ADEM YAVUZ ARSLAN | YORUM
Türkiye, tarihinin en büyük yolsuzluk skandallarından birine şahit oluyor. İktidar ve müttefiklerinin ‘fon krizi’ diye hafifletmeye çalıştıkları skandal, tam anlamıyla organize bir soygun. Ağırlıklı olarak Saray ve AKP çevresinde örgütlenen isimler, halkı soymak için fon kurup kapalı devre manipülasyonlarla 20 milyar doların üzerinde para çaldılar.
Kelimenin tam anlamıyla ‘halkı silkelediler’. Skandal her geçen gün daha da büyüyor. Üstelik Erdoğan rejiminin engelleme çabalarına rağmen. 17-25 Aralık 2013 büyük yolsuzluk operasyonundan Anayasa’ya darbe yaparak çıkan Erdoğan’ın, soygun fonu skandalından nasıl çıkabileceği tartışmalı. Eğer muhalefet yardıma koşmazsa AKP’nin verdiği fire Fatma Betül Sayan Kaya ile sınırlı kalmayacak.
Bu konu daha uzun süre gündemde olacağı için soyulan ülkeye bir virgül koyup çalınan hayatlara geçmek istiyorum. Zira bu ülkenin esas ve yaygın mağduriyeti yargı camiasında yaşanıyor. İnsanların özgürlüğü, mesleği, sağlığı ve aile hayatı, terörle mücadele söylemi altında ellerinden alınıyor. Bu büyük yıkım, bir mali skandal kadar bile gündemde kalamıyor.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 29 Eylül’de açıkladığı üç karar, Erdoğan yönetiminin görmezden gelmeye çalıştığı bu gerçeği yeniden ortaya koydu. Ünal ve diğerleri dosyasında 591 kişi için adil yargılanma hakkının, Parun ve diğerleri dosyasında 345 kişi için hem adil yargılanma hakkının hem kanunilik ilkesinin, Korkmaz ve diğerleri dosyasında 11 kişi için kanunilik ilkesinin ihlal edildiğine hükmedildi. Toplam 947 insanın mahkûmiyetinde hukukun temel güvencelerinin çiğnendiği bir kez daha kayda geçti.
Üç yıl önce de aynı şeyi söylemişti
Kararların siyasi karşılığı son derece açık: ByLock kullandığı iddia edilen herkesi otomatik olarak silahlı örgüt üyesi sayamazsınız. Bank Asya hesabını, yasal dernek veya sendika üyeliğini, bağış yapmayı ya da bir kurumda çalışmayı sıralayıp suçun ispatı yerine koyamazsınız. Bir insanın ne yaptığını, bunu hangi bilgi ve iradeyle yaptığını, örgütün hiyerarşisine nasıl katıldığını somut olarak göstermek zorundasınız.
Ankesör dosyalarında da sorulması gereken soru aynı: İletişim kaydı hangi somut suç ilişkisini ortaya koyuyor? Son üç karar esas olarak ByLock’a dayanan mahkûmiyetleri inceliyor. Ama ceza hukukunun temel ölçütü, dosyanın adı değişince ortadan kalkmıyor. Kayıtları ve ilişkileri bir araya getirip siyasi bir suçluluk etiketi üretmek, kişisel sorumluluğu kanıtlamanın yerini tutmuyor.
Erdoğan rejiminin yıllardır yaptığı tam da bu ayrımı silmek oldu. İnsanların hayatındaki olağan faaliyetler sonradan suç işaretine çevrildi. Devletin denetlediği bir bankada hesabı olan, açıkça faaliyet gösteren bir sendikaya katılan, çocuğunu ruhsatlı bir okula gönderen insanlar, Erdoğan 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasında suçüstü yapılınca bir anda ‘terörist’ oldular. Devletin izin verdiği hayatın içinde yaşayanlardan, devletin daha sonra değiştirdiği siyasi tutumun hesabı soruldu.
Üstelik Strasbourg bunu ilk kez söylemiyor. AİHM Büyük Dairesi, 26 Eylül 2023 tarihli Yüksel Yalçınkaya kararında kanunilik, adil yargılanma ve örgütlenme özgürlüğü bakımından ihlal buldu. Türkiye’den bu sonucu üreten sistematik sorunu giderecek genel tedbirler almasını istedi. Ankara’nın önüne yalnızca bir dosya konmadı; aynı hukuksuzluğu tekrarlayan yargılama anlayışını değiştirme yükümlülüğü kondu.
Aradan üç yıl geçti. Hükümet, sorunu çözmek yerine insanların tek tek Strasbourg’dan karar getirmesini bekleyen bir düzenin sürmesine izin verdi. Her yeni ihlal kararı, bu tercihin bedelini ortaya koyuyor. Artık ortada anlaşılmamış bir hukuk metni yok. Bilinen, tekrar tekrar hatırlatılan ve hâlâ giderilmeyen bir hukuksuzluk var. İktidarın sorumluluğu da burada ağırlaşıyor: Yanlışlığı ortaya konmuş bir uygulamanın sürmesine göz yummak, yaşanan acıların siyasi hesabını üstlenmek anlamına geliyor.
Hükümetin, “Başka deliller de vardı” savunması bu tabloyu değiştirmiyor. Bir banka hesabının yanına dernek üyeliği, onun yanına bağış, onun yanına çalışma kaydı eklemek, suçun eksik unsurlarını kendiliğinden tamamlamıyor. Savunmanın temel itirazlarına cevap vermeyen, sanığın belirleyici delili sorgulamasına imkân tanımayan bir mahkeme, dosya ne kadar kalın olursa olsun adil bir yargılama yapmış olmuyor.
Kararların arkasında kırılmış hayatlar var
Bu hukuksuzluğun bedelini karar sayılarından önce insanların hayatlarında görmek gerekiyor. Türkçe öğretmeni Nurettin Odabaşı 6 yıl 9 gün cezaevinde kaldı. Banka hesabı, çocuğunun okulu ve spor kulübü üyeliği gibi gerekçeler mahkûmiyet dosyasına girdi. O hapisteyken 16 yaşındaki oğlu Bahadır yaşamına son verdi; üzerinde babasının tişörtü vardı. Odabaşı, oğlunun cenazesine kelepçeli getirildi. Bir aile için bu görüntünün ağırlığını hangi karar, hangi tazminat ortadan kaldırabilir?
Bomba imha görevinde ağır yaralanan gazi polis Bilal Konakçı ise cezaevinde kalamayacağına ilişkin Adli Tıp raporuna rağmen hapiste tutuldu. Görme yetisini kaybetmiş, ağır engelli bir insan “toplum için tehlikeli” sayıldı; yaklaşık 20 ay sonra Cumhurbaşkanlığı affıyla çıktı. Şimdi AİHM, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini söylüyor. İnsanları hukukun korumasından mahrum bırakıp sonra tahliyelerini bir lütuf gibi sunan anlayışın sorgulanması gerekiyor.
Aynı karar grubundaki emniyet müdürü Necip Bulut’un ise sonucu görmeye ömrü yetmedi. Ağır kalp rahatsızlığı ve bypass ameliyatından sonra cezaeviyle hastane arasında gidip geldi; aktarılan anlatımlara göre hastanede yatağa kelepçelendi. 17 Ocak 2023’te hastaneye sevk edilirken cezaevi aracında hayatını kaybetti.
Kapatılan bir yurtta çalışmasıyla ilişkilendirilen dosyada 8 yıl 9 ay ceza alan Murat Boşçu’nun eşi de onu acil serviste darp izleriyle gördüğünü, Afyon Emniyet Müdürlüğü’nde işkenceye uğradığını anlattı. Bu iddianın ayrıca soruşturulması gerekiyor. AİHM’in Boşçu hakkında verdiği karar ise mahkûmiyetindeki adil yargılanma ve kanunilik ihlallerini ortaya koyuyor.
Bu trajediler Yalçınkaya kararından önce yaşandı. O karar geldiğinde devletin önünde, geçmişteki zararları gidermek ve aynı yıkımın devamını önlemek için bir fırsat vardı. Üç yıl boyunca gereken adımlar atılmayınca mağdurların bekleyişi uzadı, aynı yargılama anlayışının ürettiği sorunlar çözülmeden kaldı. Geciken her işlem, insanlar için hayatlarından eksilen yeni bir zaman demek.
Herkesi Strasbourg kapısında bekletemezsiniz
Çözüm, herkesi Strasbourg kapısında sıraya sokmak olamaz. Aynı gerekçelerle mahkûm edilenlerin dosyalarını etkili biçimde yeniden inceleyecek düzenlemeler yapılmalı. Yeniden yargılama, eski hükmü yeni cümlelerle koruma çabasına dönüşmemeli. Anayasa Mahkemesi de insanların yıllarca bekledikten sonra yeniden AİHM’e gitmesini gerektiren bu döngüyü kırmalı. Somut suç delili varsa hukuk içinde değerlendirilsin; ama yasal faaliyetlerden otomatik örgüt üyeliği üretme alışkanlığına son verilsin.
Türkiye, fon soygununun hesabını sormalı. Aynı kararlılığı, insanların hayatından çalınan yıllar için de göstermeli. Kaybedilen para bazen geri alınabilir. Bahadır babasına, Necip Bulut ailesine geri dönemiyor. Bir insanın çocuğuna kelepçelerle veda ettiği günü de hiçbir ödeme silemiyor.
Fon soygununun gürültüsünde duyulmayanlar
Erdoğan yönetimi, AİHM kararlarını uygulamamanın bedelini yalnızca uluslararası itibar kaybı olarak görüyor olabilir. Oysa asıl bedeli içeride insanlar ödüyor. Cezaevinde, hastane koridorunda, cenazede, parçalanmış ailelerde. İktidarın üç yıllık direncini değerlendirirken bakılması gereken yer tam da burası.
Strasbourg aynı hukuksuzluğu yeniden anlatmak zorunda kalıyor. Ankara ise insanları daha fazla bekletmenin hesabını vermek zorunda. Hukuku uygulamak için kaç ihlal kararı daha gerekiyor? En önemlisi, o kararlar gelene kadar daha kaç hayatın eksilmesine göz yumulacak? Daha ne kadar direneceksiniz?
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

