AV. NURULLAH ALBAYRAK | YORUM
Yusuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig isimli eserinde sözle ilgili ölçüyü tek bir beyitte anlatıyor: “Sözü çok söyleme, az ve birer birer söyle; binlerce söz düğümünü bu bir sözde çöz.” (172. beyit)
Sözün değerini bilgiye bağlıyor: “Söz bilerek söylenirse bilgi sayılır; bilgisizin sözü kendi başını yer.” (170. beyit)
Ve iyi sözü, insanı ihtiyarlıktan koruyan iki şeyden biri sayıyor: “İnsan iki şey ile kendisini ihtiyarlamaktan kurtarır: Biri iyi iş, diğeri iyi söz.” (181. beyit)
Aynı ölçü, otuz yıl kadar sonra bambaşka bir coğrafyada yeniden söyleniyor. İmamı Gazâlî, 1095-1105 arasında kaleme aldığı İhyâu Ulûmi’d-Dîn’in bir bölümünü bütünüyle dil konusuna ayırıyor ve Türkçeye “Dil Belası” adıyla da çevrilen Kitâbü Âfâti’l-lisân da konuyu detaylıca inceliyor.
Kitap neredeyse tek başına konuşmanın insanın hem dünyasını hem âhiretini berbat edebileceğini düşündürüyor. Gazali’nin dayandığı ölçü ise bir hadise dayanıyor: “Kim Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsa ya hayır söylesin ya sussun.” (Buhârî; Müslim)
Söz üzerine söylenmiş söz elbette çoktur; hemen her devirde konuşmanın adabı üzerine çok şey yazılmıştır. Bu iki ismin farkı şu: Her ikisi de bugünün gürültüsünü hiç görmeden yazdı. Ne ekranı ne sosyal medyayı ne de dakikada binlerce cümle üreten bir düzeni tanıyorlardı. Üstelik biri devlet ve siyaset geleneğinden, diğeri dinî ve ahlaki gelenekten geliyor; birbirinden habersiz, farklı iki dünyada aynı ölçüye vardılar.
Bu sebeple söyledikleri, yalnızca güzel konuşmayı veya gerektiğinde susmayı öğütleyen ahlak cümleleri değil; insanın düşüncesiyle, duygusuyla ve çevresiyle kurduğu ilişkinin ölçüsünü gösteriyor. Aradan dokuz yüz elli yılı aşkın zaman geçmesine rağmen bu uyarıların, iletişim imkânlarının sınırsızlaştığı bugün daha da güçlü bir anlam taşıyor.
İfade özgürlüğü, ifade zorunluluğu değildir
Bugün ifade özgürlüğü ile sürekli konuşma ihtiyacını birbirine karıştırıyoruz. İfade özgürlüğü, insanın düşüncesini baskıya uğramadan açıklayabilmesidir. Bu hak, aklımızdan geçen her düşünceyi derhâl söylememizi ya da her konuda mutlaka bir kanaat açıklamamızı gerektirmez. Bir konuda konuşabilme hakkına sahip olmakla, o konuda konuşmak zorunda olmak aynı şey değildir.
Bugünün iletişim düzeni ise insana âdeta “Konuşmazsan görünmezsin!” diyor. Gündemdeki her olay hakkında hızla taraf olmamızı, yeterli bilgiye ulaşmadan hüküm vermemizi, sessiz kalmayı bir eksiklik saymamızı teşvik ediyor. İnsanlar çoğu zaman düşünmek için değil görünür olmak, anlamak için değil konumunu belli etmek için konuşuyor.
Böylece söz, düşüncenin sonucu olmaktan çıkıp varlığımızı ispatlama aracına dönüşüyor.
Aklımızdan geçen her şey düşünce değildir
İnsanın aklından çok sayıda cümle geçebilir. Fakat akıldan geçen her cümle, üzerinde düşünülmüş bir fikir değildir. Bunların önemli bir bölümü anlık öfkenin, kırgınlığın, korkunun, kıskançlığın, tarafgirliğin ya da “Ben de buradayım” deme ihtiyacının yansımasıdır.
Yusuf Has Hâcib’in “Binlerce söz düğümünü bu bir sözde çöz!” ölçüsünü bugünün diliyle şöyle kurabiliriz: Aklımıza gelen on cümlenin dokuzu söylenmemelidir. Buradaki “söylenmemeli”, hukuki bir yasak değil; insanın kendi sözü üzerinde kurması gereken zihinsel ve ahlaki denetimdir.
O dokuz cümle çoğu zaman öfkemizi dışarı vurmak, karşımızdakini küçültmek, üstünlüğümüzü göstermek, ait olduğumuz tarafı memnun etmek, tartışmada son sözü söylemek veya yalnızca dikkat çekmek için kurulur. Geriye kalan bir cümle ise sorunu anlamaya, yeni bir bilgi katmaya, bir yanlışlığı düzeltmeye, bir yarayı onarmaya yarayabilir.
Asıl mesele, o bir cümleyi diğer dokuzundan ayırabilmektir.
Susmak ile dilsiz kalmak arasındaki ölçü
Elbette her durumda susmak da erdem değildir. Haksızlık karşısında sessiz kalmak, bilinmesi gereken bir gerçeği gizlemek veya sorumluluk almaktan kaçınmak, ölçülü davranmak sayılamaz.
Esas olan az konuşmak değil; doğru zamanda, doğru kişiye, doğru sözü söylemektir. Sözün değeri miktarından değil, taşıdığı anlamdan doğar. Uzun konuşmak bilgeliğin, sessiz kalmak olgunluğun kesin göstergesi değildir. Bazen birkaç kelime büyük bir haksızlığı durdurur; bazen yüzlerce cümle, hakikatin üzerini örten bir gürültüden ibaret kalır.
Bu nedenle insan, konuşmadan önce kendisine sormalıdır: Söyleyeceğim şey doğru mu? Bu konuda yeterli bilgim var mı? Bu söz yeni bir şey katıyor mu? Bir sorunun çözümüne mi hizmet ediyor, yoksa yalnızca öfkemi mi boşaltıyor? Söyleyeceğim sözün doğuracağı sonucu üstlenmeye hazır mıyım?
Bu sorulara verilecek samimi cevaplar, söylenecek bir cümleyi söylenmemesi gereken dokuzdan ayırır.
Bilerek söylemek, bilmeyerek dinlemek
“Söz bilerek söylenirse bilgi sayılır; bilgisizin sözü kendi başını yer.” Bu beyitte iki yönlü bir sorumluluktan bahsediliyor: insan bilmediği konuda dinlemeyi, bildiği konuda ise bilgisini anlaşılır ve faydalı biçimde paylaşmayı öğrenmelidir.
Bugün çoğu zaman bunun tersini yapıyoruz. Bilmediğimiz konularda kesin hükümler veriyor, bildiğimiz konularda ise bizi onaylamayacağını düşündüğümüz insanlarla konuşmaktan kaçınıyoruz. Dinlemek, öğrenme aracı olmaktan çıkıyor; karşımızdakinin sözünün bitmesini beklediğimiz kısa bir aralığa dönüşüyor.
Oysa gerçek iletişim, yalnızca söz söyleme hakkını değil, başkasının sözünü anlama sorumluluğunu da içerir. İyi söz, sadece doğru cümleyi kurmak değil; doğru sözü işitebilecek bir dikkat ve tevazu geliştirmektir.
İyi söz insanı neden yaşlandırmaz?
Yusuf Has Hâcib’in iyi tavır ile iyi sözü insanı ihtiyarlatmayan iki değer olarak göstermesi tesadüf değildir. Kötü söz yalnızca karşısındakini yaralamaz; onu söyleyeni de öfkeye, huzursuzluğa ve bitmeyen çatışmalara mahkûm eder. İnsan, başkasına söylediği sözlerin kurduğu dünyanın içinde kendisi de yaşar.
İyi söz ise insanın taşıdığı bu yükü hafifletir. Kırgınlıkları büyütmek yerine giderir, ilişkileri yıpratmak yerine korur, yeni çatışmalar üretmek yerine anlaşmanın yolunu açar. İnsanı öfkesini sürekli yeniden yaşamaktan, söylediği sözlerden pişmanlık duymaktan ve bozduğu ilişkileri onarmaya çalışmaktan kurtarır. İyi sözün insanı yaşlandırmaması, zamanı durdurması değil; öfke, pişmanlık ve çatışmanın insan üzerinde oluşturduğu yıpranmayı azaltmasıdır.
Önce sözü azaltmak, sonra anlamı çoğaltmak
İletişim çağının en büyük sorunlarından biri, sözün çoğalmasına rağmen anlamın azalmasıdır. Herkesin konuştuğu fakat kimsenin birbirini dinlemediği bir ortamda ifade özgürlüğü gelişmiş sayılmaz. Çünkü özgürlük, yalnızca daha fazla söz üretmek değil; doğru bilgiye ulaşabilmek, farklı görüşleri işitebilmek ve düşünülmüş bir kanaati baskı görmeden açıklayabilmektir.
Bugün ihtiyacımız olan şey daha çok konuşmak değil, sözümüzü daha fazla düşünmektir. Aklımızdan geçen on cümlenin dokuzunu susturabilmek korkaklık veya ilgisizlik değildir; insanın kendi öfkesine, egosuna ve aceleciliğine karşı kazandığı bir zaferdir. Fakat geriye kalan o bir cümleyi doğru zamanda söylemekten de kaçınmamak gerekir.
Çünkü susulması gereken yerde konuşmak kadar, konuşulması gereken yerde susmak da sözün ölçüsünü kaybetmektir.
Kutadgu Bilig, “Sözünü iyi söyle, ölümsüz olursun” derken dokuz asır öncesinden bizlere çok konuşmayı değil anlamlı konuşmayı, konuşmadan önce bilmeyi, hüküm vermeden önce dinlemeyi ve her cümlede kendimize şunu sormayı tavsiye ediyor:
Bu söz yalnızca benim varlığımı mı gösterecek; yoksa hakikate, insana ve çözüme gerçekten bir şey mi katacak?
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

