeyecek. Onu hiçbir zaman unutmayacağız. Çünkü o hayatı boyunca büyük bir mücadele sergiledi. Çok değerli bir bilim insanıydı. Psikiyatri alanında en çok makale üreten ve makalelerine çok sayıda atıf alan değerli bir bilim insanıydı. Üniversite hocasıydı. Binlerce öğrenci yetiştirmiş, birçok insana faydası dokunmuş bir insandı.”
OĞLU BEDİRHAN SAVAŞ: “BABAMIN MİRASINI DEVRALIYORUZ”
“Burada hep birlikte babamın mirasını devralıyoruz. İnşallah bunu sürdüreceğiz. Umarım güzel günler hepimizi bekliyor.”
MÜCADELESİYLE ÖRNEK OLDU
1 Eylül 2016’da Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden ihraç edilen Haluk Savaş, 28 Eylül 2016’da gözaltına alındı. 2 ay cezaevinde kaldı. O süreçte safra kesesi yolu kanserine yakalandı. Hapiste tedavisi geciktirildi. Yurt dışı yasağı konulunca Almanya’ya tedaviye gidemeyen Savaş, verdiği mücadele ile herkese örnek oldu, güç verdi.
“YAŞARSAM PEŞLERİNİ BIRAKMAYACAĞIM”
“Meriç’te boğulmayacağım, bağıra bağıra ülkemde öleceğim ve herkes bu zulmü kimin yaptığını bilecek.” diyen Savaş, tüm KHK’lılara sahip çıkmaları için bir miras bıraktı:
“İnsanları fişleyenler, işinden edenler, aç bırakanlar, işkence edenler, hasta insanları tahliye etmeyip hapiste ölmesine sebep olanlar çok yakında hesabını verecek. Yaşarsam hiçbirinin peşini bırakmayacağım.”
Oğlu Bedirhan Savaş, babasına son görevini yerine getiriyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Çarşamba günü yaptığı konuşmada sosyal medya platformları ve internet sitelerinin yasaklanabileceğini veya kontrol altına alınabileceğini söyledi.
Kızı Esra Albayrak’a Twitter’da hakaret edildiğini söyleyen Erdoğan, “Niçin Youtube, niçin Twitter, niçin Netflix, niçin şu bu gibi sosyal medyalara karşı olduğumuzun ne demek olduğunu anlıyor musunuz?” diye sordu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan “Bu tür sosyal medya mecralarının tamamen kaldırılmasını, kontrol edilmesini istiyoruz” ifadelerini kullandı.
Bu açıklamayla birlikte internet yasakları Türkiye gündemine tekrar girdi.
Türkiye’de daha önce de pek çok internet sitesi ve sosyal medya platformu çeşitli dönemlerde yasaklanmıştı.
İfade Özgürlüğü Derneği’nin Mayıs 2020 verilerine göre 415 bin alan adı, 140 bin link, 42 bin tweet, 12 bin 450 YouTube sayfası, 7 bin 200 Twitter hesabı, 6 bin 500 Facebook hesabı engellenmiş durumda.
Bugüne kadar uygulanan yasaklar arasında öne çıkan yasakları inceledik.
YouTube
Google’ın sahip olduğu video sitesi YouTube, Türkiye’de en çok engellenen büyük platformlar arasında yer alıyor.
Site ilk olarak 2007’de Yunan bir kullanıcının Mustafa Kemal Atatürk’e hakaret içeren bir video yüklemesi sonrası yasaklandı.
YouTube’un videoyu kaldırmasının ardından site erişime açıldı.
Site sonraki yıl da aynı gerekçeyle yasaklandı.
Konuyla ilgili bir açıklama yapan dönemin Ankara Cumhuriyet Savcılığı Basın Savcısı Nadi Türkaslan, bu sitedeki görüntülerin sadece Türkiye veritabanının kaldırıldığını, dünya üzerindeki veritabanının kaldırılmaması halinde sitenin açılmayacaklarını söyledi.
Bu kararın ardından YouTube’un yasaklı olduğu dönemde, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, CHP’lilerin çarşaflı kadınlara kötü muamele ettiğine dair videoların YouTube’da bulunduğu söylemesi üzerine bir gazeteci “YouTube’a girilmiyor” dedi.
Erdoğan ise “Ben giriyorum, siz de girin” diye yanıt verdi.
Bu süreçte pek çok kişi DNS ayarlarını değiştirerek YouTube’a erişiyordu. Bunun engellenmesinin ardından kullanıcılar VPN programları veya aracı siteler kullanarak YouTube’a erişmeye devam etti.
Atatürk’e hakaret ettiği için Türkiye’de suç teşkil eden videoların kaldırılmasıyla birlikte, Mayıs 2008’de yasaklanan YouTube Ekim 2010’da açıldı.
Bundan 3 gün sonra, Deniz Baykal’ın gizlice çekilmiş görüntülerinin yayınlanmasıyla birlikte site tekrar yasaklandı. Görüntülerin kaldırılmasıyla birlikte site açıldı.
2014’te dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun ofisinde geçtiği belirtilen ve Suriye’ye dair çatışma senaryolarının konuşulduğu bir görüşmenin sitede yayınlanmasıyla birlikte YouTube tekrar yasaklandı.
27 Mart’ta yasaklanan site, 4 Nisan’da mahkeme kararıyla açıldı, savcılığın itirazı üzerine mahkeme kararıyla tekrar kapatıldı. Site ses kaydının kaldırılmasının ardından 3 Haziran’da tekrar açıldı.
2014 sonrasında da Türkiye’de büyük toplumsal olayların yaşandığı dönemlerde YouTube’a erişim dönem dönem yavaşlatıldı, Nisan 2015’te savcı Mehmet Selim Kiraz’ın öldürülmesinde olduğu gibi bazı olaylarda kısa süreliğine yasaklandı.
En büyük dijital ansiklopedi olan Wikipedia ve Türkçe versiyonu Vikipedi 2014 yılından itibaren çeşitli sansürlere maruz kaldı.
Sansürler başlangıçta “kadın üreme organları”, “vajina” ve “testis torbası” gibi maddelere uygulandı.
Bu sansürler uygulanırken ortada herhangi bir mahkeme kararı da bulunmuyordu.
Söz konusu başlıklar bazı dönemlerde bazı servis sağlayıcılarından görülürken, diğerlerinden erişim mümkün olmuyordu.
Sayfaların sansürlendiği internet sağlayıcıları arasında yer alan TTnet, kendilerinin herhangi bir sansür uygulamadığını, bu yönde bir mahkeme kararı olmadığını, sitenin bozulmuş olabileceğini söyledi.
Wikimedia Vakfı İletişim Şefi Katherine Maher ise, kendilerine ulaşan bir mahkeme kararı olmadığı için neden ve nasıl sansürlendiklerini bilemediklerini açıkladı.
2015’te AKP’nin TBMM’de çoğunluğu ilk defa kaybettiği 7 Haziran seçimleri öncesinde de “2015 Türkiye genel seçim anketleri” sayfası erişime kapatıldı.
Wikipedia’nın karşılaştığı en kapsamlı sansür ise 29 Nisan 2017’de başladı.
Sansürün gerekçesi, ansiklopedinin İngilizce sayfalarında yer alan “Suriye iç savaşında dış müdahaleler”, “Kuzey Suriye’nin Türkiye tarafından işgali” ve “Devlet destekli terörizm” maddeleriydi.
Yasağın gerekçesi olarak “Türkiye’nin terör örgütleriyle işbirliği yaptığının anlatılması, tüm girişimlere rağmen bunun düzeltilmemesi” gösterildi.
Söz konusu maddeler içinden yalnızca “Devlet destekli terörizm” sayfasının Türkçesi bulunuyor ve o sayfada da Türkiye’ye dair herhangi bir içerik bulunmuyor.
Sansürün üzerine Wikipedia hukuki yollara başvururken, kullanıcıların engelli linklerin başına 0 ekleyerek ansiklopediye ulaşabilmesi gibi değişik yöntemler de uygulamaya geçirildi.
Wikipedia’nın hukuk mücadelesi sonunda AYM’ye kadar götürdüğü itirazı Aralık 2019’da görüşüldü ve AYM sitenin açılmasına karar verdi.
Altıya karşı 10 oyla alınan kararda, içeriklerin zaman içinde değiştirildiği, maddeleri değiştirme yetkilerinin kısıtlandığı, erişimin bu şekilde engellenmesinin ifade özgürlüğüne ortantısız bir müdahale olduğu ve demokratik toplum düzenine uygun olmadığı belirtildi.
Kararda şu ifadeler yer aldı:
“Makaleleri yükleyen kişilerin kimliğini tespit etmenin zorluğu nedeniyle bir soruşturma açmak anlamsız olarak görülse bile makale içeriklerinde yer alan ve çoğu tartışmalı ifadelerin sahipleri bilindiği halde bu kişiler hakkında da bir ceza soruşturması yoluna başvurulmasının tercih edilmemiş olması, makalelerde Wikipedia’nın kapatılmasını haklı gösteren vahim nitelikte bir içerik bulunmadığını göstermektedir.”
Gerekçeli kararın Ocak 2020’de Resmi Gazete’de yayınlanmasıyla birlikte site tekrar erişime açıldı.
Mart 2014’te Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a ait olduğu iddia edilen ses kayıtlarının yayınlanmasıyla birlikte YouTube’un yanı sıra yasaklanan bir diğer site de Twitter oldu.
Yasak, dönemin Başbakanı Erdoğan’ın “Twitter mivitır hepsinin kökünü kazıyacağız. Uluslararası camia şunu der, hiç beni ilgilendirmiyor” sözünden bir gün sonra başladı.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, yasağı delip Twitter’a girerek bu yasağın kabul edilemez olduğunu yazdı.
AYM’nin bu yasağı Anayasa’nın 26. Maddesiyle korunan ifade özgürlüğüne aykırı bulmasının ardından yasak 3 Nisan’da kaldırıldı.
Nisan 2015’te Savcı Mehmet Selim Kiraz’ın öldürülmesine dair görüntülerin yayınlanması nedeniyle siteye erişim tekrar engellendi.
Görüntülerin kaldırılması sonucu site açıldı.
Twitter’a dair erişim engelleri, artık sitenin tamamen yasaklanması şeklinde değil, sakıncalı görülen tweetlere veya hesaplara Türkiye’den erişimin engellenmesi şeklinde gerçekleşiyor.
Mahkemeler bugüne kadar binlerce tweete veya hesaba erişimin engellenmesi yönünde karar verdi.
Twitter ve Facebook, ülkelerden kendilerine ulaşan verileri de internet sitelerinde paylaşıyor.
Mevcut veriler 2019’un ilk yarısına kadar geldiği için aşağıdaki grafikte 2018 sonuna kadar yaşanan artışı görebilirsiniz.
Türkiye’nin Twitter ve Facebook’a gönderdiği içeriğe erişim engelleme talepleri
Gazeteler ve ajanslar
Türkiye’de çok sayıda ajans, gazete ve haber sitesi de erişime engellendi.
Bunların büyük bir kısmını Kürt basınından veya sol basından siteler oluşturuyor. Gülen yapılanmasıyla ilişkili haber siteleri de yasaklanan siteler arasında yer alıyor.
Engellenen siteler arasında Dicle Haber Ajansı, Azadiya Welat, Özgür Gündem, ANF, sendika.org ve siyasihaber.org da yer alıyor.
Bu kurumların bazıları kanun hükmünde kararnamelerle de kapatılmıştı.
Sendika.org’un kaç kere engellendiğini değişen alan adından da anlamak mümkün. Site şu an sendika63.org alan adını kullanıyor. Bu da sitenin 62 kere engellendiğini gösteriyor.
Sendika64.org adresine gitmeyi deneyen kullanıcılar ise “daha değil. bir önceki sayıyı deneyin :)” uyarısıyla karşılaşıyor.
ekşi sözlük
Alexa verilerine göre Türkiye’nin en çok ziyaret edilen 14. sitesi olan ekşi sözlük de dönem dönem yasaklandı.
2006 yılında sitedeki “esrar” başlığı altına girilen yazılar nedeniyle İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün uyuşturucuyu özendirme gerekçesiyle yaptığı başvuru sonucu İstanbul 3. Sulh Ceza Mahkemesi siteyi engelledi.
Söz konusu yazıların kaldırılmasının ardından site tekrar erişime açıldı.
Bir yıl sonra Adnan Oktar, sitede hakkında yazılanlar nedeniyle Eyüp 3. Asliye Mahkemesi’nden çıkarttığı kararla siteyi engelletti. Oktar hakkında küfür ve hakaret içeren yazıların silinmesi sonrası site erişime açıldı.
2008’de de site üç saatliğine yasaklandı.
2011’de ise Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) ekşi sözlük’ün hosting şirketine gönderdiği yazıda, “katalog suçlar” nedeniyle siteye hizmet verilmemesini talep etti.
Olayın duyulmasının ardından PC Extra’ya konuşan TİB İnternet Daire Başkanı Osman Nihat Şen, ekşi sözlük’ün engellenecek siteler listesine yanlışlıkla konduğunu söyledi.
ekşi sözlük kurucusu Sedat Kapanoğlu ise “kurumsallaşırken sadece ‘bizim tabandan mı’ kriterini ele alırsan elde ettiğin kurumlar böyle hilkat garibesi acınası ve her yaptıklarıyla s… sıvayan kurumlara dönüşür” dedi.
23 Aralık 2016’da ise site, IŞİD’in öldürdüğü Türk askerlerinin görüntüsü nedeniyle birkaç saatliğine yasaklandı.
O tarihten bu yana sitenin geneli erişime kapanmadı.
Fakat mahkeme kararlarıyla sitedeki belli başlıklardaki içeriklerin tamamı silinebiliyor. Silindikten sonra yazılan yazılar da yeni bir mahkeme kararıyla tekrar silinebiliyor.
WordPress, blogger, blogspot, myspace gibi blog siteleri de Türkiye’de dönem dönem yasaklandı.
Her platformun yasaklanma gerekçesi birbirinden farklıydı. Örneğin blogspot’un yasaklanmasının nedeni, Süper Lig maçlarının kaçak bir şekilde yayınlanmasıydı.
WordPress ise Adnan Oktar’ın başvurusuyla yasaklanmıştı.
Yasaklanan siteler arasında çok sayıda yasadışı bahis ve porno sitesi de var.
Öte yandan 2010 yılında yapılan bir yasal değişiklikle “hatalı veya yanlış” Kuran meali yayınlayan siteleri yasaklamak için de Diyanet İşleri Başkanlığı’na mahkemelere başvurma yetkisi verildi. Bu yetkinin kaç defa kullanıldığına dair bir veri bulunmuyor.
2016’da da dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak’a ait olduğu belirtilen e-postaların yayınlanması üzerine, bu belgelerin tutulduğu Dropbox, Google Drive, OneDrive ve GitHub gibi siteler engellendi. Bu sitelerin yazılım ve iş dünyasında sıklıkla kullanılması nedeniyle bu hizmetleri kullananlar, siteler iki gün sonra tekrar açılana kadar büyük zorluk yaşadı.
Ateizm Derneği’nin sitesi de Mart 2015’te “halkın belli kesiminin inandığı değerlerin alenen aşağılandığı” gerekçesiyle yasaklandı.
Yasakların etrafından nasıl dolaşılıyor?
Türkiye’de bugüne kadar çok sayıda site yasaklansa da, aralarında Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan gibi siyasetçilerin de yer aldığı bazı kullanıcılar yasaklı sitelere girmeye devam edebiliyor.
Bunun için izlenen yollar arasında VPN kullanmak ve içinde VPN özelliği olan tarayıcı kullanmak da bulunuyor.
Bazı VPN şirketleri paralı hizmet verirken bazıları cep telefonları uygulamaları veya tarayıcılar aracılığıyla ücretsiz hizmet de verebiliyor.
Fransa Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’nin Paris Büyükelçisi İsmail Hakkı Musa’nın Fransız Senatosu Dışişleri Komisyonunda yaptığı “yanlış ve taraflı” açıklamaların başkent Paris tarafından reddedildiğini söyledi.
Fransa Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Agnes Von Der Mühll, perşembe günü yaptığı açıklamada, “Onunla (İsmail Hakkı Musa) bu toplantı esnasında ortaya koyduğu gerçeklerin, eksikliklerin, yanlış ve taraflı bilgilerin doğruluğu hakkında gerekli netleştirmeleri yapmak istedik” ifadelerini kullandı.
Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü açıklamasının devamında, “Türklerin tavrının kabul edilemez olduğunu tekrarlamak istedik” şeklinde konuştu.
Büyükelçi İsmail Hakkı Musa, çarşamba günü Senato’da yaptığı açıklamada, Fransa’yı Libya’nın doğusunu kontrol altında tutan General Halife Hafter’i desteklemekle suçlamıştı.
“Türk donanmasının Akdeniz’de bir Fransız gemisini taciz ettiği” iddiasının asılsız olduğunu belirten Musa, Fransız savaş gemilerinin saldırganca davrandığını ifade etmişti.
Türk Büyükelçi ayrıca Libya’ya uygulanan ambargonun havadan da delindiğini ileri sürmüştü.
Dünya Ekonomik Görünüm Raporu’nu güncelleyen IMF, daha önce yüzde 3 küçülmesi beklenen küresel ekonominin bu yıl yüzde 4,9 daralacağını öngördü. Rapora göre Türkiye ekonomisinde küçülme ise yüzde 5’i bulacak.
Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ekonomik Görünüm Raporu’nu “Benzeri olmayan bir kriz, belirsiz bir toparlanma” başlığıyla güncelledi. Covid-19 salgınının bu yılın ilk yarısında ekonomik faaliyet üzerinde beklenenden daha olumsuz bir etkisi olduğuna işaret edilen raporda, toparlanmanın daha önce tahmin edilenden daha kademeli olacağının öngörüldüğü de belirtildi.
Raporda, küresel ekonominin bu yıl yüzde 4,9 küçüleceği tahmin edildi. IMF, nisan ayında yayımladığı Dünya Ekonomik Görünüm Raporu’nda, küresel ekonominin yüzde 3 daralacağı ifade edilmişti.
2021 TAHMİNİ DE DÜŞÜRÜLDÜ
Raporda, küresel ekonominin 2021’de ise yüzde 5,4 büyüyeceği tahmin edildi. Gelecek yıla ilişkin büyüme tahmini daha önce yüzde 5,8 olarak açıklanmıştı.
Salgının olumsuz etkilerinin özellikle düşük gelirli hane halkları üzerinde daha ağır hissedildiği belirilen raporda, 1990’lardan bu yana dünyada aşırı yoksulluğun azaltılmasında kaydedilen ilerlemeyi tehlikeye attığı ifade edildi.
BELİRSİZLİK NORMALDEN DAHA YÜKSEK
Raporda, belirsizliğin normalden daha yüksek olduğuna dikkat çekilerek, tüm ülkelerin sağlık sistemleri için yeterli kaynağı sağlaması gerektiğinin altı çizildi.
Salgına karşı tecrit önlemlerinin gerektiği durumlarda ekonomi politikalarının hane halklarının gelir kayıplarını hafifletmeye devam etmesi ve şirketlere destek sağlaması gerektiğinin vurgulandığı raporda, ekonomiler normalleşmeye başladığında ise desteklerin kademeli olarak kaldırılması gerektiği aktarıldı.
Ayrıca politika yapıcıların salgının ötesinde nihai toparlanmayı tehlikeye sokan ticaret ve teknoloji gerilimlerini çözmek için iş birliği yapması gerektiği vurgulandı. Raporda, uluslararası toplumun temel malzeme ve koruyucu ekipmanların küresel stoklarını oluşturarak, araştırmaları finanse ederek ve halk sağlığı sistemlerini destekleyerek bu felaketin tekrarlanmasının önüne geçmesi gerektiği ifade edildi.
AVRUPA’DA YÜZDE 10 KÜÇÜLME BEKLENTİSİ
IMF’nin raporunda bazı ülkelere yönelik yeni büyüme tahminleri de paylaşıldı. Buna göre daha önce yüzde 5,9 küçülmesi beklenen ABD ekonomisinin bu yıl yüzde 8 daralacağı öngörüldü. Ülke ekonomisine ilişkin 2021’e ait büyüme beklentisi ise yüzde 4,7’den yüzde 4,5’e düşürüldü.
Euro Bölgesi ekonomisinin de bu yıl yüzde 10,2 küçüleceği tahmin edilirken, 2021’de yüzde 6 büyüyeceği öngörüldü. Bölge ekonomisinin daha önce bu yıl yüzde 7,5 daralacağı, gelecek yıl ise 4,7 büyüyeceği tahmin edilmişti.
Avrupa’nın önde gelen ekonomilerinden Almanya’nın büyüme tahmini bu yıl için yüzde eksi 7’den yüzde eksi 7,8’e düşürülürken, 2021 için yüzde 5,2’den yüzde 5,4’e yükseltildi. Avrupa’da Covid-19 salgınından en çok etkilen ülkelerden İtalya’nın ise bu yıla ilişkin ekonomik büyüme tahmini yüzde eksi 9,1’den yüzde eksi 12,8’e çekilirken, 2021’de yüzde 4,8’den yüzde 6,3’e çıkarıldı.
Fransa ekonomisine yönelik büyüme tahmini de bu yıl için yüzde eksi 7,2’den yüzde eksi 12,5’e düşürülürken, gelecek yıla ilişkin büyüme tahmini yüzde 4,5’ten yüzde 7,3’e yükseltildi. İspanya’nın bu yıla ilişkin ekonomik büyüme tahmini yüzde eksi 8’den yüzde eksi 12,8’e çekildi ve gelecek yıla ilişkin büyüme tahmini yüzde 4,3’ten yüzde 6,3’e çıkarıldı.
İngiltere için 2020 büyüme tahmini ise yüzde 6,5’ten yüzde eksi 10,2’ye düşürülürken, 2021 beklentisi yüzde 4’ten yüzde 6,3’e yükseltildi. Japonya’nın büyüme tahminleri ise yüzde bu yıl için yüzde eksi 5,2’den yüzde eksi 5,8’e ve gelecek yıl için yüzde 3’ten 2,4’e revize edildi.
Söz konusu revizyonlarla, gelişmiş ülkeler grubuna yönelik büyüme beklentisi 2020 için yüzde eksi 6,1’den yüzde eksi 8’e indirilirken, 2021 için yüzde 4,5’ten yüzde 4,8’e çıkarıldı.
ÇİN’DE YÜZDE 1 BÜYÜME BEKLENTİSİ
Yükselen piyasalar ve gelişmekte olan ülke ekonomilerinin büyüme tahminlerine de yer verilen rapora göre, Covid-19 salgınının ortaya çıktığı Çin’de bu yıla ilişkin ekonomik büyüme beklentisi, yüzde 1,2’den yüzde 1’e düşürüldü. Çin ekonomisinin gelecek yıla ilişkin büyüme beklentisi ise yüzde 9,2’den yüzde 8,2’ye çekildi.
Hindistan ekonomisinin bu yıla dair büyüme beklentisi yüzde 1,9’dan yüzde eksi 4,5’e revize edilirken, gelecek yıla ilişkin büyüme tahmini yüzde 7,4’ten yüzde 6’ya düşürüldü.
Rusya ekonomisine yönelik büyüme tahmini de bu yıl için yüzde eksi 5,5’ten yüzde eksi 6,6’ya çekilirken, gelecek yıla ait büyüme beklentisi yüzde 3,5’ten yüzde 4,1’e yükseltildi.
Bu yılki büyüme beklentisi yüzde eksi 5,3’ten yüzde eksi 9,1’e revize edilen Brezilya ekonomisinin gelecek yıla ilişkin büyüme tahmini ise yüzde 2,9’dan yüzde 3,6’ya çıkarıldı.
Bu revizyonlarla, yükselen piyasalar ve gelişmekte olan ülke ekonomilerine yönelik büyüme beklentisi, 2020 için yüzde eksi 1’den yüzde eksi 3’e çekildi ve 2021 için yüzde 6,6’dan yüzde 5,9’a düşürüldü.
Türkiye’ye ilişkin tahminlerde ise değişikliğe gidilmedi. Türkiye ekonomisinin bu yıl yüzde 5 daralacağı, 2021’de yüzde 5 büyüyeceği öngörüldü.
(AA)
CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba, hakkında, “Cumhurbaşkanına hakaret” suçundan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanıp TBMM’ye gönderilen fezlekeye ilişkin, “Bu fezleke, hukukun ayaklar altına alınmasının, saray hukukuna döndüğünün kanıtıdır.” ifadesini kullandı.
Ağbaba, yazılı açıklamasında, 1 Ocak 2019’da partisinin Sakarya İl Başkanlığı önünde yaptığı basın açıklaması nedeniyle hakkında “Cumhurbaşkanına hakaret” suçundan fezleke hazırlandığını belirtti.
Aynı yer ve zamanda CHP Grup Başkanvekili Engin Özkoç’un da yaptığı konuşma nedeniyle aynı suçtan fezleke hazırlandığını anımsatan Ağbaba, “Bu fezleke, hukukun ayaklar altına alınmasının, saray hukukuna döndüğünün kanıtıdır. Yargıyı arka bahçeleri haline getirdiler. Saray talimatıyla açılan davalara son yıllarda saraya şirin görünmek için açılan davalar eklenmeye başlandı. ‘Tank Palet Fabrikasını satmak vatana ihanettir’ cümlesinden Cumhurbaşkanına hakaret ve iftira sonucu çıkarmak zorlama bir karardır. Hukuki de vicdani de değildir.” değerlendirmesini yaptı.
Ağbaba, 100 fezleke gönderilse de gerçekleri söylemeye devam edeceklerine dikkati çekerek, “Bir adım geri adım atmayacağız, Türkiye’nin çıkarları için mücadeleye devam edeceğiz. Ismarlama fezlekelerle bizlere geri adım attıramazlar.” ifadesine yer verdi. (Ankara/AA)
İngiltere hükümeti bazı ülkelerle seyahat koridoru açmaya hazırlanırken İngiliz basınında Türkiye turizm sektöründe talep edilen fahiş fiyatlara dikkat çekiliyor.
İngiltere hükümeti, 6 Temmuz’dan sonra bazı ülkelerle seyahat koridoru açmaya hazırlanıyor. Bu ülkeler arasında İspanya, Fransa, Yunanistan, İtalya, Hollanda, Finlandiya, Almanya, Türkiye ve Norveç’in yer alması bekleniyor.
İngiltere hükümet kaynakları, seyahat koridorunun açılacağı ülkelere tatile gidenler için dönüşte 14 günlük karantina kuralının uygulanmayacağı belirtiliyor.
Ancak The Sun gibi İngiliz tabloid basınında yer alan kimi haberlerde Türkiye’nin Bodrum ilçesinde turistlerden istenen fahiş fiyatlara dikkat çekilerek bu sebeple İngiliz turistlerin Türkiye’de tatil yapmaktan kaçınabileceği belirtildi.
Daily Mail ve Mirror gibi gazetelerin yaptığı haberlerde Türkiye’de turistlerin bir kebap için 43 pound, denize girmek için ise 62 pound vermek zorunda kaldığı aktarıldı.
Bodrum’daki bir müşterinin ise bir kahve için 7,30 pound ve bir pide ekmeği için 22 pound vermek zorunda kaldığı ifade edildi.
‘Parası olan neden harcamasın?’
Aynı haberlerde Bodrum Belediye Başkanı Ahmet Aras’ın ve yerel yönetimin bu fiyatları düzenlenen basın toplantısında savunduğuna dikkat çekildi.
Aras, koronavirüs krizi dolayısıyla işletmecilerin zorluk çektiği için fiyatları yükseltmek zorunda kaldığını belirterek bu durumu savunmuş, basın toplantısında ise şu ifadeleri kullanmıştı:
“Biz turistin, vatandaşımızın demiyorum, cebindeki parayı sonuna kadar almakla mesulüz. Adam cebine para koymuş gelmiş, niye harcamasın? Bir dönere 100 bin TL vermek istiyorsa, versin yesin. Bana ne. Ama burada 20 TL’ye de döner var. O dönerin 20 TL olması gerektiği konusunda tereddüt ediyorsanız, belediyemize başvurursunuz ben de gider onu sonuna kadar denetlerim.”
Aras, aynı zamanda, “Biz Bodrum’da her şey ucuz olsun dersek o zaman burada para harcayacak turist, Santorini’ye gider, Mikonos’a, Saint- Tropez’e gider, İbiza’ya gider. Bodrum’a gelmez” dedi.
Diğer mecralar da haberleştirdi
Bodrum’daki bu fiyatlar Avrupa basınının başka mecralarında da yer aldı.
Hollanda ve Belçika’da, AD gazetesi ile VTM Televizyonu ve HLN gazetesinin de aralarında bulunduğu çok sayıda medya organında, “Bir porsiyon kebap 48 euro” başlığıyla duyurulan haberlerde, Türkiye’deki yiyecek içecek sektörününün, umutsuzca tatil sezonunun maddi hasarını telafi etmeye çalıştığı belirtildi.
Bodrum’daki lüks restoranlarda bir fincan “duble espresso”nun 8 eurodan satıldığı belirtilen haberlere göre, ilçedeki diğer işletmelerde de durum farklı değil. Bir otel, denize dalış için 70 euro talep ederken, açık büfe yemek için de 45 euro isteniyor.
Aralarında Türklerin de bulunduğu bir grup akademisyen, Ayasofya‘nın cami olarak ibadete açılmaması için mektup kaleme alarak kamuoyuna duyurdu.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 1934 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye dönüştürülen Ayasofya Camii ile ilgili yeni düzenleme için araştırma talimatı verdi.
Ayasofya‘nın yeniden cami statüsü kazanmasına ilişkin Danıştay‘da görülen duruşma sona erdi. Buna göre, Ayasofya’nın cami olarak yeniden ibadete açılıp açılmayacağıyla ilgili karar 15 gün içinde duyurulacak.
Türk ve yabancı akademisyenler, Ayasofya’nın statüsüne ilişkin açık mektup yazdı. Mektupta, “Bizans ve Osmanlı tarihi, kültürü ve sanatları üzerine araştırma yapan bilim insanları olarak bizim bu metni kaleme almaktaki amacımız henüz alınmamış bir karara itiraz etmek değil, ortak kaygılarımızı hâlihazırda sahip olduğumuz bilgilere dayanarak açıklığa kavuşturmak” denildi.
“Kanaatimizce temel mesele ‘Ayasofya müze mi yoksa camii mi olsun?’ değil” diyen akademisyenler, önceliğin Ayasofya’nın en iyi şekilde nasıl korunabileceğine verilmesi gerektiğini savundu.
Mektupta şu ifadelere yer verildi:
Çeşitli bilim dernekleri ve kuruluşlar bu gelişmeyle ilgili kaygı ve endişelerini dile getirmeye devam ediyorlar. Bizans ve Osmanlı tarihi, kültürü ve sanatları üzerine araştırma yapan bilim insanları olarak bizim bu metni kaleme almaktaki amacımız henüz alınmamış bir karara itiraz etmek değil, ortak kaygılarımızı hâlihazırda sahip olduğumuz bilgilere dayanarak açıklığa kavuşturmak.
Kanaatimizce temel mesele “Ayasofya müze mi yoksa camii mi olsun?” değil, bilakis “Ayasofya’yı en iyi şekilde nasıl koruyabiliriz?” olmalı. Başka bir deyişle biz, yapının işlevi meselesi ile idaresini (ve koruma sorumluluğunu) birbirinden ayrı tutuyoruz. Endişemiz, yapının işlevine dair süregelen tartışmaların önümüzde duran elzem sorunlara cevap verebilecek ölçekte bir idari strateji geliştirmeye engel olması. Özellikle yapının tarihi dokusunun korunması, Bizans ve Osmanlı eserlerinin görünürlüğünün devamı, kitle turizminin sağlıklı bir şekilde idamesi ve deprem tehlikesine karşı gerekli tedbirlerin alınması gibi meseleler bizim için öncelik taşıyor.
Bilindiği üzere 1453’ten 1934’e dek cami olarak hizmet veren Ayasofya’nın idaresi Fatih Sultan Mehmet’in kurduğu vakıf tarafından sağlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923’te ilanından sonra bu ve benzer vakıfların temsil ve idaresi Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne geçmiştir. 1920’lerin sonuna kadar camii olarak kullanılmaya devam eden Ayasofya’da bu durum ihtiyaç sonucu başlayan restorasyonu yürüten ekibin 1931’den itibaren mozaik bezemeleri gün yüzüne çıkarmasıyla değişmiştir. Bu tarihi kazanımın yadsınamaz önemi dönemin Bakanlar Kurulu’nu binanın idare ve denetimini Maarif Bakanlığı’na devretmeye teşvik ve ikna etmiştir.
Yapının idaresinin el değiştirmesi ile eş zamanlı meydana gelen işlev değişikliği sonucunda Ayasofya ibadete kapanmıştır. Bununla beraber bu dönüşüm mutlak olmamış, tarihi yapının hem işlevi hem de idaresi o tarihten beri muhtelif değişikliklere uğrayarak bugüne kadar gelmiştir. Ayasofya günümüzde, Maarif Bakanlığı’ndan ayrılan T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yönetiliyor. Bir yandan da yapının işlevinin hudutları gittikçe daha görünür olan Müslüman cemaatin isteklerini karşılayabilmek maksadıyla genişletilmiştir. 1991’de Hünkar Mahfili Müslüman cemaatin ibadetine açılmış, 2016’dan bu yana ise tam zamanlı bir imam Ayasofya’da hizmet vermeye başlamıştır.
Günümüzde minarelerinden ezan sesi yükselen yapıda Kadir Gecesi Kur’an tilaveti ve dualarla kutlanıyor.
Bu açıdan Ayasofya hâlihazırda hem bir müze hem de camii olarak faaliyet gösteriyor. Bildiğimiz kadarıyla yapının ibadethane rolünün genişletilmesi şu ana dek Ayasofya’ya herhangi bir zarar vermemiş, içinde yer alan sanat eserlerinin yeniden gizlenmesine sebep olmamıştır. Bu bağlamda T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ehil ve sorumluluk sahibi bir idare sergilemeye devam etmekte.
Bununla beraber uzun yıllardır muhtelif sesler yapının sorumluluğunun T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bırakılmasının gayri meşru olduğunu iddia ediyor. Bu kişiler vakıf taşınmazlarını yöneten vakfiyelerin ebedi ve değişmez olduğunu, bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 1934’te Ayasofya’yı ‘sekülerleştirme’ yetkisine sahip olmadığını savunuyorlar. Bu iddiaya göre, binanın meşru idare mercii Vakıflar Genel Müdürlüğü.
Son yıllarda Vakıflar Genel Müdürlüğü devraldığı diğer Bizans dönemi anıtsal eserlerini Müslüman ibadetine açtı. Elimizde olumsuz bir örnek olarak 2013’ten beri idaresi ve uğradığı değişiklikler itiraz ve eleştirilere neden olan Trabzon’daki diğer Ayasofya bulunuyor. Bu tarihi yapıyı ibadete uygun hale getirmek için iç mekânına müdahale eden paravanlar yerleştirilerek Bizans freskleri kapatılmış ve taban mozaiklerinin üzeri ahşap ile örtülmüştür. Güncel tartışmalarda kendine daha az yer bulabilmiş ama uğradığı zararlar çok daha derin ve kalıcı olan Trakya Vize’deki Küçük Ayasofya ise 2006’da geçirdiği restorasyondan tarihi dokusu ciddi şekilde hasar alarak çıkmıştır.
Endişemiz, süregelen ve hâlihazırda sadece ‘söylem münakaşası’ şeklinde seyreden tartışmaların Ayasofya’nın tarihi ve arkeolojik bulgularının zarar görmesi ve sanat eserlerinin gizlenmesi ile sonuçlanacak benzer şekilde özensiz ve yanlış müdahalelere maruz kalması.
Ayasofya yerel ve bölgesel siyasete âlet edilemeyecek kadar güzel bir anıt ve önemli bir tarihi belge. Birbiri ardına gelen Bizans, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti yönetimleri bu anıtı zamanın yıkıcı etkilerinden korumuş ve değerini sadece kendileri için değil, bizler de dâhil olmak üzere bütün gelecek nesiller için muhafaza etmeyi başarmıştır. Mevcut Türkiye Cumhuriyeti devletinin bu korumacı ve sorumluk sahibi idare geleneğini sürdürmesi bizim, Bizans ve Osmanlı tarihi, kültürü ve sanatları üzerine çalışan bilim insanları için hayati öneme sahip.”
Mektuba imza atan bazı isimler şöyle:
Panagiotis A. Agapitos, Max-Planck Enstitüsü
Engin Akyürek, Koç Üniversitesi
Benjamin Anderson, Cornell Üniversitesi
Tülay Artan, Sabancı Üniversitesi
Charles Barber, Princeton Üniversitesi
Averil Cameron, Oxford Üniversitesi
Ayşe Henry, Bilkent Üniversitesi
Gül Kale, Carleton Üniversitesi
Ayşin Yoltar, Brooklyn Müzesi
Nükhet Varlık, Rutgers Üniversitesi
Baki Tezcan, Kaliforniya Üniversitesi
Tuğba Tanyeri-Erdemir, Pittsburgh Üniversitesi
A. Tunç Şen, Columbia Üniversitesi
Yavuz Köse, Viyana Üniversitesi
Kader Konuk, Duisburg-Essen Üniversitesi
Ceyda Karamürsel, Londra Üniversitesi SOAS
Sinem Casale, Minnesota Üniversitesi
Suna Çağaptay, Cambridge Üniversitesi ve Bahçeşehir Üniversitesi
Kameliya Atanasova, Washington ve Lee Üniversitesi
Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesiyle ilgili 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının iptali istemiyle Danıştay 10’uncu Dairesi’nde açılan davanın duruşması bugün yapıldı.
Duruşmada, davacı derneğin ve savcının iddiaları dinlendi. Danıştay’ın kararı açıklamak için 15 gün süresi var. HaberTürk’te yer alan haberde, hakimin, “Duruşma bitti, kararı daha sonra açıklayacağız” dediği belirtildi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere, üst düzey yetkililer bir süredir Ayasofya’nın yeniden Müslümanlar için ibadete açılması konusunda Danıştay’dan çıkacak kararın beklendiğini söylüyor.
Hıristiyanlık inancı tarafından kutsal yapılardan biri olarak görülen Ayasofya’nın Müslümanlar için ibadete açılacağına dair açıklamalar uluslararası alanda da bazı tepkilerin gelmesine neden oluyor. Son olarak davadan bir gün önce ABD de, Ayasofya’nın müze olarak korunması çağrısında bulundu.
Türkiye zaman zaman Ayasofya’da dini törenler düzenliyor. 29 Mayıs’ta İstanbul’un Fethi’nin yıldönümü nedeniyle Fetih Suresi okunmuş ve buna Yunanistan ile ABD başta olmak üzere uluslararası kamuoyundan tepki gelmişti. Türkiye ise Ayasofya konusunu kendi egemenlik hakkı çerçevesinde görüyor.
Davayı kim açtı ve dava konusu ne?
Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği, Ayasofya konusunda 2016 yılında Danıştay’a dava açtı.
Dernek, Ayasofya’nın camiden müzeye dönüştürülmesine ilişkin 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının iptalini istiyor.
Dernek, kararın altında yer alan dönemin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’e ait imzanın sahte olduğunu savunuyor.
İptali istenen kararda “eşsiz bir mimarlık sanat abidesi olan İstanbul’daki Ayasofya camiinin tarihi vaziyeti itibariyle müzeye çevrilmesi bütün Şark (doğu) alemini sevindireceği ve insanlığa yeni bir ilim müessesi kazandıracağı cihetle bunun müzeye çevrilmesinin” onaylandığı ve kabul edildiği belirtiliyor.
Söz konusu kararın iptali için dava açan derneğin başkanı İsmail Kandemir.
Yeni Şafak gazetesinde yer alan bir habere göre, Kandemir emekli bir matematik öğretmeni ve sadece Ayasofya değil, İstanbul’daki Kariye Camisi, Rumeli Hisarı, İlyas Bey Camisi ve Trabzon’daki Ayasofya ile İznik’teki Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi için de hukuk mücadelesi veriyor.
Haberde, Kandemir’in Ayasofya için 15 yılı aşkın bir süredir mücadele ettiği belirtiliyor.
Yeni Şafak’a konuşan Kandemir, “Bir yer hem müze, hem cami olamaz. Bazı insanlara ‘ayakkabılarını çıkar namaz kıl imamın hutbesini dinle’ derken, bazılarına ise ‘şu kadar ücret ver müzeyi gez’ diyorsunuz. Bu son derece saçma durumun düzeltilmesi için Danıştay’ın kararını bekliyoruz” dedi.
Duruşmada neler yaşandı?
Derneğin avukatı Selami Karaman, Ayasofya’nın Fatih Sultan Mehmet’in şahsi mülkü olduğunu ve bu nedenle de müzeye çevrilme kararının iptal edilmesi gerektiğini belirtti.
Karaman ayrıca, kararın altında yer alan Atatürk imzasının da sahye olduğunu öne sürerek, incelenmesini talep ettiklerini vurguladı. Karaman, “Yetki ve şekil yönünden sakat bir Bakanlar Kurulu kararıyla karşı karşıyayız” dedi.
Danıştay Savcısı, tarih itibarıyla işlemin hukuka uygun olduğu ve Ayasofya’nın Müslümanlar için ibadete açılmasına ilşikin kararın cumhurbaşkanlığı tarafından verilmesi gerektiği yönünde görüş bildirdi.
Savcı, “Ayasofya hakkındaki karar geçmişte Bakanlar Kurulu tarafından alınmıştır. Dolayısıyla şu anda Ayasofya’yı tekrardan açmak Bakanlar Kurulu’nun yani Cumhurbaşkanlığının kararını gerektirir. Bu nedenle davanın reddini talep ediyoruz” dedi. Savcı, ayrıca Atatürk’ün başka kararlarda da sahte olduğu iddiasıyla bu davaya konu olan imzayı kullandığına dikkat çekti.
Cumhurbaşkanlığı avukatı da mahkemenin vereceği karara saygı duyacaklarını söyledi.
İmza konusunda hangi iddialar ortaya atılıyor, iddialarla ilgili kim, ne diyor?
Ayasofya konusunda başlatılmış yargı süreçlerinden birisi olan Danıştay’ın Perşembe günü göreceği davanın konusunu 1934 yılındaki kararın altındaki Atatürk imzasının gerçek olup olmadığı oluşturuyor.
İlk etapta Bursa’da İdare Mahkemesi’nde açılan dava, burada verilen ret kararının ardından 2016 yılında Danıştay’a götürüldü.
Davacı dernek ve başkanı Kandemir, Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesine dair Bakanlar Kurulu kararının sahte olduğunu öne sürüyor. Bu iddiaya dayanak olarak da bu kararın altında yer alan Atatürk imzasının diğerlerinden farklı olması gösteriliyor.
Bir diğer dayanak noktası da kararın altında imzası bulunan bakanlardan birinin kararın Ankara’da alındığı tarihte İstanbul’da olması. Davacı, Danıştay’a bununla ilgili de belge sunduklarını söylüyor.
Kararın sahte olduğunu savunanlar, bunun Resmi Gazete’de yayınlanmamış olmasını da öne sürüyor. Kararla ilgili bir diğer iddia da numarasını kapsıyor. Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesine ilişkin kararın numarası 1589. Ancak bundan ikinci önce yayımlanan bir önceki kararnamenin numarası ise 1606.
Bakanlar Kurulu kararının sahte olduğuna dair iddiaları ortaya atan isimlerden birisi de Türk Tarih Kurumu’nun eski başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu.
DHA’ya konuşan Halaçoğlu, “Burada kullanılan imza gerçek değil. Bir el Ayasofya’yı müze haline getirmiş ve Atatürk’e mal etmişler. O tarih için Atatürk ismi geçince kimse itiraz edemez diye düşünmüşler. Böyle bir sahtekarlık var işin içinde” dedi.
Tarihçi Murat Bardakçı da kararla ilgili belgede “tuhaflıklar” olduğunu ancak yine de o dönem böyle bir kararın Atatürk’ün bilgisi dışında alınmasının mümkün olmadığını belirtti.
Eylül 2018’de HaberTürk’te yazdığı makalede bu konuyu inceleyen Bardakçı, bakanların imzasının üstünde yer alan “K. Atatürk” imzasında “apaçık bir tuhaflık olduğunu ifade etti.
Ancak Bardakçı, “Atatürk’ün cumhurbaşkanlığının son senelerindeki Bakanlar Kurulu Kararnameleri’nden bazılarını bizzat imzalamadığı, imza yerine kaşesinin basıldığı bilinmekte ve kullanılan kaşeler Ankara’da muhafaza edilmektedir ama Ayasofya Kararnamesi’nin altındaki imzanın kaşesi, yani fizikî şekildeki mührü de elde değildir; üstelik söylediğim gibi bu imzaya yahut kaşeye başka bir evrakta da rastlayamazsınız” diyor.
Bir başka tarihçi Sinan Meydan ise Ayasofya kararnamesinde yer alan imzanın yine aynı yıl içerisinde yayımlanmış beş ayrı kararnamede daha görüldüğünü ifade ediyor.
Meydan, 22 Haziran’da Sözcü’ye yazdığı makalede, Ayasofya kararnamesinin yayımlandığı gün, Mustafa Kemal’in Atatürk soyadını aldığı ve bu kararın Resmi Gazete’de yayımlanmasını beklemeden yeni soyadıyla ilk imzaladığı kararnamelerden biri olduğunu belirtti.
Meydan, “Ayasofya Kararnamesi’nde görülen ‘K. Atatürk’ imzasının klasik ‘K. Atatürk’ imzasından farklı olmasının nedeni, bu imzanın, daha sonra göreceğimiz klasik ‘K.Atatürk’ imzasının ilk şekli, ham hali olmasıdır. Atatürk birkaç gün bu imzayı kullanmış, daha sonra o bildiğimiz klasik ‘K. Atatürk’ imzasını kullanmaya başlamıştır. Cumhuriyet Arşivi’ndeki bazı belgeler, Atatürk’ün 24 Kasım 1934 ile 27 Kasım 1934 tarihleri arasında bazı kararnameleri, Ayasofya Kararnamesi’nde gördüğümüz o ‘K. Atatürk’ imzasıyla imzaladığını kanıtlıyor” dedi.
Danıştay kararı neden önem taşıyor?
Danıştay’ın imzanın sahte olup olmadığı, dolayısıyla da kararnamenin geçerli olup olmayacağına ilişkin kararının, Ayasofya’nın Müslümanlar için ibadete açılması konusunda önemli rol oynaması bekleniyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi konusunda Danıştay kararını işaret etti.
Haziran başında TRT’nin sorularını yanıtlayan Erdoğan, “Bu ülkenin dinamiklerinde tutuşan yanan bir şey var. Öyleyse şu anda biz hukuk devleti olarak Danıştay’ın kararını bekliyoruz. Karardan sonra atılması gereken adım neyse ona göre gereken adımlar atılır” dedi.
Basında çıkan haberlerde, Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Merkez Yürütme Kurulu toplantısında da, Danıştay kararının ardından “Ayasofya’da inşallah namazımızı kılarız” dediği yer aldı.
Cumhur İttifakı’nın diğer ortağı Milliyetçi Hareket Partisi’nin Genel Başkanı Devlet Bahçeli de karar ne olursa olsun Ayasofya’nın ibadete açılması gerektiğini söyledi.
Bahçeli, “2 Temmuz 2020’de Danıştay 10.Dairesi’nin açıklayacağı karar ne olursa olsun, aziz milletimiz Ayasofya’yı kutlu fethimizin simgesi, minber ve mihrabından, duvarlarından çınlayan tekbir seslerine kadar tertemiz alınların secdeye geleceği bir cami olarak görmektedir. Ayasofya Camisi’nin tasarruf hakkı sadece Türkiye’ye aittir… Ayasofya Camisi Müslüman gönüllerle buluşmalı, kapısı ibadete mutlaka açılmalıdır. Kimin ne söylediğinin bir önemi yoktur” dedi.
Daha önceki yargı süreçlerinde neler yaşandı?
Bu dava, Ayasofya hakkında başlatılmış tek yargı süreci değil. Daha önce de benzer girişimler olmuş ancak yargıdan Ayasofya’nın ibadete açılması konusunda olumlu bir sonuç çıkmamıştı.
Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği, Ayasofya konusunda ilk davayı 2005 yılında açtı. Bu davada da yine 1934 tarihli kararnamenin iptali ve yürürlüğünün durdurulması talep edildi ancak Danıştay 10’uncu Dairesi bu istemi reddetti.
2008 yılında yapılan bir başka girişim de yine aynı daire tarafından Ayasofya Camisi’nin müze olarak kullanılmasında hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle reddedilmişti. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, Daire’nin bu kararını onamıştı.
Dernek, 2016’da tekrar Danıştay’a dava açmıştı. Dernek ayrıca, bu dönemde Anayasa Mahkemesi’ne “din ve vicdan hürriyetinin ihlal edildiği” gerekçesiyle bireysel başvuru da yaptı.
2018 yılında Anayasa Mahkemesi ise Ayasofya’nın namaz kılınması için ibadete açılması talebini reddederek, başvuruyu “incelenmeksizin kişi bakımından yetkisizlik” nedeniyle kabul edilemez bulmuştu.