Ormanda Yakup artık bir metafor taşımıyor, bir hayvan refleksi taşıyor. Başını kaldırıyor, kulak kabartıyor, nereden geleceği belli olmayan tehlikeyi bedeniyle seziyor. Kamera onu bir avcının değil, bir avın perspektifinden izliyor. Keza cami sahnesinde Yakup saldırı altındaki bir antilop sürüsünün ortasında kalmış, hangi yöne kaçacağını bilemeyen şaşkın bir ceylana benziyor.
M. NEDİM HAZAR | YORUM
Hadi biraz edebiyat parçalayarak başlayalım ikinci bölüme!
Gazelle’in “Güzel”den geldiğini ya da tam tersi- olduğunu bilir misiniz?
Bu isim Batı dillerine Arapçadan geçmiş eski bir kelime aslında. Gazelle, Arapça “gazâl” (غزال) sözcüğünün Fransızca üzerinden Avrupa’ya taşınmış hâli. Gelin görün ki bu kelime Türkçede edebî bir ad olarak kalmış, halk diline pek inmemiş. Halk ceylanı anlatmak için ya kendi “ceylan”ına, Azerbaycan Türkçesinde ve kimi Anadolu ağızlarında yaşayan “ceyran”a ya da divan şiirinin Farsçadan aldığı “ahu”ya yaslanmış; “ahu gözlü”, “ceylan gözlü” deyişleri buradan geliyor.
“Maral bakışlı” sözü de aynı lirik aileye ait ama maral aslında dişi kızıl geyik malum. Ceylan boynuzlugillerden, maral geyikgillerdendir; bunu yazmamın sebebi ukalalık değil elbette, ikisi zoolojide değil, yalnızca şiirde komşudur. Ceylanın kendisine ait o ince, ürkek zarafet ise ahunun ve gazâlin payına düşer.
Asıl dikkat çekici olan ise kelimenin kökündeki akrabalık: Aynı “g-z-l” kökü, divan şiirinin en sevilen aşk nazmına, gazele de adını verir. Eski bir rivayete göre gazel, avcıların köşeye sıkıştırdığı ceylanın son, yanık çığlığıdır; kaçacak yeri kalmamış bir canlının sevgiliye değil, kadere yönelttiği ağıt. Bu açıdan bakınca filmin adı yalnızca bir hayvanı değil, o hayvanın ağzından çıkan bir lirizmi de taşıyor: Yakup’un hikâyesi, belki de sürgünde yazılmış uzun bir gazeldir; ne malum!
Ceylan, Allah’ın en kibar yarattıklarından biri bence. Saldırmaz, toprak kavgasına girmez, kimseye diş göstermez; hayatta kalma biçimi kaçmak ve kollamaktır. Belki de bu yüzden belgesellerde aslanın bir ceylan sürüsüne saldırdığı sahneler, seyircinin içinin en çok sızladığı anlardır.
Zebranın, mandanın ya da yabani domuzun avlanışını belli bir mesafeyle izleriz; ama iri, ıslak gözleri, kibrit çöpü bacakları ve son ana kadar umutla süren kaçışıyla ceylan, avla kurduğumuz duygudaşlığın en saf hâlidir. Seyirci o anda tarafsız bir tabiat gözlemcisi olmaktan çıkar, sessizce ceylanın kurtulmasını diler.
Nadir Sarıbacak’ın filmine bu adı vermesi tam da bu refleksi hedef alıyor sanki. Bizden Yakup’u bir “göçmenlik vakası” olarak değil, savanda (Bozkır diyebiliriz) kaçacak yer arayan o narin hayvan gibi görmemizi istiyor. Türkçe “Ceylan” yerine uluslararası “Gazelle”in seçilmesi ise ayrıca anlamlı; çünkü bu ceylan artık kendi dilinin değil, başkasının dilinin çizdiği bölgede avlanmakta.
Gazelle filmi açılışındaki mesel bir hikâye olarak anlatılıyor evet ama filmin ilerleyen bölümlerinde Yakup o hikâyeyi dinleyen değil, bizzat yaşayan oluyor. Cami ve orman sahneleri bu dönüşümün en çıplak ve muazzam sinematografik anları mesela…
Ormanda Yakup artık bir metafor taşımıyor, bir hayvan refleksi taşıyor. Başını kaldırıyor, kulak kabartıyor, nereden geleceği belli olmayan tehlikeyi bedeniyle seziyor. Kamera onu bir avcının değil, bir avın perspektifinden izliyor. Keza Cami sahnesinde Yakup saldırı altındaki bir antilop sürüsünün ortasında kalmış, hangi yöne kaçacağını bilemeyen şaşkın bir ceylana benziyor.
Sürü imgesi meselin tekil ceylanını kolektif bir felakete taşıdığı için önemli. Yakup’un başına gelen bireysel bir talihsizlik değil esasen. Aynı yıllarda, aynı gerekçelerle fişlenen, işinden atılan, pasaportu iptal edilen, gözaltına alınan on binlerce insandan biridir kendisi. Saldırı altındaki sürüde her hayvan hem kendi canının hem yanındakinin derdindedir ama kimse kimseyi kurtaramaz!
Biraz önce tadımlık bahsini ettiğim cami sahnesi bu kolektif yalnızlığı mekâna döküyor. Yakup namaz sonrası oturmuşken etrafından sayısız insan akıp geçiyor. Bazı eleştirmenler bu kalabalığı denizlerde hayatını riske atan göçmen ruhlarının bir metaforu olarak okuyabilir lakin ben bu sahnede hem bir sürü hem de bir sürüden kopuş gördüm. Herkes hareket hâlinde, herkes kaçmakta ama aslında herkes yapayalnız. Nasıldı o şiir; “Yok aslında kimsenin kimsesi, herkesin elmasında kendi diş izi!”
Belki de bu sebeple Danimarkalı filozof, teolog ve varoluşçuluğun babası sayılan Soren Kierkegaard kaygıyı korkudan ayırıyor. Korkunun bir nesnesi var çünkü; kaygının ise yoktur. Kierkegaard’ın unutulmaz ifadesiyle kaygı, “özgürlüğün baş dönmesi”dir. Yakup’un ormandaki ve camideki hâli tam olarak buydu bence: Somut bir tehdit karşısındaki korku değil, tehdidin her yerde olabileceğini bilmenin baş döngüsü!
Bu ürkeklik bana Türkiye’nin yakın hafızasında çok tanıdık bir metni çağrıştırdı; Hrant Dink, öldürülmeden 9 gün önce, (10 Ocak 2007’de) Agos’ta “Ruh Halimin ‘Güvercin’ Tedirginliği” başlıklı yazısını. Dink o yazıda kendini sürekli sağına soluna, önüne arkasına bakan, tetikte bir güvercine benzetiyordu.
Ama aynı yazıda bir de inanç vardı. Bu ülkede insanların güvercinlere dokunmadığına, güvercinlerin şehrin ortasında, kalabalığın içinde bile yaşayabildiğine dair bir inanç. Dink ülkeyi terk etmeyi düşündüğünü ama gitmeyeceğini de yazmıştı. Ve ne acı ki 19 Ocak 2007’de, Agos’un önünde vurularak öldürüldü.
Belki de güvercin ile ceylan arasında derin bir akrabalık var. İkisi de av hayvanı; ikisi de barışın, masumiyetin, zarafetin simgesi. İkisinin de hayatta kalma biçimi saldırmak değil, sürekli kollamak.
Gel gör ki bu iki figür arasındaki fark, Gazelle’in tezini Türkiye’nin trajik tarihine bağlıyor. Dink kalmayı seçti ve tedirginliği yurdunun içinde yaşadı. Yakup gitti ve tedirginlik onunla birlikte okyanusu geçti. Anlıyoruz ki coğrafya değişse de avlanan hayvanın algısı değişmiyormuş.
Bu karşılaştırma filmi Hizmet sürgünlerinin hikâyesinin ötesine de taşıyor bence. Gazelle, bu topraklarda bir gün hedef gösterilmiş olan herkesin, kalanın da gidenin de ortak deneyimine dokunuyor. Kalan güvercin vurulabilir; giden ceylan ise kurtulduğu yerde bile ürkekliğinden kurtulamaz!
Zweig ve kapatılamayan televizyon
Filmin birkaç yerinde Yakup, sürekli Türk televizyonlarını izleyen arkadaşına adeta yalvarıyor: Allah rızası için şu televizyonu kapat!
Filmin bütünün düşündüğümüzde bu sahne çoğumuza fuzuli bile gelebilir. Evet sahne belki küçük ve evet cümle belki sıradan ama içinde sürgünün en derin yarası saklı değil mi? Kaçmış olmak, kurtulmuş olmak demek değildir asla!
Televizyon, terk edilen ülkenin göçmenin oturma odasına her akşam yeniden girmesi demek. Bir uydu çanağı ya da internet ve bir uygulama… Bir ekran yeterli; sınır kapısında bırakıldığı sanılan her şey, haber bültenleriyle, tartışma programlarıyla, muktedirin sesiyle geri gelir. Yakup için bu ses bir enformasyon değil, bir zehirdir adeta. Arkadaşı izlemekten vazgeçemez, Yakup ise duymaya dayanamaz.
Bu sahne, yirminci yüzyılın en trajik sürgün hikâyelerinden birini çağrıştırdı zihnime; 1934’te Salzburg’daki evinin polisler tarafından basılması üzerine Avusturya’yı terk edip Londra’ya, oradan Bath’a, ardından New York ve nihayetinde Brezilya’nın Petropolis kasabasına kaçarak Hitler’den uzaklaşmaya çabalayan Stefan Zweig’ı. Avrupa’nın en çok okunan yazarlarından biri olan Zweig, Nazizmin yükselişini sezer sezmez, 1934’te Avusturya’yı terk etmişti. Her durakta Hitler’den biraz daha uzaklaştığını düşünüyordu.
Oysa Hitler, bir humma mikrobu gibi onu peşinden takip etti. Avrupa’dan gelen her haber, radyodan yükselen her ses, işgal edilen her şehir, Zweig’ın içindeki o eski dünyayı bir parça daha yıktı. Okyanus, bedenini korudu belki ama ruhunu koruyamamıştı.
Zweig sürgündeki son yıllarında, kaybolmuş Avrupa’nın ağıtı olan Dünün Dünyası‘nı yazdı. Kitapta, 1914’ten önce insanların pasaportsuz, vizesiz dolaştığı bir kıtayı hatırlar ve sonra yaşadığı aşağılanmayı anlatır malum: Avusturya pasaportunu yitirdikten sonra yabancılara verilen bir belgeyle yaşamak zorunda kalan yazar, bir zamanlar ait olduğu dünyada artık bir şüphelidir. Yakup’un statüsüzlüğü, bu deneyimin 80 yıl sonraki yankısıdır adeta.
Zweig’ın son eserinin Satranç olması da bir tesadüf değil. romanda Gestapo tarafından aylarca bir otel odasında yalnızlığa mahkûm edilen Dr. B., aklını korumak için çaldığı bir kitaptaki satranç oyunlarını ezberler ve sonunda kendi zihninde kendi kendine karşı oynamaya başlar. Serbest bırakılıp Güney Amerika’ya giden bir gemiye bindiğinde kurtulmuş gibi görünür ama satranç tahtasının başına yeniden oturduğu an, o odanın hummalı takıntısı geri döner.
Dr. B.’nin hikâyesi, Gazelle’in tezinin en yoğun edebî ifadesi bence. Bedenin hücreden çıkması, zihnin hücreden çıktığı anlamına gelmiyor. Bir zulümden bedenen kaçmak belki bir nebze kurtuluş hissi verebiliyor ama tamamen özgürsünüz anlamına da gelmiyor. Yakup’un kapatılmasını istediği televizyon, Dr. B.’nin satranç tahtası sanırım. Kaçılan şeyin, kaçanın içinde yeniden kurulduğu yer…
Zweig Şubat 1942’de, eşi Lotte’yle birlikte Petropolis’te hayatına son verdi. Geride bıraktığı veda mektubunda dostlarına, uzun gecenin ardından şafağı görmeleri dileğini iletti ve kendisini “fazlasıyla sabırsız” biri olarak, onlardan önce gidecek kişi olarak tarif etti.
Bu iki kelime, Gazelle’in Yakup’unu okumak için sarsıcı bir anahtar bence. Zweig’ı tüketen şey yalnızca Hitler değil, Hitler’in bitmez gibi görünen karanlığının süresiydi ve kendisi şafağı bekleyemedi. Yakup’u tüketen de yalnızca Türkiye’deki rejim değil, 2 ile 5 yıl arasında bir yerde duran o belirsiz bekleyiş değil mi? İkisinin de trajedisi sabırsızlıkla, yani zamanla sınanmaktı kanaatimce.
Ama burada ayrımı dikkatle muhafaza etmek gerekiyor. Gazelle, Yakup’un hikâyesini Zweig’ın akıbetine bağlamıyor. Zweig’ın hikâyesi, Yakup’un içinde taşıdığı tehlikenin adı ve fakat kaderi değil. Film, bu tehlikeyi görünür kılarak sürgünün yalnızca hukuki ya da ekonomik değil, ruhsal bir felaket olduğunu da kayda geçiriyor.
Bu karanlığın mübarek kitabımız Kur’an’da çok eski ve çok çarpıcı bir tasviri de var. Bakara suresinin başında, 17. ayetten 20. ayete uzanan iki mesel anlatılır. İlkinde bir adam karanlıkta ateş yakar; ateş çevresini aydınlattığı anda ışık elinden alınır ve adam göremeyeceği koyu karanlıklar içinde kalakalır. İkincisinde gökten karanlıklarla, gök gürültüsüyle ve şimşekle dolu bir sağanak boşalır.
O sağanağın altındaki insanlar, gök gürlemesinden ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Şimşek neredeyse gözlerini alır. Her çaktığında onun ışığında birkaç adım yürürler; karanlık üzerlerine çöktüğünde ise oldukları yerde kalakalırlar.
Kur’an bu meselleri münafıkların, yani inancı ile davranışı arasında bölünmüş insanların hâlini anlatmak için getirir. Yakup’u bu ahlaki hükümle eşleştirmek haksızlık olur elbette; onun ne inancında ne de sadakatinde bir ikilik var çünkü. Ama meselin imgesi, hükmünden bağımsız olarak, korkunun içindeki insanın nasıl yaşadığını kusursuz biçimde tarif ediyor.
Yakup’un “Şu televizyonu kapat!” yalvarışı, gök gürültüsüne karşı kulağa tıkanan parmağın modern karşılığı gibi geldi bana. Memleketten gelen her haber, sürgünün tepesinde patlayan bir gök gürlemesi adeta. Ondan kaçılamaz belki ama en azından duymamak istenebilir.
Şimşek imgesi ise Yakup’un bütün yolculuğunu özetliyor haddizatında. Her umut ışığı, kızıyla yapılan bir görüntülü arama, bir avukatın verdiği tarih, bir kaçakçının sözü, onun için bir şimşek çakmasıdır. O ışıkta birkaç adım atar. Sonra karanlık geri gelir ve Yakup olduğu yerde kalakalır. Gazelle’in ritmi, bu şimşek ile karanlık arasındaki gidip gelmenin ritmidir işte.
Meseldeki ilk adamın trajedisi de Yakup’a tanıdık gelecektir. Ateşi o yakmıştır, ışık onun emeğidir ama tam ışığına alışmışken elinden alınır. Bir müzik öğretmeninin yıllarca kurduğu hayat, bir kararnameyle sönmüştür. Sürgünün karanlığı, hiç ışık görmemiş birinin karanlığı değil, ışığı kaybetmiş birinin karanlığıdır. Ve bu, katmerli bir karanlıktır.
Kurtuluşun belki de ilk adımı, Yakup’un o yalvarışında saklı. Televizyonu kapatmak, olan biteni inkâr etmek değil, kontrol edilemeyenin her akşam zihne doluşmasına bir sınır koymaktır. Bu, ceylan meselinin en gündelik, en mütevazı formu olarak göründü bana. Avcıyla aslanı yönetemezsin ama kulağını neye açacağına karar verebilirsin.
Ekrandaki yüz: Dokunulamayan yakınlık
Gazelle’de aile, büyük ölçüde bir ekranın içinde var oluyor. Yakup’un Ayşe ve Neşe’yle her görüntülü görüşmesi bir kavuşma değil, bir ayrılığın tekrar tekrar onaylanması ve her arama, son arama olabilir.
Ailesinin büyük bölümü Naziler tarafından katledilen Litvanyalı esir filozof Emmanuel Levinas’a göre etiğin başlangıç noktası ötekinin yüzüdür. Yüz, bir nesne gibi kavranamaz; bize çıplaklığı ve savunmasızlığıyla görünür. Levinas’ın ifadesiyle yüzün ilk sözü (Ahit’ten) bir buyruktur: “Öldürmeyeceksin.”
Yüz, bizi sorumluluğa çağırır.
Filmde görüntülü arama, bu etik karşılaşmanın modern ve sakat bir biçimi. Yakup kızının yüzünü görür, sesini duyar ama ona dokunamaz, onu kucaklayamaz, onun kokusunu alamaz. Yüz oradadır ve sorumluluk çağrısı bütün şiddetiyle yankılanır. Ama bu çağrıya cevap verecek beden okyanusun öbür yakasındadır.
Yakup’un çılgınlığa varan kararlarını belki de en iyi bu açıklıyor bence. Levinasçı anlamda yüz, sonsuz bir sorumluluk yüklüyor. Ekran ise bu sorumluluğu yerine getirmenin bütün yollarını kapatıyor. Arada kalan insan, ya felç olur ya da her şeyi göze alır. Yakup ikincisini seçer.
Filmin en zarif ironisi de bu ekranlardan birinde gerçekleşiyor. Neşe, Türkiye’de babası için “You Are My Sunshine” şarkısını söylüyor. Amerikan halk kültürünün bu son derece masum, son derece tanıdık şarkısı, Amerika’ya hiç ayak basmamış bir çocuğun ağzından bir düğün salonunda yükseliyor.
Amerika’daki baba ise o sırada kayıt dışı çalışan, statüsüz, uykusuz bir adam. Çocuk Amerika’yı şarkı olarak yaşıyor, baba ise deneyim ve emek olarak. Şarkının vaadi ile babanın gerçekliği arasındaki mesafe, “Amerikan Rüyası” denen mitin bütün yanılsamasını tek bir karede özetliyor.
Klasik göçmen anlatısı olan Puzo’nun Baba’sında genç Vito Corleone’nin Ellis Adası’na varışında olduğu gibi Amerika bir varış noktasıdır. Göçmen gelir, acı çeker belki, ama zamanla bir hayat kurar. Gazelle bu anlatıyı tersine çeviriyor. Amerika bir varış noktası değil, dev bir bekleme odasıdır!
Biliyorum yazı uzuyor ama bir yazılık daha sabır istiyorum.
NOT: Gazelle bugünlerde Avrupa turnesinde ve Nadir Sarıbacak gösterim sonrasında söyleşiler yapıyor. Filmin programını https://www.gazellefilm.com/ adresinden öğrenebilirsiniz.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

