Canım Şükran,
Dün sabah, önce Cumhuriyet gazetesinin bahçesinde, sonra Şişli Camisi’nin avlusunda tüm Cumhuriyet âşıklarının, emek tutkunlarının, örgütlü mücadeleye inananların, seninle ve senin aracılığınla birbirlerimizle kucaklaşmalarını görmeliydin. Şimdiden seni ne çok özledik, bilemezsin. Ya da bilirsin ve biraz sonra bizlere telefon edip “Sakın üzülmeyin” diye bizleri teselli edeceksin. Çünkü öyle bir yapın vardı. “Şükran ablalığın” bu yapıdan geliyordu, asla yaşından değil.
Dün söz alan herkes senin tüm özelliklerini sıraladı: Ahlakın, dürüstlüğün, etik duruşun, çalışkanlığın, emeğin ve işçi sınıfının sesi olman, örgütlenmeye olan inancın, insan hakları savunuculuğun, sendikal mücadelede öncülüğün, gazetemizin belleği olman, gençlere yol göstericiliğin, alçakgönüllülüğün… Hepsi hepsi gerçeğin ta kendisi. Oğlun Devrim’in o müthiş iki tümcesi hepimiz için bir çağrıydı!
“Üzüldüğüm bir şey var” dedi. “Annem demokratik bir ülkede ölemedi. Ama bu ülkede, daha özgür, daha demokratik bir ülkede yaşamayı becerirsek annem ve onun gibi insanların emekleri de anlam kazanacak.”
İşte canım Şükran, bu tümceler, seninle dün kucaklaşan tüm insanlara, senin savunduğun ilkeler doğrultusunda mücadeleye devam etmemiz çağrısıydı.
***
Geriye birbirinden çarpıcı anılar, anekdotlar, fotoğraflar kaldı. İşte birkaçı:
Yıl 1968. Sonbahar. Üniversiteler ayakta. Dünyadaki 68 gençlik ateşi Beyazıt Meydanı’na da sıçramıştı. 12 Mart darbesinin taşları döşenmekte. Öğrenci olaylarını izlerken tanışıyorum Şükran Soner’le. O Cumhuriyet’te, ben Milliyet’te muhabiriz. İlk andan kaynaşıveriyoruz. 22 yaşındayız.
12 Eylül 80 faşist darbe silindir gibi geçmiş ülkenin üzerinden. Birçok arkadaşımız, sanatçı, yazar hapiste. Barış Derneği davasının duruşmalarında basına ayrılmış en ön sırayı kapmak için Şükran’la birbirimizi kolluyoruz. 30’lu yaşlardayız.
Yıl 2001-Pınar Selek’in çağrısıyla, bir grup kadın gazeteci Diyarbakır ve Batman yolcusuyuz. “Barış için kadın dayanışması” yaratmanın peşindeyiz. Barış konusunun erkeklere bırakılmayacak denli önemli olduğunun bilincindeyiz. 50’li yaşlardayız.
Pınar Selek’in çağrısına yanıt verip katılanlar şöyle: Şükran Soner, Duygu Asena, Zeynep Atikkan, Zeynep Avcı, Nilgün Cerrahoğlu, Yaşar Seyman ve Saynur Varışlı… Gittik, kucaklaştık, tartıştık, birbirimizi dinledik. Dönüşte hepimiz izlenimlerimizi yazacağız.
Yalnız bu arada bir şey oldu içimizden üçü, Milliyet’ten kovuldu: Duygu, Nilgün ve ben. Biz şaşkın şaşkın dolanırken Şükran derhal araya girdi. “Kızlar siz sakın üzülmeyin. Ben Cumhuriyet’le konuştum, sizler de izlenimlerinizi Cumhuriyet’e yazın, hepinizinki basılacak” dedi. Elbet çok sevindik. Öyle de oldu. 20 Mart 2001 tarihli Cumhuriyet’in ortasında karşılıklı 8 ve 9. sayfalarına yerleştik.
2001 yılından sonra Şükran’la aynı gazetede, Cumhuriyet’te çalışma onuruma, bir de dostluğumuzu pekiştirmenin sevinci eklendi.
Dün törenden sonra arşive inip o sayfalara yeniden baktım, okudum. En muhteşemi elbet Şükran’ın yazısıydı. Ve bir özeleştiri vardı: “Alt tarafı bir avuç kadın gazeteci-yazar, Diyarbakır’a gitmiş, olağanüstü sevgi, karanfiller, zılgıtlarla karşılanmıştık. Bu hak edilmemiş sevgi gösterileri insanın canını yakıyor. Eziyor, utandırıyor” diyordu. Yazısını neredeyse meydan okuyan bir soruyla bitiriyordu: “Kadınların bu birlikteliği için geç kalınmamış mıydı?”
***
Canım Şükran, daha yüzlerce anı, fotoğraf, öykü var anılar dünyamızda. Belki bir gün hepsini bir araya getiren birileri çıkar. Bugün ben sana kadın sorunlarına ve barış mücadelesine verdiğin katkılar için de ayrıca teşekkür etmek istiyorum.
Bir de… Bir de… Sadece olduğun insan için.
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

