Reyhan ILGAZ
“İnsan da bulunduğu yere, yaşadığı ortama ve coğrafyaya göre farklı tınlıyor”
T. Volkan Aslan’ın müziğini bestelediği dans tiyatrosu yapımlarından birinin adı “Seyrüsefer”di. İlk stüdyo albümünün adıysa “Seyir”. Seyir kelimesi onun peşini hiç bırakmamış gibi. Bu seyir otuz yıl kadar önce bir bağlamayla başlamış, konservatuvarda halk oyunları eğitimiyle sürmüş. Aslan uzun yıllar mey, zurna ve askı davulu çalmış; başka sanatçıların konserlerinde ve kayıtlarında mey üflemiş. Malatya’nın Arguvan yöresinde halk oyunlarını, geleneksel giysileri, bir âşığın hayatını kayda geçirmiş; Güvenç Abdal Ocağı’nın semah ve deyiş geleneği üzerine çalışmış.
2010’dan bu yana da kültür yöneticisi. Önce Ataşehir Belediyesi’nde kültür müdürlüğü yapmış, 2023’ten beri İBB Kültür Dairesi Başkanı olarak şehrin kültür merkezlerini, salonlarını, festivallerini yöneten masanın başında. Yeditepe Üniversitesi’nde kültür politikaları dersleri de vermiş. Bu kadar uzun süre başkalarının sahnesini kuran biri için kendi albümü, belki biraz gecikmiş bir buluşma.
Sony Music etiketiyle yayımlanan “Seyir”de Aslan’ın farklı dönemlerde yazdığı beş beste var. Albümde söz yok. Meyden tuluma, kavaldan duduğa uzanan nefesliler trompetle, trombonla, saksafonla aynı albümde buluşuyor. Yaylı tamburda Moğollar’dan tanıdığımız Cahit Berkay, trompette Şenova Ülker çalıyor. Sazlar kendi karakterini koruyor, düzenlemeler sade ve çağdaş. BaBa ZuLa ile Deniz Mahir Kartal’ın hazırladığı iki remiks de albümün kapısını elektronik müziğe aralıyor.
Aslan’ın albümde çaldığı mey, uzun zaman Kars’tan Erzurum’a, Erzincan’dan Malatya’ya uzanan bir coğrafyanın sazı olmuş. Âşık meclislerinde, sohbetlerde, nişanlarda, düğünlerde çalınmış. Ses aralığı bir oktavı pek aşmıyor. Bu kadar dar bir aralığa bu kadar çok duygu nasıl sığıyor? Cevabın bir kısmı belki çalgıda, bir kısmı da onu dinleyenlerde. Bir halk çalgısı, çalındığı yerin hafızasını da taşır. Kimin düğününde çalındığını, hangi sofrada dinlendiğini, duyulduğu anda kimlerin birlikte sustuğunu hatırlar. Anadolu’nun sazları kentlere biraz da göçle geldi. Radyoyla, müzik okullarıyla, konservatuvarlarla İstanbul’a, Ankara’ya ulaşan mey, yanında memleketin sesini olduğu kadar bir arada olmanın biçimini de getirdi belki. Aslan, İBB’deki görevine başladığı ilk aylarda kültüre erişimi bir hak olarak tarif etmişti. Bir kentte müziğe ulaşabilmek, biraz da birbirimize ulaşabilmek demek olabilir.
Sohbetimiz albümün beş durağının nasıl sıralandığıyla başladı. Oradan havaya göre huy değiştiren kamışlı bir sazla stüdyoya girmeye, bir mâniden yola çıkan bestenin sözünü nerede bıraktığına, UNESCO listelerinin bir geleneği ne ölçüde koruyabildiğine uzandı. Sahnenin de yönetim masasının da hâlinden anlayan Aslan’la, bu kentte müzik yaparak geçinmenin bugün ne kadar mümkün olduğunu da konuştuk.
*Albüm bir yolculuğun adını taşıyor, öyleyse parçaların sırası da o yolculuğun güzergâhı oluyor. Beş besteyi “Seyir”, “Bahar”, “Nefes”, “Ses”, “Simas” sırasına koymaya nasıl karar verdiniz? Bu sıra sizin seyriniz mi, yoksa dinleyici için ayrıca kurulmuş bir rota mı?
Şarkıların bir sırası var, doğru. Bu şarkılar aslında müzikal olarak bir yolculuk. İsimlerinden hareket ettiğinizde bir kronoloji ya da doğrudan bir birliktelik çıkarmayabilirsiniz. Çünkü farklı dönemlerde yapılmış besteler bunlar. Ama melodik olarak birbirini takip eden, hüzünden sonra canlandıran, canlandırdıktan sonra biraz durağanlaştıran bir “seyir” kurmaya çalıştım. O yüzden bu şekilde sıraladım.
Aslında beş şarkıyı birlikte değerlendirmek gerekiyor. Yola çıktığınızda yaklaşık 30 dakikada dinleyebileceğiniz ve bu 30 dakika boyunca size eşlik eden bir müzikal bütünlük oluşturmaya çalıştım. Benim için önemli olan, şarkıların tek tek varlıklarından çok, bir araya geldiklerinde ortaya çıkan yolculuk hissiydi.
*“Seyir”de beş bestenin yanında iki de remiks var. Diğer üç bestenin remiksleri için de hazırlığınızın sürdüğünü anladım, doğru mu? Yani albüm, yayımlandıktan sonra da büyümeye devam eden bir şey. Parçalar çalma listelerinde birbirinden bağımsız da dinlenebiliyor. Siz beş besteyi bir albüm bütünlüğü içinde sunmayı tercih ettiniz. Bunun bir karşılığı var mı, yoksa albüm artık müzisyenin kendi kendine kurduğu bir çerçeve mi?
Evet, “Seyir”de beş şarkım ve iki remix var. Albüm, dediğiniz gibi, yayınlandıktan sonra da büyümeye devam ediyor. Böyle bir formu özellikle tercih ettim. Beş şarkının orijinallerini dinledikten sonra, bugünün remix ve elektronik müzik anlayışıyla birleşen farklı versiyonlarını da dinleyiciye sunmak istedim. Buradaki versiyonların tamamı aslında yeni bir sürece işaret ediyor.
Remixi yapan her arkadaşım, şarkıyı yeniden yorumluyor. Böylece eser kendi ilk halinden çıkıp başka bir sanatçının bakışıyla yeniden kurulmuş oluyor. Bu da bizim için albümün en keyifli taraflarından biriydi. İki remix hazırdı; Baba Zula’nın ve Deniz Mahir’in yaptığı çalışmalar. O yüzden onları albümle birlikte yayınladık. Üç remix daha var.
Böylece albüm, beş beste ve beş remix olmak üzere toplam 10 şarkıya tamamlanacak. Bunun gerçekleşmesi biraz tercihlerle, biraz da şartlarla ilgili. Her şeyi istediğimiz zamanda gerçekleştirmek maalesef mümkün olmuyor.
BAŞKA BİR İKLİME TAŞIDIĞIMIZDA FARKLI TINLAMAYA BAŞLIYOR
*Albümde üflediğiniz mey, gövdesinden çok kamışıyla yaşayan bir çalgı; havaya, neme, üflendiği güne göre değişiyor. Stüdyoda mikrofonun karşısına oturduğunuzda kamış sizi zorladı mı?
Meyi tanıyan birinin sorusu… Kamışlı sazlarla çalışan herkes bu tür zorluklarla her zaman karşılaşır. Havanın sıcak ya da soğuk olması, nemli veya kuru olması kamışı doğrudan etkiler. Ama ben bu durumun meye aynı zamanda anormal bir güzellik kattığını düşünüyorum. Çünkü doğallık tam da orada başlıyor.
Biz o kamışı yerinden söküp başka bir coğrafyaya, başka bir iklime taşıdığımızda farklı tınlamaya başlıyor. Tıpkı insan gibi. İnsan da bulunduğu yere, yaşadığı ortama ve coğrafyaya göre farklı tınlıyor. Bu nedenle mey için her zaman insana çok yakın bir enstrüman olduğunu söylüyorum. Ben de meyle kendimi çok yakın hissediyorum.
Çünkü meyin havaya göre verdiği bütün refleksleri aslında biz de insan olarak veriyoruz. Stüdyo sazı olarak kolay bir saz değil. Meyin çok büyük üstatları var ve bu sazla çalışan herkes benzer zorlukları yaşıyor. Ben bu albümde iki şarkıda mey çaldım. Çok zorlandığım bir durum olmadı. Çünkü bunlara, bütün mey çalanlar gibi, zamanla alışıyoruz.
*“Simas”ın çıkış noktasının, köy derlemelerinizden bulduğunuz bir mâni olduğunu anlatmışsınız. Yani sözle başlayan bir şey, sözü düşürülerek eser olmuş. O maninin sözleri müzikte nereye gitti? Dinleyen kişi o sözleri duymadan da onları alıyor mu sizce?
“Simas”ın çıkış noktası bir maniydi, doğru. Malatya bölgesinde uzun süre çalıştım ve o bölgede derlenmiş üç tane kitabım var. Bunun dışında, aynı hikâyeden hareketle yazılmış bir dans tiyatrosu da yaptık. “Simas” aslında o maniden yola çıkan bir çalışmaydı.
Fakat maninin tonu ve geleneksel tınısıyla “Simas”ın müziği arasında doğrudan, girift bir ilişki olduğunu söyleyemem. Bu, dans tiyatrosunun tematik müziğiydi. Zaman içinde “Simas”tan insanların anladığı şey o kadar farklılaştı ki ben de artık bunu takip etmekte zorlanıyorum.
Herkesin kulağında duyduğu şey, kendi kalbinde ve duygusunda başka bir şeye dönüşüyor. Kimi rüzgârda koşan atları düşünüyor, kimi kavuşamamış bir aşkı, kimi bambaşka yerlere gidiyor. Müzik zaten böyle bir şey. Belki enstrümantal müziği tercih etmemin sebeplerinden biri de bu. Sözler, bir noktadan sonra size ne düşünmeniz gerektiğini de söylüyor. Söz olmayınca siz istediğiniz yere gidebiliyorsunuz. Ama dediğim gibi, “Simas” ile derlediğim mani arasında çok doğrudan ve girift bir ezgi ilişkisi olduğunu söyleyemem.
*Derlemeci bir ezgiyi olduğu gibi kaydetmeye çalışır. Besteci ise onu değiştirerek kendine mal eder. Siz her ikisini de yapıyorsunuz. Beste yaparken “buraya dokunmayayım” dediğiniz bir yer oluyor mu? Hangi durumda sadakat borcu hangi durumda özgür hissediyorsunuz kendinizi?
Sadece benim için geçerli olduğunu düşünmüyorum. İnsanlar yazdıkları, söyledikleri, çaldıkları ya da besteledikleri şeylere doğal olarak anlamlar atfederler. Benim için de bir besteyi ortaya çıkardıktan sonra dokunmak istemediğim yerler oluyor.
Eğer o bölüm bestenin genel melodik bütünlüğünü bozmuyorsa ve beni rahatsız etmiyorsa, oraya dokunmamayı tercih ediyorum. Ama gerektiğinde de değiştiriyorum.
Sadakat borcu dediğiniz şey gerçekten doğru. Çünkü insan sadece yaptığı besteye sadakat duymuyor. O besteyi yaparken taşıdığı duyguya, yaşadığı döneme ve başından geçenlere de bir sadakat duyuyor sanırım. Ben de bestelerimde çok fazla hareket ettiğimi söyleyemem. Bir eserin taşıdığı duygunun kendi içinde kalmasına izin vermeyi tercih ediyorum.
GELENEĞİN YAŞADIĞI TOPRAK
*Mey Azerbaycan’da balaban, Ermenistan’da duduk adıyla yaşıyor; aslında akraba bir çalgı ailesi. Duduk 2008’de UNESCO’nun listesine girdi; Gladyatör’den The Passion of the Christ’a birçok film müziğinin rengi olarak dünyada bir marka hâline geldi. Bizde de Alevi-Bektaşi semahı 2010’da, âşıklık geleneği 2009’da aynı listeye girdi ama benzer bir karşılık doğmadı. Siz semahı listeden değil ocağın içinden tanıyorsunuz. Bir geleneğin listeye girmesiyle yaşamaya devam etmesi arasında nasıl bir ilişki var? Listeye girmek bir koruma mı, yoksa sadece fotoğraflama mı?
Hakikaten benim de dert edindiğim ve üzerinde düşündüğüm bir nokta bu. Duduk ve balaban, zaman içerisinde hem dünya müziği içinde hem de Türkiye’de daha görünür ve popüler hâle geldi. Bunun elbette müzik dünyası açısından birçok sebebi var. Bir taraftan sazın kendisinin yatkınlığı, o tınının bestecinin ilgisini ne kadar çektiği önemli. Diğer taraftan endüstriyel müzik ilişkileri de burada çok belirleyici.
Duduğun dünyadaki seyrini Djivan Gasparyan’dan bağımsız düşünemezsiniz. Onun ezgilerinin ve melodisinin “Gladyatör” gibi büyük bir filmde duyulması, bir anda bu enstrümanın birçok bestecinin ve sinemacının dikkatini çekmesini sağladı.
Bu anlamda bizim de geleneksel sazlarımızı daha fazla duyurmaya, onları farklı platformlarda daha görünür ve çekici hâle getirmeye ihtiyacımız var. UNESCO’nun listesine girme meselesini de bu açıdan değerlendirmek gerekiyor.
Aslında bunlar UNESCO’nun listesinde olsa da olmasa da bizim kültürümüz içerisinde kolayca kaybolacak şeyler değil. Ben türküler için de aynı şeyi düşünüyorum. Siz ne yaparsanız yapın, yaşadıkları toprağın ve geleneğin içinde varlıklarını sürdürüyorlar. Çünkü ayaklarınızın bastığı toprakla çok güçlü bir ilişkileri var. Doğalında onunla birlikte yaşıyorlar.
Ama UNESCO gibi miras kurumları yine de çok önemli. Orada anılıyor ve yazılıyor olmaları, bir taraftan bunun yazılı tarihinin oluşması anlamına geliyor. En azından bu kültürlere ilişkin çerçeveler, etkinlikler ve programlar düzenlenmesini sağlıyor. Dolayısıyla yaşamaya devam etmesiyle arasında bir ilişki olduğunu düşünüyorum.
En azından dünya standartlarında bir ilgi ve yoğunluğa mazhar oluyor. Ama UNESCO olmasa da kadim Anadolu kültürünün, özellikle sözlü kültürün ve enstrüman kültürlerinin binlerce yıldır yaşadığını ve yaşamaya devam edeceğini düşünüyorum.
MÜZİK YAPARAK GEÇİNEBİLMEK
*On altı yıldır kültür yöneticiliği yapıyorsunuz; müziğin dinleyiciye ulaşma yolları sizin için soyut bir mesele değil. Masanın her iki tarafına da hakimsiniz. Ülkemizde iyi müziğin dinleyicisine ulaşmasının önündeki asıl engeli ne olarak görüyorsunuz? Ekonomi mi, algoritmalar mı, mekân ve bütçe meselesi mi? Kültür yöneticisiyken savunduğunuz şeylerle müzisyen olarak karşılaştığınız zorluklara baktığınızda bize “hayaller ve gerçekler”den bahseder misiniz?
Kültür yöneticisi olma hikâyemin kendisi aslında bir müzik emekçisinin hikâyesi olduğu için bu konuya yabancı değilim. Ama bugün sadece müzisyen olarak hayatımı idame ettirebilseydim, açıkçası bunu tercih ederdim.
Bir müzisyenin yaşayabilmesi, finansal kaynaklarını oluşturabilmesi, daha doğrusu kendisini ekonomik olarak sürdürebilmesi hiç kolay değil. İstanbul gibi binlerce müzisyenin yaşadığı bir kentte, her müzisyenin yalnızca müzik yaparak ekonomik hayatını sürdürebilmesi maalesef mümkün değil.
Ben de bir noktada bu döngünün içinde kalamayarak kültür yönetimi alanına geçtim. Bu alana geçerken temel kaygılarımdan ve hedeflerimden biri yerel yönetimlerde kültür politikası çalışmak, gerçekten de bu meselelerin üzerine yoğunlaşabilmekti.
En azından küçük bir ilçede, kendi ilçesinin sanatçısı, müzisyeni, tiyatrocusu ve ressamıyla bağ kuran, birlikte hareket edebilen bir yerel belediyecilik anlayışı mümkün olabilir mi? Yerel yönetim kaynakları kültür üreticisinin alanını nasıl besleyebilir? Bu tür soruların peşinden giden birçok çalışmanın içinde yer alma fırsatım oldu.
Bunun belki de en geniş ölçekli karşılığı İstanbul Büyükşehir Belediyesi oldu. Buraya gelme fırsatı elde ettiğim için kültür politikaları üzerine çalışma imkânı da buldum.
Fakat sanat meseleleri, sanatın ekonomisi ve bu döngünün kendisi yalnızca yerel belediyelerin gayretiyle ya da bugünkü kamu mevzuatıyla çözülebilecek meseleler değil. Daha büyük ölçekte bir perspektif ve bakış açısı koymak gerekiyor.
Çünkü sosyal güvence, sigortalılık, meslek birlikleri, üyelikler, buna bağlı maaş ya da fonlama modelleri gibi birçok alanın birlikte gelişmesi gerekiyor. İşini iyi yapan bir müzisyenin ayakta kalabileceği şartları oluşturacak daha geniş bir sosyal yapıya ihtiyaç var.
Dolayısıyla bunun yalnızca yerel belediyelerin imkânlarıyla çözülebileceğini düşünmüyorum. Daha üst ölçekli yapıların kurulması gerekiyor. Üstelik bu yalnızca müzisyenler için değil, sanatın bütün disiplinlerinde çalışan emekçiler için başka türlü bir formun geliştirilmesini gerektiriyor.
*Albümün adı “Seyir”, parçaların adları “Bahar”, “Nefes”, “Ses”, “Simas”. Hepsi tek kelime, hepsi sade, hiçbiri süslü değil. Bu bir tercih mi, yoksa kendiliğinden mi böyle oldu? Bir eserin adı sizde ne zaman beliriyor? Beste biterken mi, yoksa isim baştan var olup bestenin yönünü mü belirliyor?
Bu biraz insanın kendi yapısıyla da ilgili. Ben de biraz böyle biriyim. Yıllardır beni tanıyorsunuz; çok gürültülü, patırtılı biri değilim. Sakinliği ve basit durmayı seven biriyim. Sanırım şarkıların isimleri de biraz buradan geliyor.
Bazı insanlar dışarıya doğru değil, içeriye doğru konuşurlar ya da bağırırlar. Ben biraz öyleyim galiba. O yüzden şarkılar da benim gibi olmuş herhâlde.
İsimleri sonradan koyuyorum. İsim önce, beste sonra gelmiyor. Önce besteyi yapıyorum. Hatta çoğu zaman aranje aşamasında isim ortaya çıkıyor. Mesela “Nefes”, tulum ile meyin konuşması olduğu için böyle adlandırıldı. İki nefesli sazın birbirine cevap vermesi, bir anlamda nefeslerin konuşması gibi geldi bana. Şarkıyı yaptım, “ses” de ondan sonra biraz bağırma ihtiyacı hissetti herhâlde.
“Seyir”in ismi için ise biraz daha fazla uğraştım. Albümün adı “Seyir” olana kadar herhâlde dört kez isim değiştirdi. Çünkü bu kez yalnızca tek bir şarkının değil, bütün albümün konseptini düşünerek bir isim koymak istedik. Sonunda “Seyir”de karar kıldık.
*Bitirirken: Seyir’i dinlerken biz de hissettiklerimizin adını hemen koymak zorunda değiliz. Bir ezgi eski bir hatırayı çağırabilir, bir başkası günün ağırlığını hafifletebilir. Müziğin bize ne söylediği, belki o gün nasıl olduğumuzla da ilgilidir.
“Seyir” tüm dijital platformlarda yayında. Albümde; yaylı tamburda Cahit Berkay, trompette Şenova Ülker, meyde T. Volkan Aslan, kemanede Ozan Bircan, neyde Burak Malçok, trombonda Mathew Benjamin Solomon, kemanda Gabriel Jean Jose Meidinger, perküsyonda Kerem Can Aslan ve Alşan Ozan Aslan, kavalda Serkan Yıldırım, gitarda Çağrı Gözeten ve Utku Çakmak, piyanoda Mert Ağırlar, basta Onur Kamer, kamançada Arslan Hazreti, dudukta Gürkan Akyol, saksafonda Deniz Pektaş, tulumda Selim Bölükbaşı, 6 telli oğur sazında Burak Aykaç ve klavyede Mert Ağırlar yer alıyor. Albümün mix ve mastering’i Mert Ağırlar’a, tasarım ve animasyonu Mert Ağbulak ve Ozan Varol’a, fotoğrafları Sami Türk’e ve iletişimi Özlem Demirkıran’a ait.
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

