Site icon Serbest Görüş

Kabbala’nın aynasında Gazze (III): Cezalandırılan halk

Yüksel Durgut


Bir grubun yaptığı kötülük, o gruba ait sayılan milyonlarca insanı suçlu yapmaz. İsrail hükümetinin yaptıkları bütün Yahudileri, Hamas’ın saldırısı bütün Filistinlileri bağlamaz. Kur’an, düşmanına bile adil davranmayı emreder; Bediüzzaman tek bir masumun hakkının bütün bir millet için bile çiğnenemeyeceğini söyler. Geçmişte mağdur olmak, bugün mağdur etme hakkı vermez. Gerçek güç, elindeki gücü adaletin sınırları içinde tutabilmektir. 

YÜKSEL DURGUT | YORUM 

İlk yazıda bu dizinin nereden çıktığını, ikinci yazıda da Yahudilerin Sefirot dediği on basamağı, her birini sade bir dille anlatmaya çalışmıştım. Şimdi son bölümde, bir örgütün, bir grubun, bir kişinin yaptığı bir şey yüzünden, o grupla hiç ilgisi olmayan sıradan insanlar cezalandırılabilir mi? Sorusuna cevap arayacağız.

Önce soruyu biraz açayım, çünkü mesele sadece Gazze değil, her yerde karşımıza çıkan bir soru bu. Bir ülkenin güvenliği için, o ülkede yaşayan masum insanların canı feda edilebilir mi? Bir halkın geçmişte çektiği acı, bugün başka bir halka çektirilen acıya mazeret olabilir mi? On kişinin yaptığı bir saldırı yüzünden, o on kişinin ait olduğu düşünülen milyonlarca insan aynı torbaya konup cezalandırılabilir mi?

Bizim dinimizin cevabı çok net. Kuran-ı Kerim’de, “Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun.” (Mâide, 8) deniliyor. Yani sevdiğin insana adil olmak zaten kolay, marifet değil. Asıl marifet, düşman bildiğin insana bile adil davranabilmek.

Üstad Bediüzzaman, Mektubat’ta: Tek bir masum insanın hakkı, bütün bir milletin iyiliği için bile çiğnenemez. Yani “Bu on kişiyi öldürürsek bin kişi kurtulur” hesabı, ona göre yanlış bir hesap. Bir masumun hakkı, hiçbir sayı büyüklüğüyle satın alınamaz diyor.

Yine Kastamonu Lâhikası’nda anlattığı bir örnek var: Diyelim ki bir yerde düşmandan bir iki asker saklanıyor, ama etrafında bir sürü masum çocuk, yaşlı, hasta var. O bir iki askeri bulayım diye bütün o masumlara zarar vermenin kabul edilemeyeceğini ifade ederek, “Bu bir gerekçe olamaz” diyor.

Üstad bunu söylerken bugünkü Gazze meselesini kastetmiyordu, o kendi zamanının şartlarında konuşuyordu. Ama söyledikleri, bugün de geçerli. “Zulme rıza zulümdür.” Yani sen zulüm yapmasan da, yapılan zulme “aa iyi oldu, hak etmişlerdir” dersen, sen de o zulmün bir parçası olursun.

Bunun anlamı şu: Kendi tarafının yaptığı yanlışı görmezden gelip, sadece karşı tarafın yanlışını büyütürsen, adalet duygunu kaybedersin.

Bir Yahudi’nin yaptığı kötülük, bütün Yahudileri suçlu yapmaz. İsrail hükümetinin yaptıkları, dünyadaki bütün Yahudileri suçlu yapmıyor. Aynı şekilde, Hamas’ın yaptığı bir saldırı da, bütün Filistin halkını suçlu yapmaz. Bir grubun yaptığını bütün bir topluma yüklemek adalet değildir.

Girişte sorduğum bir soru daha vardı: “Bir halkın geçmişte çektiği acı, bugün başka bir halka çektirilen acıya mazeret olabilir mi?” Bu soru yalnız Gazze’ye özgü değil; tarihin her köşesinde, acı çekmiş olmak bazen bir uyarıya, bazen de tehlikeli bir muafiyet zeminine dönüşebiliyor.

“Biz bunu yaşadık, bir daha yaşatmayacağız” demek başka bir şeydir; “Biz bunu yaşadık, o yüzden şimdi her şeyi yapabiliriz” demek başka bir şeydir. Birincisi bir korumadır, ikincisi bir adaletsizlik gerekçesidir.

Yukarıda zikredilen ayet, “Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun.”

Tam olarak bu noktaya işaret eder. Kin, her zaman kötü niyetten doğmaz; çoğu zaman gerçek bir acıdan doğar. Ayetin uyardığı da budur: Acının gerçekliği, ondan doğan kinin adaleti çiğnemesine izin vermez. Geçmişte mağdur olmuş olmak, bugün mağdur etme hakkı vermez.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’de bunun üzerine söylediklerini hatırlamak gerekir: “Sivil insanlara, yani savaşa hiç karışmamış sıradan insanlara şiddet uygulamak, hiçbir şekilde İslam’a uygun değildir.” 

“Sonuç güzel olacaksa, yol nasıl olursa olsun” mantığını kabul etmiyor Hocaefendi. Yani “biz kazanacaksak, kaç masum ölürse ölsün” demiyor, tam tersini söylüyor. Kadınlara, çocuklara, savaşa hiç bulaşmamış sıradan insanlara dokunulamayacağını özellikle vurguluyor.

Yahudilerin Kabbala geleneğinde “Tikkun” kavramından bahsetmiştim. Kırılanı onarmak demekti. Bizim dinimizde ‘ıslah’ var. Bozulanı düzeltmek demek. Yıkıcı olmama, yapıcı olma, kimseye zarar vermeme..

İsrailli meslektaşım bana Kabbala’dan, Sefirot’tan, Tikkun’dan bahsettiğinde, aslında bir ayna tuttu.

O yazışmalarımıza kendisine sormuştum: “Bu kadar acı, bu kadar yıkımdan sonra hala bir onarımdan söz edilebilir mi?” Cevabı basitti: “Tikkun, tam da umutsuz göründüğü an başlar. Kolay olsaydı, buna ayrı bir kelime bulmazdık.” 

Bizim geleneğimizde de ıslah, en çok bozulmuş olan yerde en çok anlam kazanır. Kolay olan bir şeyi düzeltmek için ‘ıslah’ demezsiniz zaten.

Yahudilerin Kabbala’sından başladık, on basamaklı merdivenden geçtik, sonunda Bediüzzaman’ın “bir masumun hakkı hiçbir sebeple çiğnenemez” sözüne geldik. Sonunda meselenin ne Kabbala ne de başka bir şey olduğunu gördük. Mesele sadece insanmış. Çünkü dinler farklı olabilir, kavramlar farklı olabilir ama bir çocuk öldüğünde, o acının dini yoktur. Bir anne evladını kaybettiğinde, o gözyaşının milliyeti yoktur. Bir yuva yıkıldığında, enkazın üzerinde hangi bayrak dalgalanıyorsa dalgalansın, kaybedilen bir insan hayatıdır.

O gazeteciyle hala yazışmalarımız sürüyor. Son mesajında şunu sordu bana: “Peki senin dinin, benim dinim, ikisi de aynı yere mi varıyor?”

İkna edici bir cevap verebildiğimi sanmıyorum. Ama bu üç yazı, belki de ona geç kalmış bir cevaptır: Aynı yöne varmıyoruz belki, ama aynı yöne yürüyoruz. Yıkılanı onarma yönüne.

Gerçek güç, sadece yıkabilmek değil. Gerçek güç, elindeki gücü adaletin sınırları içinde tutabilmektir. Ve belki de gerçek onarım, en başta şunu kabul etmekle başlıyor: Hiçbir masum insan, başkasının işlediği günahın bedelini ödemek zorunda değildir.

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version