AV. NURULLAH ALBAYRAK | YORUM
İstanbul Barosu başkan adayı Prof. Dr. Ümit Kocasakal, 25 Eylül’de sosyal medya hesabından bir konuşmasının videosunu şu sözlerle paylaştı: “‘Kapımız herkese açık’ demek kolay, mesele nerede durduğunu söyleyebilmektir. Bölücüye, FETÖ’cüye kapımız kapalı; herkese mavi boncuk dağıtılmaz. Çizgimiz net, hedefimiz belli.”
Siyasi görüşünü açıklamak, hangi değerleri savunduğunu söylemek herkes gibi Sayın Kocasakal’ın da hakkıdır. Ancak söz konusu İstanbul Barosu başkanlığı olunca her kelime kişisel bir kanaatin ötesine geçer. Baro, aynı görüşü paylaşanların kurduğu bir siyasi kulüp değildir. Anayasa’nın 135. maddesine göre kamu kurumu niteliğinde bir meslek kuruluşudur. Avukatlık Kanunu’nun 76. maddesi de baroya açık bir görev verir: Hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak ve korumak.
Bu yüzden bir baro başkan adayının insanları hukuki durumlarına ya da somut fiillerine göre değil, siyasi iktidarın yıllardır son derece geniş biçimde kullandığı etiketlere göre ayırması üzerinde durulması gereken ciddi bir sorundur.
“FETÖ’cü” ya da “bölücü” denilen kişi kimdir? Soruşturma geçiren mi? KHK ile ihraç edilen mi? Adı bir gazetede yayımlanan mı? Bir bankaya para yatıran, çocuğunu bir okula gönderen, bir derneğe üye olan ya da iktidarı eleştiren mi?
Türkiye’nin yakın geçmişi, bu sıfatların hukuki bir suç isnadı değil siyasi etiketler olarak kullanıldığını gösterdi. Bir hukukçudan beklenen, bu ayrımcı ve nefret dilini benimsemek değil, kişiyi etiketten ayırıp hukuk öznesi olarak görmektir.
Tarihin “net çizgileri”
Hukukçuların etiketlere göre kapı kapattığı dönemlerin en iyi belgelenmiş örneklerinden biri 1950’lerin Amerika’sıdır. Senatör Joseph McCarthy’nin adıyla anılan o yıllarda “komünist” sıfatı, bugün bizde “FETÖ’cü” ya da “bölücü” sıfatının gördüğü işi görüyordu: Delilden önce gelen ve kişiyi toplumun dışına iten bir damga.
Meslek örgütleri de bu havadan etkilendi. Amerikan Barolar Birliği’nin 1950 kongresinde bütün avukatlar için komünizm karşıtı bir sadakat yemini çağrısı yapıldı. Kimi eyaletlerde geçmişte Komünist Partisi’ne üye olmuş hukukçuların baroya kabulü reddedildi. Bunu yapanlar muhtemelen ayrımcılık yaptıklarını değil, ülkelerini ve mesleklerini koruduklarını düşünüyordu.
Kapıyı yeniden açan yine hukuk oldu. ABD Yüksek Mahkemesi 1957’deki Schware kararında, New Mexico’da baroya kabul edilmeyen Rudolph Schware için Mahkemenin söylediği özetle şuydu: Bir insanı mesleğin dışında bırakmak için etiket değil, o kişinin kendi davranışına dair delil gerekir.
Dönemin en bilinen sahnesi de bir avukatla ilgilidir. 9 Haziran 1954’te, televizyonda canlı yayınlanan oturumlarda McCarthy, avukat Joseph Welch’in bürosunda çalışan genç Fred Fisher’ı, öğrenciliğinde bir hukukçular derneğine üye olduğu için komünistlikle damgaladı. Welch’in cevabı tarihe geçti: “Hiç mi edep duygunuz yok? Bunca şeyden sonra hiç mi edep duygunuz kalmadı?”
Birkaç ay sonra Senato McCarthy’yi kınadı. O gün mesleğin dışına itilmek istenen Fred Fisher ise yirmi yıl sonra Massachusetts Barosu’nun başkanı oldu.
İki dönem arasındaki benzerlik ölçekte ya da hedef alınan gruplarda değil, düşünme yöntemindedir: Önce insanlar bir kimliğe veya kategoriye yerleştirilir, sonra bu kategoriye bakılarak hangi haklardan yararlanabilecekleri ve hangi kapılardan girebilecekleri belirlenir.
Tarih, “Kapımız onlara kapalı!” sözünü çoğu zaman söylendiği günün heyecanı diye kaydetmez. Yıllar sonra şunu sorar: Kapıyı kapatan kimdi, dışarıda bıraktığı insanlar kimlerdi ve bunu hangi hakla yaptı?
İktidarın dili baronun dili olamaz
Türkiye’de siyasi iktidar uzun süredir bazı kelimeleri hukuki tanımlama için değil, insanları toplumun dışına itmek için kullanıyor. Önce kişi “terörist”, “FETÖ’cü”, “bölücü” ya da “hain” diye adlandırılıyor, ardından ona yapılan hukuksuzlukları tartışmak gereksiz hâle getiriliyor. Etiket delilin, siyasi kanaat mahkeme kararının yerini alıyor.
Bu dilin en tehlikeli sonucu, hedef alınan insanların yalnızca özgürlüklerini değil, hak arama imkânlarını da kaybetmesidir. “Onların” dosyası incelenmez, uğradıkları haksızlık önemsenmez, onları savunmak bile şüpheli bir davranış gibi gösterilir. Ayrımcı söylem, hukuksuzluğun toplumsal zeminini böyle hazırlar.
Bu yüzden hukukçunun görevi iktidarın kurduğu kategorileri tekrarlamak değildir. Hukukçu, toplumun alkışladığı kişilerin değil, hakkı ihlal edilen herkesin hukukunu savunur. Bir insanın düşüncesini, siyasi aidiyetini ya da hakkındaki suçlamayı benimsemek zorunda değildir. Ama onun hukuk öznesi olduğunu tartışmaya açamaz.
Barolar bu sorumluluğun kurumsal güvencesidir. Baro başkanlığına aday olan bir hukukçu, baronun kapısını iktidarın ürettiği etiketlere göre kapatmayı vaat edemez. Çünkü baronun kapısı insanlara lütuf olarak açılan özel bir kapı değildir. O kapı savunma hakkına açılır.
Hukukun çizgisi…
Bugün ihtiyaç duyulan, “Herkese mavi boncuk dağıtılmaz!” diyerek dışlayıcı dili yeniden üretmek değil, iktidarın düşman ilan ettiği kişilerin bile hukukunu savunabilecek mesleki cesareti göstermektir. Hukukçuyu başkalarından ayıran, güçlülerin kimi sevip kimi sevmediğini bilmesi değil, bu ayrımın hukukun kapısından içeri girmesine engel olmasıdır.
Sayın Kocasakal’dan beklenen “çizgisiz” olması değil. Aksine, çizgisini çok açık biçimde çizmesidir: Ayrımcılığın, siyasi etiketlemenin ve savunma hakkını kişilerin kimliğine göre sınırlamanın karşısında duran bir hukuk çizgisi.
Yıllar önce konuşmacı olduğu bir seminerde bir değerlendirmesine itiraz etmiştim. Dinlemiş ve “Haklısınız” diyerek sözünü düzeltmişti. Kamuoyunda tanınan bir hukukçunun bunu yapabilmesi önemli bir erdemdir. “Bölücüye, FETÖ’cüye kapımız kapalı” sözünü düzeltmek zayıflık değil, bir hukukçu için fikrî dürüstlüğün göstergesi olur.
Sayın Kocasakal, “‘Kapımız herkese açık’ demek kolay!” diyor. Bugünün Türkiye’sinde bu doğru değil. Kolay olan, iktidarın yıllardır tekrarladığı etiketleri bir kez daha tekrarlamaktır. Zor olan, alkış getirmeyeceğini bile bile “baronun kapısı hakkını arayan herkese açıktır.” diyebilmektir.
Mesele gerçekten nerede durduğunu söyleyebilmekse, bir baro başkanı için asıl netlik kapıyı kimlere kapatacağını ilan etmek değil, iktidar kimi hedef gösterirse göstersin hukukun kapısını açık tutacağını söyleyebilmektir.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

