İstanbul’a yolu düşen yazarları okumak, şehrin bildiğim sokaklarını da değiştiriyor gözümde. Bir insanın oradan geçtiğini öğrenmek bile yetiyor. Hangi yıl geldiğini merak ediyorum, sonra o yılın İstanbul’unu. Bugün önünden geçtiğimiz bir yapının o günkü hâlini, çevresindeki hayatı düşünmeye başlıyorum. Derken okuduğum birkaç satırın peşine takılıp bildiğimi sandığım şehrin başka bir zamanına gidiyorum.
Yıldız, Gorki’yi İstanbul’a gelişinden önceki hayatıyla tanıtıyor bize. Çocukluğunun yoksulluğu, çalışmak zorunda kaldığı yıllar, kitaplarla karşılaşması… Onunla birlikte şehre bütün bunlar da geliyor. Yaşadıklarını öğrendikçe birkaç saatlik bir gezintiye sığdırmak istediği hevesi daha iyi anlıyorum.
Gorki’nin İstanbul’da geçirdiği o kısa gün, kitapta en çok aklımda kalan hikâyelerden biri oldu. Yıldız’ın aktardığına göre, 1933’te Rusya’ya dönerken gemisi İstanbul’a uğruyor. Sağlığı iyi değil, yine de şehri görmek istiyor. Karaya çıkıyor. Taksim’i, Sultanahmet’i, Süleymaniye’yi, Ayasofya’yı geziyor. Kendisini karşılayanlarla Türk edebiyatını, sahne sanatlarını konuşuyor. Ankara’dan gelen davete de iyileştikten sonra karşılık verebileceğini söylüyor. Daha uzun kalacağı, Türkiye’yi daha çok tanıyacağı bir yolculuk düşünüyor. Sağlığı elverirse burası üzerine bir kitap da yazmak istiyor.
Sonra saat beş oluyor, gemi kalkıyor.
Gorki, yeniden gelme umuduyla ayrılıyor İstanbul’dan. Üç yıl sonra hayatını kaybedince o yolculuk yapılamıyor. Bu ayrılışı düşünürken bir sonraki gelişimize bıraktığımız yerler geliyor aklıma. Henüz görmediğimiz bir sokağı, giremediğimiz bir kapıyı nasıl da rahatça geleceğe bırakıyoruz. Şehir orada duracak, biz yeniden geleceğiz. Gorki’nin yarım kalan gezintisinde beni duygulandıran, bu tanıdık güven oldu. Yolculuğun içinde okumak da onun dönüş arzusunu bana daha çok yakınlaştırdı.
James Baldwin’in İstanbul’unda Engin Cezzar var. Onların dostluğunu okurken bir şehri insana sevdiren şeylerin arasında tanıdık bir yüzün yerini düşünüyorum. Birlikte oturup konuşabildiğiniz biri varsa yabancılığınız da hafifliyor. Yıllar sonra o şehri hatırladığınızda önce onun yüzü geliyor aklınıza, ardından birlikte bulunduğunuz yer. Baldwin’in hayatına İstanbul’un nasıl yerleştiğini biraz da bu dostluk üzerinden anlamaya çalıştım.
Hemingway’le birlikte işgal İstanbul’una gidiyoruz. Bir muhabirin buradan gönderdiği haberleri düşünmek, geçmişe bakarken kolayca unuttuğum bir şeyi hatırlattı bana: O günleri yaşayanlar sonrasını bilmiyordu. Biz tarihlere, olup bitmiş olaylara bakıyoruz. Onlar sabah kalktıklarında günün ne getireceğini bilmeden yaşıyordu. Ekmek alacak, evine dönecek, birinden haber bekleyecek insanlar vardı o sokaklarda. Bir haberin yazıldığı günü böyle düşününce, tarih de daha yakına geliyor. İçinde yaşayanları seçebiliyorsunuz.
Virginia Woolf’un izlenimlerine uzanan sayfalarda da gördüklerimizle içimizde taşıdıklarımız arasındaki bağı düşündüm. Yolculukta insan kendi hayatından bütünüyle uzaklaşamıyor. Gittiği yere biraz da oradan bakıyor. Gördüğü manzarada, başkasının fark etmediği bir ayrıntı ona kendi hayatını hatırlatabiliyor.
Pierre Loti’nin kedilerine de takıldım. Bir yazarın hayatındaki böyle küçük bir ayrıntı, onu gözümde canlandırmama yardım ediyor. Kitaplarıyla aramızda kurulan tanışıklığa gündelik hayatından bir şey ekleniyor. Onca yılın ardından, onun bir hayvana duyduğu yakınlığın izini sürmek hoşuma gitti.
Üstelik kitap, İstanbul’un dışına da çıkıyor. Son bölümde Ankara, Bursa ve Erzurum’a uzanıyor yol. Mustafa Kemal Paşa’yla bir buluşma, İvo Andriç’in Bursa’da geçirdiği bir gün, André Gide’den Alberto Manguel’e başka ziyaretler… Yaşadığımız coğrafyayla dünya edebiyatı arasındaki bu yolların bir kısmını biliyor, bir kısmını yeni öğreniyoruz.
Yıldız’ın bir araya getirdiği hikâyeler, sözünü ettiği yazarların kendi kitaplarına dönme isteği de uyandırdı bende. Kitabın sonundaki kaynakça, bu merakı sürdürmek isteyenler için bir başlangıç. Bir yolculuğun birkaç saatini okurken o insanın hayatının geri kalanını da öğrenmek istedim. Kitaba her fırsatta dönmemde bu isteğin payı büyüktü.
Balıkesir’de bir kitap fuarı için bulunurken yıllar önce İstanbul’a gelmiş yazarların hikâyelerini okumak yolculuğuma ayrı bir tat kattı. Bir şehirde insanlarla karşılaşıyor, başka bir şehre dair hayatları okuyordum. Artık o sayfaları düşünürken kitabı elimde tuttuğum yerler de gelecek aklıma. Bir süre sonra kitabın kapağını açınca içinden kendi hayatımızın bir günü de çıkıyor.
Bir sonraki İstanbul yolculuğumda Karaköy kıyısında biraz daha oyalanacağım sanırım. Gorki’nin o kısacık gezintisini, yeniden gelmek üzere ayrılışını düşüneceğim. Balıkesir yolunda okuduğum bir kitap, İstanbul’da yürüyüşüme karışacak.
Melih Yıldız, Onların İstanbul’u — Dünyaca Ünlü Yazar ve Sanatçılardan Tanıklıklar…, Remzi Kitabevi, Ekim 2026, 152 sayfa.
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

