Site icon Serbest Görüş

Kabbala’nın aynasında Gazze (I)

Yüksel Durgut


Kabbala’nın Ein Sof, Sefirot ve Tikkun kavramları, insanın bozulmuş bir dünyadaki sorumluluğunu düşünmek için bir pencere açıyor. Tikkun’un “kırılanı onarma” fikri ile Kur’an’daki ıslah kavramı aynı zeminde durmasa da ikisi de insana ahlaki bir sorumluluk yüklüyor. Seçilmişlik, ayrıcalık olarak anlaşılırsa güç üretir; sorumluluk olarak anlaşılırsa ahlak üretir. Kur’an’ın “Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin” emri, adaleti özellikle düşmanlık beslenen insanlara karşı zorunlu kılıyor. Yahudilik, Yahudiler ve İsrail devleti aynı şey olmadığı gibi Filistin halkı ile Hamas da aynı şey değildir. 

YÜKSEL DURGUT | YORUM 

Bu, üç bölümlük bir serinin ilk yazısı. Kabbala’nın Sefirot ve Tikkun kavramlarından, İslam düşüncesindeki adalet ve ıslah fikrine, oradan da Bediüzzaman Said Nursi’nin adalet-i mahzâ anlayışına uzanan bir okuma denemesi. Amacım farklı geleneklerin kavramlarını birbirinin yerine koymak değil. Amacım, insanın birbirine düşman olan bir dünyadaki sorumluluğunun ne olduğunu sormak ve bu sorunun farklı dillerde nasıl yankılandığını görmek.

Bu serinin ortaya çıkışı, aslında sıradan bir gazetecilik temasından doğdu. Sürgündeki gazetecilerin birlikte hazırladığı, üç dilde yayımlanan Journalist Post dergisinin yeni sayısı için içerik topluyorduk. Bu amaçla dünyanın farklı ülkelerinden gazetecilere ve meslek örgütlerine ulaşıyoruz. İsrail’de medya özgürlüğü dosyası kapsamında irtibata geçtiğim İsrailli bir gazeteciyle X üzerinden yazışmaya başladım. Amacım bir röportaj ya da dosya çalışması kurgulamaktı.

Yazışma uzadıkça mecra değişti. Gazetecilik gündeminden çıkıp, Yahudiler ile Müslümanlar arasındaki tarihsel gerilime, oradan da güncel İsrail – Filistin meselesine geldik. Konuşmanın bir noktasında İsrailli gazeteci, kendi geleneğinin Gazze’deki tabloyu nasıl okuduğunu anlatırken Kabbala’dan, Sefirot’tan ve Tikkun’dan bahsetti. Yazışmalarımızın sonunda bende bir soru kaldı: Kendi geleneğimizin kavramlarıyla aynı meseleye baktığımızda ne görürüz? 

Bu yazı serisi, o sorunun peşinden yazıldı. Kabbalistik düşüncenin uzmanı olarak değil, iki farklı geleneğin aynı insani soruna nasıl baktığını merak eden bir gazeteci olarak.

EİN SOF VE SEFİROT: SONSUZUN İZİNİ SÜRMEK

Kabbala, Yahudi mistik geleneğinin en köklü damarlarından biri. Bu gelenekte ilahi olanın sonsuzluğu ve insan idrakini aşan doğası, Ein Sof kavramıyla ifade ediliyor. İlahi olanla yaratılmış dünya arasındaki ilişki ise Sefirot adı verilen on kademeli bir yapıya dayandığı kabul edilir.

Bu kavramları İslam’daki ilahi isim ve sıfatlarla birebir özdeşleştirmek yanlış olur. Ama Kabbalistik düşüncenin insanın dünyadaki sorumluluğu üzerine ürettiği bazı sorular, kendi geleneğimizin kavramlarını yeniden düşünmemize vesile olabiliyor. Bu yazı dizisinin amacı da bu.

TİKKUN: KIRILANI ONARMAK

Bu köprünün ilk taşı Tikkun kavramı. Tikkun, genel olarak ‘onarım’, ‘düzeltme’, ‘tamir’ fikri etrafında şekillenir. Özellikle Lurianik Kabbala geleneğinde, dünyanın bir kırılma ve dağılma halinde olduğu, insanın görevinin ise bu kırığı onarma fikri işlenir. Bu, insanın dünyadaki rolüne doğrudan ahlaki bir boyut kazandırır.

Tikkun ile Kuran’daki ıslah kavramı aynı teolojik zeminde durmaz. Bunu eşitlemek yanlış olur. Ama ikisi de, farklı geleneklerde, bozulmuş bir düzen karşısında insanın taşıdığı sorumluluğu düşünmemize imkan veren birer pencere açar.

Şehirler yıkıldığında, evler harabeye döndüğünde, çocuklar hayatını kaybettiğinde, hastaneler görevini yapamaz hale geldiğinde ve insanlar güvenli bir yaşam alanından mahrum kaldığında, artık yalnızca askeri stratejiden söz etmiyoruz demektir. Bir medeniyetin, bir toplumun, nihayetinde insanın kendisinin ahlaki sınırlarını konuşuyoruz demektir.

SEÇİLMİŞLİK: AYRICALIK MI, SORUMLULUK MU?

Kabbalistik düşüncenin Yahudi geleneği içindeki anlam dünyasını konuşurken, ‘seçilmişlik’ meselesine değinmemek eksik olur. Seçilmişlik, ahlaki bir sorumluluk olarak okunabileceği gibi, yanlış yorumlandığında üstünlük ve ayrıcalık düşüncesine de dönüşebilir. Bu gerilim yalnızca Yahudi düşüncesine özgü değil, her din ve her millet kendi ‘seçilmişlik’ anlatısıyla, kendi ayrıcalık ile sorumluluk arasındaki bu ince çizgiyle hesaplaşır.

Burada iki geleneği birbirine indirgemeden bir karşılaştırma yapılabilir. Kuran’ın adalet anlayışı, kişinin ya da topluluğun öfke ve düşmanlık nedeniyle adaletten ayrılmasına izin vermez: Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun.” (Mâide 5:8)

Bu ayetin dikkat çekici yanı, adaleti sevilen insanlara karşı değil, özellikle öfke ve düşmanlık beslenebilecek insanlara karşı da zorunlu kılması. Yani, seçilmişlik bir ayrıcalık olarak anlaşılırsa güç üretir; bir sorumluluk olarak anlaşılırsa ahlak üretir.

Bu ayrım yalnızca Yahudilik açısından değil, her insan topluluğu için geçerli. Bir halkın, bir hükümetin ya da silahlı bir örgütün eylemini bütün bir halka yüklemek adalet değildir. Bu nedenle: Yahudilik, Yahudiler ve İsrail devleti aynı şey değildir. Aynı şekilde Filistin halkı ile Hamas da aynı şey değildir. Ahlaki düşüncenin en temel şartlarından biri, insanları ait oldukları kimlikler üzerinden topluca suçlamamaktır.

Serinin ikinci bölümünde, bu düşünsel zemin üzerinden Sefirot’un on basamağını tek tek Gazze’deki tabloya taşıyacağız.

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version