Site icon Serbest Görüş

Fon soygunu ABD’de de oldu ama…

Fon soygunu ABD’de de oldu ama…


Bernie Madoff ve Allen Stanford, ABD’de milyarlarca doları yıllarca soydu. Ama skandal patladığında sistem sadece failleri cezalandırmadı; paranın izini sürdü, mağdurlara ödeme yaptı, denetleyenleri denetledi ve aynı açığın tekrarını zorlaştırdı. Türkiye’deki fon skandalı ise doğrudan iktidar partisinin üst düzey isimlerine uzanıyor. Asıl soru şu: Denetim ve hesap verme düzeni, kendi mensuplarını sorgulayabilecek kadar bağımsız mı? Çünkü iddialar iktidarın kendi mensuplarına uzandığında, adaletin asıl sınavı başlar.

ADEM YAVUZ ARSLAN | YORUM 

Bernie Madoff, Wall Street’in saygın yatırım yöneticilerinden biriydi. Adı güvenle anılıyordu; yatırımcılar paralarını ona teslim edebilmek için sıraya giriyordu. O ise vaat ettiği yatırımları yapmak yerine yeni yatırımcılardan topladığı parayla eski yatırımcılara ödeme yapıyor, sahte hesap dökümleriyle düzenli kazanç görüntüsü yaratıyordu. Kısacası, itibarının arkasına sakladığı dev bir Ponzi sistemi işletiyordu.

2008 krizinde yatırımcılar paralarını geri isteyince çark durdu. Madoff, dolandırıcılığı oğullarına itiraf etti; onlar da yetkililere bildirdi. Aralık 2008’de yakalanan Madoff, suçlarını kabul etmesinin ardından Haziran 2009’da 150 yıl hapse mahkûm edildi.

Allen Stanford da finans dünyasının güven satan isimlerinden biriydi. Teksaslı finansçı, Antigua merkezli Stanford International Bank’ın sahibiydi. Bankasının yüksek faizli mevduat sertifikalarını güvenli yatırım diye pazarlarken yatırımcıların parasını kişisel işlerine aktarıyordu; getirileri sahte verilerle şişiriyordu. SEC’in, yani Amerikan Sermaye Piyasası Düzenleyicisi’nin, Şubat 2009’da açtığı dava ve mahkemenin mal varlıklarını dondurmasıyla skandal kamuoyuna yansıdı.

Stanford, 2012’de 110 yıl hapis cezası aldı.

Amerika’da da insanları soydular. Hem de milyarlarca doları, yıllarca, finans dünyasının gözü önünde.

Dolayısıyla mesele, bir ülkede finansal dolandırıcılık yaşanıp yaşanmamasıyla sınırlı değil. Denetçiler yanılabilir, kurumlar görevlerini yapamayabilir, itibarlı görünen finansçılar insanları kandırabilir. Asıl mesele, skandal ortaya çıktığında sistemin nasıl tepki verdiğidir: Suçun bütün boyutlarını araştırabiliyor mu? Paranın izini sürebiliyor mu? Kendi kurumlarının başarısızlığıyla yüzleşebiliyor mu?

ABD krizi nasıl yönetti?

Türkiye ile ABD arasındaki farkı anlamak için bu sorulara bakmak gerekiyor.

Madoff ve Stanford dosyalarında izlenen yöntemleri beş aşamada ele alabiliriz. Bunlar birbirini bekleyen işlemler değil; ceza soruşturması, varlıkların korunması, mağdurların zararlarının giderilmesi ve kurumsal denetim çoğu zaman birlikte yürütüldü.

Birincisi, para kaçışını durdurmak.

Şüpheliyi gözaltına almak ve tutuklamak, mağdurun parasını korumaya tek başına yetmez. Suçla bağlantılı varlıklar el değiştirmeye devam ediyorsa, geri kazanılabilecek tutar da azalır. Stanford dosyasında SEC, mahkemeden acil tedbir ve mal varlığı dondurma kararı aldı. Şirketleri ve varlıkları kontrol altına almak üzere mahkeme denetiminde bir yönetici atandı.

Amaç, kalan parayı korumak, kayıtları incelemek ve geri alınabilecek varlıkları belirlemekti. Yatırımcıya “Sabredin” demenin bir karşılığı olmalıydı. O karşılık da korunmuş varlıklar ve işleyen bir geri kazanım süreciydi.

İkincisi, soruşturmayı paranın izinden genişletmek.

Böylesine büyük bir organizasyonu yalnızca tepedeki isimle açıklayamazsınız. Parayı kim topladı, hangi hesaplara aktardı, hangi kurumlar üzerinden geçirdi? Kim kazanç sağladı, kim görevini yerine getirmedi?

Madoff dosyasında geri kazanım onun şahsi servetiyle sınırlı kalmadı. JPMorgan ile yapılan kovuşturmanın ertelenmesi anlaşması ve buna bağlı müsadere işlemi üzerinden 1,7 milyar dolar, yatırımcı Jeffry Picower’ın mirasından ise yaklaşık 2,2 milyar dolar mağdur fonuna sağlandı.

Bu işlemlerin hukuki gerekçeleri farklıydı; adı geçen herkesin aynı suçu işlediği anlamına gelmiyordu. Ancak soruşturmanın ve geri kazanımın kapsamını gösteriyordu: Paranın geçtiği kurumlar ve geri alınabilecek kazançlar da incelendi.

Üçüncüsü, mağdura ödeme yapacak bir mekanizma kurmak.

Dolandırıcının cezaevine gönderilmesi önemlidir. Fakat bu, mağdurun kira borcunu ödemez; çocuğunun okul parasını veya emeklilik birikimini geri getirmez. Ceza adaletinin yanında, kaybı gidermeye çalışan bir sistem de gerekir.

Madoff Victim Fund bunun somut örneği oldu. Aralık 2024’te açıklanan son dağıtımla, 127 ülkedeki 40.930 mağdura toplam 4,3 milyar doların üzerinde ödeme sağlandı. Program kapsamındaki kabul edilmiş zararların yüzde 93,71’i karşılandı.

Bu oran bütün Madoff mağdurlarının bütün kayıplarını kapsamıyor. Yine de önemli bir sonuç gösteriyor: Kamuoyuna yalnızca kaç kişinin cezalandırıldığı değil, kaç mağdura ne kadar para ödendiği de açıklandı.

En kritik aşama: Denetleyeni denetlemek!

Dördüncüsü, denetleyeni de denetlemek.

Madoff nasıl yıllarca devam edebildi? SEC neden dolandırıcılığı ortaya çıkaramadı? Gelen uyarılara ne oldu?

Bu sorular kurumun itibarını korumak adına rafa kaldırılmadı. SEC’nin müfettişliği başarısızlığı araştırdı, rapor yayımladı. Kongre’de oturumlar düzenlendi; kurumun yöneticileri eksikleri açıklamak zorunda kaldı.

Çünkü suçluyu bulmak, suçun neden bu kadar uzun süre işlenebildiğini açıklamaya yetmez. Denetim zaafı giderilmeden yalnızca fail değişir; aynı açık, başka bir dolandırıcının önüne çıkar.

Beşincisi, tekrarını zorlaştırmak.

Madoff sonrasında müşteri varlıklarının korunmasına ilişkin kurallar güçlendirildi. Yatırım danışmanlarının varlık saklama düzenine göre bağımsız, habersiz incelemeler ve iç kontrol denetimleri getirildi.

Daha önce Enron ve WorldCom gibi muhasebe skandallarının ardından da Kongre, 2002 Sarbanes–Oxley Yasası’nı çıkarmıştı. Halka açık şirketlerin denetçilerini denetlemek üzere PCAOB kuruldu. Böylece şirketlerin hesaplarını inceleyenlerin verdiği güvence de bağımsız gözetime bağlandı.

Amerika finansal suç sorununu çözmüş değil. Yeni skandallar yaşanıyor, soruşturmalar uzuyor, her mağdur parasının tamamını alamıyor. Ancak bu örneklerde cezalandırma, para iadesi ve kurumsal değişiklik birlikte ele alındı. Soruşturma, birkaç kişinin mahkûmiyetiyle tamamlanmış sayılmadı.

Dolandırmak için fon kurmuşlar!

Şimdi Türkiye’ye dönelim.

Bizdeki fon skandalını bu örneklerden ayıran temel mesele, iddiaların doğrudan iktidar partisinin üst düzey isimlerine ve yakınlarına uzanması. Bu nedenle tartışma, finansal suçların ötesinde siyasi sorumluluk ve denetimin bağımsızlığı meselesine dönüşüyor.

Fatma Betül Sayan Kaya sıradan bir yatırımcı değil. Eski bakan; skandal ortaya çıkana kadar AKP genel başkan yardımcısıydı. Erdoğan’ın ‘manevi kızı’ olarak tanımlanan birisi. Hisse işlemleriyle ilgili iddiaların ardından parti görevlerinden ayrıldı. Kaya ve eşi hakkında fon soruşturması kapsamında mal varlığını dondurma talebi de gündeme geldi.

Fakat istifa ve tedbir talebi, esas soruları cevaplamıyor. İşlemler nasıl yapıldı? Kazancın kaynağı neydi? Önceden bilgiye erişim var mıydı? Siyasi konumun sağladığı bir avantaj kullanıldı mı? Bunları ortaya çıkaracak kapsamlı ve bağımsız bir inceleme yapılacak mı?

Mustafa Yazıcı’nın dosyası da aynı sorunu görünür kılıyor. Babası Hayati Yazıcı, AKP’nin kurucularından, eski bakan ve partinin üst düzey yöneticisi. Mustafa Yazıcı’nın mal varlığına getirilen kısıtlamalar jet hızıyla kaldırıldı. Kamuoyuna tatmin edici bir açıklama yapılmadı. Yolu AKP’den geçen çok sayıda isim fon soygununun merkezinde yer alıyor.

Siyasi yakınlık tek başına suçun kanıtı değildir. Ancak soruşturmanın bağımsızlığına duyulan ihtiyacı artırır. Bir iktidar mensubunun adının dosyada geçmesi, incelemeyi daraltmanın gerekçesi olamaz.

Amerikalı dolandırıcıların siyasi bağlantıları hiç yoktu demiyorum. Türkiye’deki belirleyici sorun, iddiaların yöneldiği siyasi çevreyle denetim ve hesap verme düzenini şekillendiren iktidarın aynı yapıda buluşmasıdır. Denetlemesi gereken kurumların siyasi bağımsızlığı tartışmalıysa, soruşturmanın kime kadar uzanabileceği de tartışmalı hâle gelir.

Bu, doğrudan bir çıkar çatışması sorunudur. İktidarın üst düzey isimleriyle ilgili iddialar araştırılırken kamuoyu hangi güvencelere dayanacak? Denetim ihmali varsa kim ortaya çıkaracak? Soruşturmanın sınırını kim belirleyecek? İşlem kayıtları ve karar gerekçeleri ne ölçüde açıklanacak?

Bu soruların cevabı “Cumhurbaşkanı talimat verdi” olamaz. Hesap verebilirlik bir kişinin iradesine bağlanırsa, incelemenin kapsamı da aynı kişinin siyasi tercihine bağlı kalır. Vatandaşın ihtiyacı, liderin verdiği sözden önce, o sözden bağımsız çalışabilen kurumlardır.

Üstelik Saray’ın sözcüsü gibi görülen Abdulkadir Selvi’nin aktardığına göre AKP, yargı ve Cumhurbaşkanlığı’na bağlı Devlet Denetleme Kurulu zaten çalıştığı gerekçesiyle Meclis araştırması planından vazgeçti.

Oysa adli soruşturma ile Meclis’in siyasi ve kurumsal denetimi farklı sorulara cevap arar. Savcı belirli suçları araştırır; Meclis, denetim düzeninin neden işlemediğini ve siyasi sorumluluğu sorgular. Birinin varlığı, diğerini gereksiz kılmaz. Madoff hakkında ceza soruşturması yürütülürken Kongre’nin SEC’nin başarısızlığını incelemesi bu bakımdan öğreticidir.

Hırsız evin içindeyse?

Türkiye’de SPK’nın açıkladığı ara ödeme düzenlemesi de ancak sonuçlarıyla değerlendirilebilir. Böyle bir düzenleme, her mağdurun parasının tamamını geri alacağının güvencesi değildir. Kaç kişinin ne kadar ödeme aldığı, hangi varlıkların geri kazanıldığı ve kalan zararların nasıl karşılanacağı açıklanmalıdır.

Tasfiye kapsamındaki fonların toplam değeriyle çalındığı veya kesin olarak kaybedildiği belirlenen tutarı da birbirine karıştırmamak gerekiyor. Gerçek zarar ve suç geliri, işlem kayıtlarının incelenmesi ve varlıkların değerlendirilmesiyle ortaya çıkacak. Bu ayrım, skandalı hafifletmez; hesabın doğru sorulmasını sağlar.

Kim kazandı, kim kaybetti? Kim önceden bilgi aldı? Hangi kurum hangi uyarıyı görmezden geldi? Siyasi nüfuz nerede devreye girdi? Bunlar aydınlatılmadan dosya kapanmış sayılamaz.

Amerika’daki örneklerin gösterdiği yöntem belli: Suçun faillerini cezalandırmak, paranın izini sürmek, mağdurun zararını gidermek, denetimin neden başarısız olduğunu açıklamak ve aynı açığın yeniden kullanılmasını zorlaştırmak.

Türkiye’de de hesabı bu ölçülerle sormalıyız. Tutuklu sayısının yanında, hangi hesapların incelendiğini, hangi siyasi bağlantıların araştırıldığını ve mağdurun cebine kaç lira döndüğünü öğrenmeliyiz.

Çünkü iddialar iktidarın kendi mensuplarına uzandığında, adaletin asıl sınavı başlar.

 

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version