ADEM YAVUZ ARSLAN | YORUM
Türkiye’yi sarsan “soygun fonu” skandalının son gelişmelerine ve bundan sonra neler olabileceğine geçmeden önce bir yanılgımı itiraf edeyim. Ben yine bir “FETÖ hikâyesi” yazılmasını bekliyordum.
Son 13 yıldır başı her sıkıştığında, bir yolsuzluk dosyası önüne geldiğinde aynı sakızı çıkarıp çiğneyen Erdoğan rejimi, bu skandalda da bildiğimiz yola girer diye düşünmüştüm. Nasıl olsa Erdoğan’ın çiğneyip tükürdüğü sakızı yerden alıp yeniden çiğnemeye hevesli bir muhalefet de var!
Fakat bu kez, birkaç cılız troll hamlesi dışında, o hikâye pek tutmadı. Onun yerine raftan başka bir sakız indirildi: “Dış güçler ve hükümete darbe.”
Senaryo aşağı yukarı şöyle: Bu bir fon skandalı değil, Türkiye’ye operasyonmuş. Erdoğan’ı devirmek için hazırlanmış. Aslında seçime yakın patlatacaklarmış. Konuşulan milyarlar da işin küçük kısmıymış; çok daha fazlasını götürüp hükümeti düşüreceklermiş. Ama Erdoğan oyunu görmüş, erken müdahale etmiş ve ekonomik darbeyi boşa çıkarmış.
Ne güzel hikâye değil mi?
Vatandaşın parası kayboluyor, iktidarın çevresinden isimler çıkıyor, fakat hikâyenin sonunda yine Erdoğan kahraman oluyor.
Saray’ın propaganda çevreleriyle bağımsız gazetecilik yapıyormuş gibi dolaşan hesaplar bu senaryoyu yayıyor. Hilal Kaplan’ın yeni eşi olmakla tanınan Emre Esfer’in dolaşıma sokulan videosunda paranın yurt dışına götürülmesi, Erdoğan yönetimini devirme hedefiyle ilişkilendiriliyor. Prof. Dr. Ahmet Akgündüz de aynı hikâyeye İsrail, MOSSAD ve ABD ekliyor. Hedefin Erdoğan ve Türkiye olduğunu söylüyor.
Belge nerede, diye soracaksınız!
Orası biraz boş. Ama büyük resmi gördüğünüzde küçük ayrıntılara takılmamanız bekleniyor. Küçük ayrıntı dedikleri de vatandaşın bütün birikimi.
İki adım geri çekilip medyaya bakın. Erdoğan sürece hâkimmiş, çevresi kirliymiş ama kendisi temizmiş, bu krizden de güçlenerek çıkacakmış… Aynı hikâyenin farklı ağızlardan anlatılan versiyonları.
Derken Şamil Tayyar çıkıp hikâyenin tadını kaçırdı. Eski AKP milletvekili, her musibeti komplo teorisiyle açıklama kolaycılığına itiraz edip şu cümleyi kurdu: “Vurgun mahallindekiler bizim çocuklardı!”
İnsan bu cümleyi okuyunca ister istemez 12 Eylül 1980’i hatırlıyor. Darbenin ardından söylendiği aktarılan, CIA ile özdeşleşmiş o meşhur söz: “Bizim çocuklar başardı.”
Mehmet Ali Birand’ın aktardığı bu anlatının ayrıntıları, sözün kimin tarafından kime söylendiği yıllar sonra tartışıldı. Onu tartışmasız bir CIA tutanağı gibi sunmayalım. Ama Türkiye’nin siyasi hafızasındaki yeri belli.
46 yıl sonra yine “bizim çocuklar” konuşuluyor. Bu kez sokakta tank yok. Ekranda fon tabloları, hesaplarda açıklanması gereken para hareketleri var. Tayyar’ın mesajını biraz sadeleştirelim: Kıvırmayın, komplo teorisi üretmeyin; vurgun mahallindekiler bizim mahallenin çocukları!
Hani şu finans dehası diye parlatılanlar. Yerli ve milli diye sunulanlar. Dokunulmazlık havasında dolaşanlar. Ancak Tayyar da bir yere kadar geliyor. Kendi mahallesindeki yağmayı anlatıyor, sonra Erdoğan’ı ve “davayı” o tablonun dışına çıkarıyor.
İyi de o çocukları kim büyüttü? Kim önlerini açtı? Kim devletin kritik makamlarına oturttu? Kim denetlemesi gereken kurumların başındaki isimleri seçti? Kim bu çevreye dokunulmaz olduğu duygusunu verdi? Her şey Erdoğan’ın kontrolündeyse, bu düzen nasıl kuruldu? Kontrolünde değilse, yıllardır anlatılan o her şeye hâkim lider hikâyesi ne olacak?
İktidarın hesabı çok kullanışlı: Başarı Erdoğan’ın, başarısızlık dış güçlerin. İşler patladığında da birkaç kişinin azgınlığı. Erdoğan’ın hanesine bir türlü borç yazılmıyor. Oysa ortaya çıkan isimler, meselenin birkaç borsacıdan ibaret olmadığını gösteriyor.
Erdoğan’ın ‘manevi kızı’ Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi İlyas Kaya’nın, kriz öncesinde yüksek kazançla çıkış yaptıkları ortaya çıktı. Kaya parti görevlerinden affını istedi. Affını istemekle hesap vermek aynı şey mi?
Görevden ayrılmak siyasi bir adım olabilir. Ama işlem kayıtları açıklanmadıkça, kazancın kaynağı ve işlemlerin zamanlaması aydınlatılmadıkça sorular yerinde durur.
Erdoğan’ın 40 yıllık yol arkadaşı eski bakan Hayati Yazıcı’nın oğlu Mustafa Yazıcı’nın ifadesi alındı; hakkında yurt dışına çıkış yasağı uygulandığı bildirildi. Mal varlığına ilişkin tedbirin ise kaldırıldığı haberleştirildi. Hayati Yazıcı, oğlunun işlemlerinin hukuka ve ahlaka uygunluğundan kuşku duymadığını söyledi.
Bir babanın oğluna güvenmesi anlaşılır. Fakat kamuoyunun önüne konulması gereken şey babasının güveni değil, işlemlerin kaydıdır.
Erdoğan’ın eski danışmanı, eski AKP milletvekili Ertan Aydın’ın adı da dosyaya girdi. Tera’daki yönetim kurulu üyeliği gündeme geldi. Nihat Zeybekci ise ortağı olduğu şirketlerin fon yatırımlarını doğrularken kendilerinin de mağdur olduğunu, spekülatif hisselerle ilişkilerinin bulunmadığını savundu.
Burada ayrımı koruyalım. Fona para yatırmak, yönetimde bulunmak, hakkında iddia ortaya atılması ve suç işlemek aynı şey değil. Zeybekci’nin mağduriyet beyanını da diğer isimlerle ilgili iddiaları da kendi bağlamında değerlendirmek gerekir. Ama bu ayrım siyasi soruyu ortadan kaldırmıyor: İktidarın üst katlarına uzanan bu ilişkiler ağı nasıl oluştu? Denetçiler neyi gördü, neyi görmedi? Uyarılar varsa, neden gereği yapılmadı?
Bu soruların cevabını MOSSAD’a havale edemezsiniz!
Yabancı bağlantı varsa araştırın. Para yurt dışına çıktıysa izini sürün. Ama bunu yaparken içerideki sorumluları görünmez hale getirmeyin. Dışarıdaki ortak, içerideki ortağın mazereti olamaz. Asıl tartışılması gereken, bu kadar büyük bir skandalın hangi siyasi ve idari ortamda büyüyebildiği.
Denetim kurumlarının yönetimini belirleyeceksiniz, bürokrasiyi şekillendireceksiniz, sadakati ödüllendireceksiniz. Sonra işler patladığında temizliğe gelen kurtarıcı rolüne çıkacaksınız. Vatandaş da alkışlayacak, öyle mi?
Peki Erdoğan bu krizden çıkabilir mi?
Önce “çıkmak”tan ne anladığımızı konuşalım. Koltuğunda kalabilir. Dosyanın gündemdeki yerini azaltabilir. Birkaç ismi görevden uzaklaştırıp yeni bir hikâye kurabilir. Ama bunları yapması, kaybolan güveni geri getirdiği anlamına gelmez. Önündeki yollardan biri, birkaç ismi feda etmek. Suçlu çevre, temiz lider. Bildiğimiz senaryo.
Bu yöntem zaman kazandırabilir. Fakat birilerine dokunup diğerlerini koruduğunuzda bu kez içeride kavga çıkar. “Benim hesabımı inceliyorsunuz da onun hesabına neden bakmıyorsunuz?” sorusu büyür. Seçici hesaplaşma, yeni belge ve bilgi sızıntılarının önünü açabilir. Üstelik bir ismin siyasi desteğini kaybetmenin maliyetiyle onu korumanın maliyeti aynı anda masaya gelir. Temizlik söylemiyle iktidar hesabı burada birbirine çarpar.
Bir başka yol, mağdurların parasını mümkün olduğunca geri ödeyip öfkeyi yatıştırmak. Elbette vatandaş parasını alsın. Fakat hangi parayla? Kazancı özel hesaplara yazıp zararı kamuya yükleyecekseniz, faturayı bu kez fonla hiçbir ilgisi olmayan vatandaş da öder. Maaşından vergi kesilen işçi, emekli, esnaf başkasının kurduğu düzenin zararına ortak edilir.
O zaman kriz çözülmüş olmaz. Zararın adresi değişmiş olur.
Üçüncü yol, dış güçler hikâyesini büyütmek. Hesap soranı hükümete saldırmakla suçlamak. Soruyu soranla parayı götüreni aynı torbaya koymak.
Bu söylem bir süre işe yarayabilir. Ancak hesabına erişemeyen, birikiminin ne kadarını geri alacağını bilmeyen vatandaşa sürekli büyük resim anlatamazsınız. Adamın parası yok. Siz MOSSAD diyorsunuz.
Ne yapsın vatandaş? Elektrik faturasını jeopolitikle mi ödesin?
Güveni yeniden kuracak yol belli: İşlem kayıtlarını açıklamak, bağımsız soruşturma yürütmek, siyasi bağlantısı ne olursa olsun herkese aynı ölçüyü uygulamak. Ama işte en zor gelen de bu. Çünkü gerçek bir soruşturma yalnızca para hareketlerini değil, o hareketlere alan açan ilişkileri de ortaya çıkarır. “Bizim çocuklar”ın arkasında kimlerin durduğunu sormaya başlar.
Ben Erdoğan’ın bu dosyayı kolayca kapatabileceği kanaatinde değilim. Yönetebilir, zaman kazanabilir, gündemi değiştirebilir. Ancak siyasi maliyetini silmek başka bir mesele. Yeni belgeler ortaya çıkarsa, mağdurlar birlikte hareket ederse ve muhalefet birkaç günlük gürültüyle yetinmeyip dosyanın peşini bırakmazsa, kriz büyüyebilir. Tersi olursa Erdoğan bir kez daha zaman kazanır.
Yolsuzluk dosyaları kendiliğinden iktidar devretmiyor. Hesap sorulmadığında, dosya takip edilmediğinde, herkes bir sonraki gündeme koştuğunda, iktidar yoluna devam ediyor.
Ama bir şeyi artık açık konuşalım; bu çocuklar gökten düşmedi. Başka bir ülkenin uzay gemisiyle gelmedi. Bu iktidarın çevresinde büyüdüler, bu düzenin içinde yer edindiler.
12 Eylül’ün meşhur anlatısında “bizim çocuklar” başarmıştı. Bugün Şamil Tayyar, vurgun mahallinde yine “bizim çocuklar” bulunduğunu söylüyor.
O halde büyük resmi görmek isteyenler biraz da buraya baksın: Bizim çocukları kim büyüttü, kim korudu? Hesabı kim verecek ?
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

