Site icon Serbest Görüş

Yalın Gündüz yazdı : Lady Chatterley ve Arzu Kapitalizmi



11 Eylül 1885’te doğan D.H. Lawrence’ın adı edebiyat dünyasına en ünlü eseri Lady Chatterley’nin Sevgilisi ile yazılıdır. İngiliz yazar, 1920’lerin ilk yarısında Amerika’da ve Meksika’da geçirdiği yılların ardından Avrupa’ya döner, 1926’da yazmaya başladığı romanını üç kez yeniden kaleme alarak 1928’de yayımlar. Otobiyografik ögeler de taşıyan eser, bastırılan arzuların, bedensel yakınlığın ve bireyi kuşatan toplumsal sınırların izini sürerek dönemin modernleşme sancılarını  güçlü bir şekilde yansıtır.   

Lawrence, eserinde o yıllarda Viyana’da zamanın ruhunu sırtında taşıyan bir başka dev isimle aynı sorularda gezinir. İki dünya savaşı arasındaki dönemin düşünsel arka planında Sigmund Freud’un moderniteyi psikanaliz gözlüğüyle okuyan Haz İlkesinin Ötesinde ve Uygarlığın Huzursuzluğu gibi büyük yapıtları vardır. 

Freud’un düşüncelerine kayıtsız kalmayan, hatta psikanaliz üzerine iki kitap yazan Lawrence’ın Freud’la ilişkisi bir takipçinin bağlılığından çok, bu sorularla hesaplaşan bir muhalifinkine benzer. Lady Chatterley‘nin, koru bekçisi Mellors ile yaşadığı yasak ilişki, Freudcu bir okumayla id’in dürtülerinin ve cinsel enerjinin (libido) toplumsal ahlak kalıplarını (süperego) yıkarak dışavurumudur bir bakıma. 

1950’lerden itibaren Fransız psikanalist Jacques Lacan ise Freud’un açtığı yolu başka bir yöne taşıyacak, arzuyu salt biyolojik ya da cinsel bir dürtünün ötesinde, insanın hiçbir zaman bütünüyle giderilemeyen eksikliğiyle ilişkilendirecektir.

Adını saydığım dev psikanalistlerin 20. yüzyılda kuramsallaştırdıkları bu çerçevenin işleyişini kapitalizm çok daha önce keşfetti ve insanın içindeki eksikliğin yeni bir nesneyle doldurulabileceği yanılsamasını pazarlamaya başladı.

En önemlisi, insanın açlığı fiziksel olduğu kadar ruhsaldır. Her öğünden sonra midemizin yeniden acıkması gibi, ruhsal açlığımızın da hiçbir zaman bütünüyle giderilememesi, kapitalizmin dünyaya egemen oluşunun en görünmez dayanaklarından biriydi. Nice ömür, tamamlanması gereken eksikliklerin peşinde koşarak harcandı. 

Lady Chatterley’nin yayımlanmasından yalnızca bir yıl sonra, 1929 sonbaharında New York Borsası’nın çöküşüyle başlayan Büyük Buhran, Amerikan ekonomisini derin bir krize sürükleyecek, 1933’te başkanlığa gelen Franklin D. Roosevelt ülkeyi bu çöküşten çıkarmaya çalışacaktı.

Alain de Botton, Statü Endişesi adlı eserinde çok ilginç bir anekdot aktarır: Bir röportajında Roosevelt’e, köklü bir edebiyat ve kültür geçmişine sahip Sovyet halkına, ironiyle, Amerikan toplumunun avantajlarından bahseden hangi kitabı tavsiye edeceği sorulur. Roosevelt’in cevabı ilginçtir: Zamanın yükselen değeri, alışveriş zinciri “Sears kataloğu”nu önerir. 

Amerikan tüketim kültürü, neye ihtiyacımız olduğundan bağımsız olarak, neye ihtiyaç duymamız gerektiğini de öğretti. Neoliberal çağda halkı tüketime yönlendirmek için önce açlık yaratıldı, ardından doygunluk vaadi pazarlandı. 

Bir asır önce Lady Chatterley yazıldığı zaman insan arzularını bastırdığı için mutsuzdu. Neyin istenebileceğini ve neyin uygun olmadığını aile, kilise/inanç, mahalle veya ait olunan sınıf söylüyordu. Tüketim toplumunun yükselişiyle modern çağın insanı kişisel arzularıyla arasındaki bariyerleri birer birer yıktı.

Sosyal medya öncesinde arzu ile haz arasındaki mesafeyi kapatmak çoğu zaman fiziksel bir eylem gerektiriyordu: satın almak, seyahat etmek, yemek, buluşmak, sahip olmak. Dijital çağ ise bu mesafeyi bir telefon ekranı mesafesine indirdi. Günümüzde algoritmalar güzel yemekleri, tatilleri, bedenleri durmaksızın önümüze çıkarırken, onları elde etmeye yönelik herhangi bir eyleme geçmek gerekmeden arzu döngüsünün içinde kalabiliyoruz. Ekranda gördüklerimizi arzu edip, onlara ulaşıp ulaşmadığımızdan bağımsız olarak, çevrimiçi kaldığımız süre boyunca teknoloji şirketlerinin kârlarını misliyle artırmalarına olanak sağlıyoruz. Geleneksel kapitalizm nesneyi, tüketim kapitalizmi ihtiyacı, tekno-kapitalizm ise arzunun kendisini pazarlamakta.

Modern insan, geçmişteki gibi arzularını bastırdığı için değil, aksine, her arzusunu gerçekleştirebileceğini sandığı ve dijital dünyada bu inanca hapsolduğu için mutsuz. Oscar Wilde şöyle der: “Hayatta sadece iki trajedi vardır: İstediğini elde edememek, diğeriyse, elde etmek.” 

Lawrence’ın dünyasında trajik olan arzunun önündeki engeldi. Bizim dünyamızdaysa, Sisyphos’un tepeye taşıdığı kayanın her defasında yeniden aşağı yuvarlanması gibi, gerçekleştirdiğimiz her arzunun ardından algoritmaların bir yenisini önümüze sürmesi. Tekno-kapitalizmin yazılı olmayan sırrı, ulaşılacak yeni bir şeyin her zaman var olduğuna bizi inandırarak arzu döngüsünü sürekli canlı tutmak. Görünürde modern insanın önünde büyük yasaklar kalmasa da arzu, tıpkı Sisyphos’un kaderi gibi, kendi cezasına dönüştü.

***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version