Roman bir iş ilanıyla başlıyor. Salgın günlerinde, İzmir’den geldiği kasabaya bir türlü alışamayan öğretmen, zamanının büyük bölümünü evde ve ekran karşısında geçiriyor. Karşısına çıkan ilanda bir köpeği gezdirecek birinin arandığını görüyor. İlk bakışta son derece sıradan bir iş. Zaten Serkan Türk de hikâyesini büyük bir olayın üzerine kurmuyor. Küçük bir rastlantının insanların hayatında ne kadar geniş bir yer açabileceğine bakıyor.
Rex’i gezdirmek için gidilen evde yaşlı bir kadın yaşıyor. Beş yıldır birlikte olduğu köpeğini artık eskisi kadar rahat dışarı çıkaramıyor. Öğretmenin işi Rex’i gezdirip geri getirmek. Ama kısa yürüyüşlerin ardından evde geçirilen zaman uzuyor. Sohbetler başlıyor, sofraya oturuluyor, susuluyor, yeniden konuşuluyor.
Romanın asıl hikâyesi bence burada kuruluyor.
Serkan Türk, birbirine yabancı iki insanı birdenbire yakınlaştırmıyor. Aralarında ölçülü bir mesafe bırakıyor. Yaşlı kadın geçmişinden söz ediyor ama her şeyi anlatmıyor. Öğretmen duvardaki fotoğrafları görüyor, merak ediyor fakat her merak ettiğini sormuyor. Bu çekingenlik ilişkiyi daha sahici kılıyor. Çünkü hayatta da karşımızdakinin bütün geçmişini bilerek yakınlaşmıyoruz. Kimi zaman aynı masaya birkaç kez oturmak, ertesi gün yeniden kapısını çalmak yeterli oluyor.
Rex onların arasında dolaşırken iki ayrı yalnızlığı da birbirine yaklaştırıyor.
Yaşlı kadının yalnızlığı daha görünür. Çalmayan telefonundan, kısa süreli ziyaretlerden, evin sessizliğinden bunu anlıyoruz. Öğretmeninki ise başka türlü. İnsanların arasında olmasına rağmen bulunduğu yere ait hissedemiyor. Ekranın karşısında geçirilen saatler, kasabayla arasına koyduğu mesafe, yaşadığı sıkışmışlık onun yalnızlığını oluşturuyor.
Bu nedenle Rex’i yalnızlık üzerine yazılmış bir roman olarak okumak mümkün. Ancak Serkan Türk yalnızlığı sürekli adlandırmak yerine gündelik hayatın içine bırakmayı tercih ettiğinde metin daha güçlü bir yere ulaşıyor. Birlikte yenilen yemek, mutfaktan gelen koku, kısa bir yürüyüşün ardından uzayan sohbet, beklenen ama çalmayan telefon…
Bunlar küçük ayrıntılar ama romanın duygusu tam da oralarda oluşuyor.
Rex’in geçmişi ise kitabın en sert taraflarından biri. Yaşlı kadın onu yakılmış, ağır yaralanmış halde buluyor. Yaralarını kendi elleriyle temizliyor, iyileşmesi için uğraşıyor. Bir zamanlar yüz çevirdiğini söylediği Tanrı’ya bile onun yaşaması için yeniden sesleniyor. Rex’ten daha sonra “Yoldaşım” diye söz etmesi bu hikâyeyi öğrendikten sonra başka bir anlam kazanıyor.
Burada yazarın önemli bir tercih yaptığını düşünüyorum. Rex yalnızca insanlar arasındaki ilişkiyi kurmak için romana konmuş bir hayvan değil. Kendi geçmişi, alışkanlıkları, korkuları ve neşesi var.
Evin içinde gölgesini yakalamaya çalışıyor. Yoruluyor, minderine uzanıyor. Dışarı çıkmak istediğinde sabırsızlanıyor. İnsanlar geçmişlerini düşünüp hayatlarını sorgularken Rex bütün bunlarla pek ilgilenmiyor; o anda ne istiyorsa onun peşinden gidiyor.
Romanın ağırlaşabileceği yerlerde bu küçük hareketlerin iyi geldiğini söylemeliyim. Rex bazen farkında olmadan anlatıyı yeniden bugüne çağırıyor.
Sonra yaşlı kadın düşüyor ve hastaneye kaldırılıyor.
Romanın başından beri yavaş yavaş kurulan ilişkinin yönü de burada değişiyor. Kadının öğretmene söylediği “Rex sana emanet” sözü, yalnızca köpeğin bakımının devredilmesi anlamına gelmiyor. Öğretmen için ilk kez gerçek bir sorumluluk başlıyor.
O ana kadar Rex’i gezdiren biridir. Artık onun suyunu, yemeğini, evde ne kadar yalnız kalabileceğini düşünmek zorundadır. Bir yandan hastaneye gidip yaşlı kadını ziyaret edecek, diğer yandan evde kendisini bekleyen köpeği hesaba katacaktır.
Öğretmenin bu konuda ne yapacağını hemen bilmemesini sevdim. Çünkü Serkan Türk onu bir anda fedakâr bir kahramana dönüştürmüyor. Köpeğin ne kadar yalnız kalabileceğini bile bilmiyor; araştırması, öğrenmesi gerekiyor. İyi niyet ile sorumluluk arasındaki fark da burada ortaya çıkıyor.
Birine yardım etmek istemek başka, ondan gerçekten sorumlu olmak başka.
Roman ilerledikçe öğretmenin değişimi büyük kararlarla değil, gündelik zorunluluklarla gerçekleşiyor. Artık bir kapıyı çalması, hastanedeki birinin durumunu sorması, eve dönüp bir köpeğin suyunu kontrol etmesi gerekiyor. Kendi içine kapanmış hayatına başka canlıların ihtiyaçları karışıyor.
Bence romanın esas meselesi de burada.
İnsan bazen kendi hayatını değiştirmeye karar vererek değişmiyor. Başkasının hayatına dahil olduğu için değişiyor.
Kitabın bölüm başlarında ve kimi yerlerinde başka yazarlardan alınmış sözlerle karşılaşıyoruz. Georgi Gospodinov, Selim İleri ve başka edebiyatçıların cümlelerini romanın kendi anlatısından ayrı düşünmek gerekiyor. Bunlar Serkan Türk’ün cümleleri değil; metnin çevresine yerleştirilmiş, okumanın yönünü zaman zaman genişleten alıntılar. Dolayısıyla Rex’in dilini değerlendirirken benim baktığım yer, yazarın kendi kurduğu sahneler ve kişiler arasındaki ilişki.
Orada da en çok sadeliğin işe yaradığını düşünüyorum.
Serkan Türk açıklamayı azalttığında, kişilerini kendi davranışlarının içinde bıraktığında roman daha etkileyici. Yaşlı kadının geçmişinden uzun uzun söz etmek yerine duvardaki bir fotoğrafı göstermesi, öğretmenin yalnızlığını tarif etmek yerine ekran karşısında geçirdiği zamanı görmemiz, Rex’in bağlılığını anlatmak yerine evin odalarında sahibini araması yeterli oluyor.
Özellikle o son görüntü bende kaldı.
Yaşlı kadın hastanedeyken Rex odaları dolaşıyor. Öğretmen ona, “Nine hastanede. İyileşince geri dönecek,” diyor.
Aslında bu cümleyi kimin için söylediğini düşünmeden edemiyor insan.
Rex için mi?
Yoksa kendisi için mi?
Kadının geri döneceğinden emin olmayan bir insanın köpeğe verdiği teselli, giderek kendi umuduna dönüşüyor. Romanın bana en sahici gelen yerlerinden biri bu. Çünkü bazen karşımızdakini avutmak için söylediğimiz sözün içinde kendimize de küçük bir yer açarız.
Rex, büyük olaylardan beslenen bir roman değil. Bir ilanla başlayan, bir sofraya, birkaç yürüyüşe, bir hastane odasına ve bir köpeğin bekleyişine doğru ilerleyen sakin bir hikâye.
Ama küçüklüğü önemsizliği anlamına gelmiyor.
Tam tersine, hayatımızda sonradan büyük yer tutan insanların çoğuyla karşılaşmamız da böyle olmuyor mu?
Bir gün bir yere gidiyoruz.
Bir kapıyı çalıyoruz.
İçeride hiç tanımadığımız biri ve bir köpek var.
Sonra gün geliyor, o insan size:
“Rex sana emanet,” diyor.
O andan sonra mesele Rex’i gezdirmekten çıkıyor.
Bir başkasının hayatında yer açmaya dönüşüyor.
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

