Site icon Serbest Görüş

Eren Aysan yazdı : Tarihte özellikli bir meslek: Yasakçılık



Émile Zola’nın “Thérèse Raquin” romanı yayımlanır yayımlanmaz ortalık birbirine girer. Birtakım ahlakçılar romana karşı cephe alır. Vay efendim, neden Seine Nehri’nde evli olmayan bir kadınla bir erkek baş başa kayığa bindi, diye ortalığı karıştırırlar. Zola, yalnızca siyasi değil, müstehcen olarak da nitelendirildiği için hedef tahtasına oturtuluverir. Bugün ise bir sandal sefası romantizmin en cazip hediyesidir. Erkek için kürek çekme eylemi gücü ve güveni simgeler. Kadın içinse saadet dolu bir yuvanın anahtarıdır bu gezinti. Yüz yılda değişen ahlak algısıdır. Kadınların kamusal hayattaki varlığının artmasıyla dönem değişir. Dünün cezası yarının ödülü oluverir. Geriye akıl almaz ahlakçıların saçmalıkları kalır. Dönem değişir ama onlar değişmez!

***

On yedinci yüzyılda ünlü İngiliz ilahiyatçısı ve muhafazakâr parlamenterlerin önde gideni William Prynne, oyuncuların müstehcenlik yaptığını iddia edip hemen herkesi tiyatrocuları kınamaya davet eder. Buradan tiyatro sanatçılarının özel olarak bir şey yaptığı, ahlak dışı bir yanlışa düştüğü yanılgısına düşülmesin. Prynne’ye göre sahne üzerindeki son derece sıradan bir eylem, oyuncuların cezalandırılması için yeter de artar bile. Suçlamalarını 1633’te yayımladığı “Histriomastix: The Player’s Scourge, or Actor’s Tragedy”de (Oyuncuya Nefret/Oyuncunun Cezalandırılması ile Trajedisi) dile getirir. Ama Prynne, iktidara yaranmak isterken iktidarın hışmından kurtulamaz. Yıllar önce kaleme aldığı pastoral şiirleri saray tarafından nefret imgesi hâline dönüşünce cezaevini boylar. Diyeceğim o ki muhafazakârlık daha büyük muhafazakârlığı doğurur. Yola çıkanları bile yutar bu çılgınlık. Dün adına çıkar çetesi yaratmak isteyenler, yarının dünyasında kendine yer bulamayabilir. Toplum muhafazakârlaştıkça bu barometre artar. Dini siyaset için kullanmaya başlarsan bir daha kurtulamazsın bu çılgınlıktan. Sonra bir bakmışsın ki bumerang gibi sen de o alana hapsolmuşsun!

***

Denis Diderot’nun “Filozofça Düşünceler”i 1746’da yayımlanır yayımlanmaz, ateizmi savunduğu düşüncesiyle Paris Parlamentosu kararıyla yakılır. Kitap tüm Fransa’da yasaklanır. Benzer şekilde Montesquieu’nün “Kanunların Ruhu Üzerine”si de şimşekleri üzerine çeker. Kilise hemen kitabı yasaklı yayınlar listesine alır. Hatta bütün kopyalar yok edilir. “Kanunların Ruhu Üzerine” yıllar sonra üniversitelerde okutulmaya başlanır. Bir zamanların dogması, geleceğin aydınlığına dönüştürür bizi. Şimşekleri üzerine çeken kimi yapıtlar geçmişin utancı olurlar olmasına da şimdikinin tabucuları sıkılmaz bundan. Her gün yeni yasaklar listesi hazırlar. Bir bakmışsın sosyal medya hesapları engellenir, bir bakmışsın sansürcüler iş başına gelir. Dünden bir türlü ders almaz tabucular…

***

Geçtiğimiz günlerde oyuncu Cihat Tamer, bir söyleşisinde, bir dönem çok popüler olan, Metin Akpınar ve Zeki Alasya’nın da başrollerini paylaştığı “Yasaklar” oyununun bugün oynanamayacağını söylüyor. Ne acı bir ironi! Bir zamanlar yasakları eleştirmek için yazılmış bir oyun, hem de 12 Eylül darbesinden sonra oynanabiliyordu. Bugün bu sözler katılalım katılmayalım düşündürücüdür.

***

İşin tuhafı, tarih yasakçılara karşı pek merhametli değildir. Bir zamanlar büyük bir ciddiyetle verilen hükümler, birkaç kuşak sonra insana gülünç gelir. Dün toplumu bozacağı düşünülen roman klasik olur, yakılan kitap ders kitabına dönüşür, sahneye çıkması ahlaksızlık sayılan oyuncunun adı tiyatro tarihine yazılır. Yasaklayanların isimleri ise çoğu kez yasakladıkları şeyin dipnotunda yaşar. Ama insanlık bütün bunları yaşamış olmasına rağmen yasaklama hevesinden bir türlü vazgeçmez. Çünkü her dönemin ahlak bekçileri kendi doğrularını değişmez, kendi korkularını haklı, kendi sınırlarını da herkes için geçerli sanır. Kendisine benzemeyeni tehlikeli, anlamadığını sakıncalı, hoşuna gitmeyeni ahlaksız ilan etmek kolaydır. Sonrası zaten bildik hikâye: Önce bir eser hedef gösterilir, sonra bir sanatçı, ardından bir düşünce. Yasak genişledikçe genişler.

***

Üstelik yasakçılık doymak bilmez. Bir kez toplumun ne okuyacağına, ne izleyeceğine, ne söyleyeceğine karar verme hakkını kendinde görmeye başladın mı, sınırın nerede biteceğini de artık sen belirleyemezsin. Bugün başkası için istediğin yasak, yarın gelip seni bulur. Prynne’nin hikâyesindeki ironi de biraz burada saklıdır. Başkalarını ahlak adına hizaya sokmaya çalışan insan, gün gelir başka bir iktidarın ahlak ölçüsüne kendisi takılır.

***

Diderot’nun kitabını yakmak düşüncesini ortadan kaldırmadı. Montesquieu’yü yasaklamak “Kanunların Ruhu”nu tarihten silemedi. Romanları müstehcen ilan etmek Zola’yı unutturmadı. Çünkü yasak, düşünceyi yok etmez. En fazla aydınlığı bir süreliğine geciktirir.

***

Asıl mesele de burada başlar zaten. Bir toplumun ahlakını korumakla insanların hayatını, sanatını ve düşüncesini denetlemek aynı şey değildir. İkincisine başladığınız anda ahlak, iktidarın elinde kullanışlı bir sopaya dönüşür. Kimin başına ineceğini ise günün koşulları belirler. Dünden bir türlü ders almaz tabucular. Her defasında kendi yasaklarının sonsuza kadar süreceğini sanırlar. Oysa dünya değişir, hayat değişir, ahlak değişir. Dün uğruna kıyamet koparılan şey, bugün sıradan hayatın bir parçası olur.

Sonra insan eski yasaklara bakıp şaşırır:

Bütün bu gürültü gerçekten bunun için miydi?

***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version