NECİP F. BAHADIR | YORUM
Selçuk Mızraklı, koğuş arkadaşı Selahattin Demirtaş’ın annesi Sadiye Demirtaş’ın evinin kapısını çalarken kim bilir içinde ne tür fırtınalar kopuyordu? Bir mahpusun en zor anlarından biri tahliye olurken dostlarını geride bırakmaktır.
Bir yanda, önüne açılan demir kapı, diğer yanda arkada kalanlar… Gitmek mi zor, kalmak mı? İnsan ne gidebilir ne de kalabilir? Dakikalar sonra gökyüzünün altında özgürlüğün havasını teneffüs ederken içi acır.
Kolay değil, ne içeride ne dışarıda, ikisinin arasında bir yerdedir artık. Anlatılmaz yaşayan bilir ancak.
Ahmet Altan bu ‘duygu anaforunu’ birkaç kez yaşadı.
“O kadar mutlu çıkamıyorsun. İçeride kalan çocuklar var, binlerce masum yatıyor içeride, sevinemiyorsun. Bu şartlarda kalmak, yolcu etmek daha iyi… Ben yolcu ettim, onlar için mutlu oluyorsun…”
Altan özgürlüğün tadını çıkaramaz. Çünkü bir yanını içeride bırakmıştır. Akıl ve vicdan sahibinin başka türlü hissetmesi mümkün mü? Toplumun kaçında bu hassasiyet var?
O demir kapının büyük gürültüyle kapandığı akşamları hatırlar Ahmet Altan: “Küçük hücrelerin önündeki küçük ve dar avlulara açılan kapılar ‘akşam ezanıyla’ kapanır. Geceyi küçük bir hücrede kapalı geçirirsiniz. Ben hâlâ akşam ezanı okunduğunda hapishaneye ve hücrelerine kapatılan o insanları düşünüyorum. Bu düşüncemden ve onlar adına hissettiğim iç sıkıntısından kurtulamıyorum…”
Bu vicdanı adı Müslüman olan muhafazakâr kesimlerin de taşıması gerekmez mi? Ah… Çıktı mı bir tane?
Selçuk Mızraklı hayatının tam 7 yılını dört duvar arasında geçirdi. 7 yıl mahpusluğun bir esrarı var sanki. Hz. Yusuf’un mahpusluk günlerinin 7 yıl sürdüğü rivayet edilir. Yedi rakamı ne tür sırlar saklar? Belki ehline malumdur, ama bize meçhul…
Öteden beri 7 sayısına bir zaafım var. ‘Kendini bir rakamla ifade et…’ dense tereddüt etmeden ‘7’ derim. Hayır, öyle ‘uğurlu sayım’ falan değil… Fakat bir sır barındırdığını düşünürüm. Mızraklı’nın 7 yıllık mahpusluğu ilginç geldi bana…
Yarısından fazlasını Edirne’de Selahattin Demirtaş’ın yanında geçirdi. Bir hücrede iki başkan, iki siyasetçi… Demirtaş “Birbirimize emanettik!” dedi. Öyledir, ‘mahpus arkadaşlığı’ hiçbir dostluğa benzemez. Hz. Yusuf’u içeriden hücre arkadaşı çekip çıkarmadı mı? Kuyudan, zindana oradan saraya yolculuk hikâyelerin en güzeli değil mi? Mızraklı’nın tahliye olacağı haberini kamuoyu Demirtaş’ın yazısından öğrendi. ‘salı günü’ demişti ve dediği çıktı. Demirtaş kaldı, Mızraklı gitti.
Selahattin Demirtaş neden hâlâ içeride?
AKP ve yargısı AİHM kararlarını takmadı. Anayasa hükmü gibi uymak zorundaydı. Erdoğan’ın ne anayasa ne kanun umurunda… Hepsi askıda. Yönetim tamamen keyfi… Yargı da tümüyle AKP’nin gölgesi altında. Erdoğan ne derse o…
Öte yandan da ‘barış süreci’ yürüyor. Meclis tatile girmeden sadece PKK ve KCK’ya özel ‘çerçeve yasayı’ çıkardı. Ankara ilk ‘somut adımını’ attı. Demirtaş’ın akıbeti hâlâ meçhul… Kaç kez tarih verildi, ‘çıktı, çıkıyor’ dendi fakat o kapı açılmadı.
Bir keresinde eşi o kadar umutlandı ki… Gitti Edirne’de hapishanenin kapısı önünde 4 gün bekledi. Umut ve heyecanla… Yok, kapıdan ses gelmedi. Çaresiz memleketine, Diyarbakır’a dönmek zorunda kaldı.
Çocuklarına, “Ne yazık ki babanızı getiremedim!” demek zorunda kaldı. Bir anne için ne ağır bir cümle… Bir eş için ne dayanılması güç acı… 10 yıl oldu. Dile kolay… Bir insanın ömrü ne ki… Demirtaş’ın en verimli yıllarıydı. Bir daha gelmeyecek o günler… Giden gelmez. Her geçen gün ömürden… Yitip giden zaman değil bir ömür… 10 koca yıl…
AKP medyası ‘sonbahar’ demişti. Eylül sonbahar değil mi? Yaz bitti. Mevsim değişti. Ama iklim bir türlü ‘Akdeniz’ olmadı.
O kapı niye açılmadı?
Erdoğan’ın dinmeyen öfkesi mi söz konusu? “Seni başkan yaptırmayacağız!” çıkışının üzerinden yıllar geçti. Kin, öfke ve hırsı küllenmedi mi? Başkan oldu. Tüm yetkileri elinde topladı. ‘Dediği dedik, çaldığı düdük…’ Daha ötesi yok. Bu kadar geniş inisiyatif ve yetkiyi ne Atatürk kullanabildi ne de Osmanlı padişahları… Onlar bu denli ‘başına buyruk’ hareket edemezdi. ‘Dur…’ diyen birileri vardı.
Demirtaş’ın muarızı sadece Erdoğan değil ki… Öcalan belki bir adım önde… Kürt sokağında Demirtaş, Öcalan karizmasını sildi attı. Bir efsaneye dönüştü. ‘Demirtaş mı Öcalan mı?’ diye sorun alacağınız cevap ezici biçimde ‘Demirtaş’ olacaktır.
Öcalan gibi sorunlu bir karakter ve kişilik bunu kabullenebilir mi? Demirtaş’tan hazzetmediğini cümle alem bilir. Hayatına kastettiğini de… Avukatlarına “O bir süre daha yatacak…” dediği medyaya yansımıştı.
O kapının iki anahtarı varsa, biri Öcalan’da diğeri Erdoğan’da… Onun için açılması kolay olmadı.
Demirtaş’sız bir süreç de ne Kürt kamuoyunda ne de siyasette beklenen etki ve heyecanı uyandıramadı. Sürecin sadece adı var. Kendisi yok. Demokrasisiz barış olmaz. Öcalan ve DEM kendi ajandasına kilitlendi. Demokrasi, insan hakları ve özgürlükleri unuttu.
Hadi Öcalan neyse partisi DEM bile Demirtaş’ı Edirne’de yalnız bıraktı. Bayram ziyaretleriyle yetindi. Oysa Edirne’yi yol yapmaları gerekirdi. DEM ‘demokrasi ve adalet’ sınavını veremedi. İddiası ‘sözde kaldı’.
Demirtaş’ın sürece ilişkin rezervleri son yazısına yansıdı. Ama nedense kamuoyunda pek yankı bulmadı. Demirtaş, Mızraklı’nın bulmaca çözmesini anlatırken verdi mesajını; “Epey düşündükten sonra buluyor, soldan sağa dokuz harfli ‘kardeşlik’ imiş. ‘Sorusu neydi’ diyorum. ‘Sorusu cevabından daha zor’ diyor. MGK kararlarıyla yürürlüğe gireceği zannedilen, yıpratılmış, örselenmiş, içi boşaltılmış, kolektif duygu durumu… ‘Zormuş’ diyorum…”
İma yoluyla da oysa ne demek istediği açık değil mi? Sürece bundan daha esaslı itiraz olabilir mi?
‘Kardeşiz’ demek tek başına yetmez. Hz. Yusuf’u kuyuya öz be öz kardeşleri atmadı mı? Habil’i öldüren Kabil kardeş değil miydi? ‘Kardeşiz’ derken sormak gerekir, ‘Habil misin, Kabil mi?’ Hz. Yusuf’un Bünyamin gibi kardeşi olmak gerekir.
Yoksa tek başına kardeş kelimesi pek anlam ifade etmez. Demirtaş da haklı olarak bunu sorguluyor. MGK veya devlet kararıyla ‘kardeş’ olunabilir mi? Erdoğan’ın kardeşlik söyleminden hayır umulur mu? ‘Kardeşim’ dediği nicesinin canına okudu.
Demirtaş’tan bir mesaj daha… “Bulmaca giderek zorlaşıyor ama Hoca inatçı, yukarıdan aşağıya altı harfli… ‘Adalet’. Sorusu neymiş. ‘Geç olsa bile gelmeyen, MGK kararıyla gelebileceği zannedilen insan onurunun mütemmim cüzü…’ Zormuş gerçekten…”
Selahattin Demirtaş, yaklaşık 2 yıl önce kaybettiği babası ve annesiyle birlikte…
Demirtaş MGK derken incelik göstermiş. Doğrudan adını koymalı, ‘Erdoğan’ demeliydi. İçeride adalete olan inancını yitirmiş. Nasıl yitirmesin ki… Memlekette altına imza koyduğu kanunu dahi takmayan bir iktidar hüküm sürmekte… Adaletin olmadığı yerde huzur ve barış olur mu? Lafa gelince ‘Adalet devletin dini…’ ama uygulama ortada.
Lafı çok uzadı…
Mızraklı karmaşık duygular içinde kapıyı çaldı. Karşısında beyaz başörtüsüyle yüreği yaralı bir ana… “Niye tek geldin?” diye sordu.
Yıllardır gözü yollardaydı. Oğlunu bekliyordu. “Onu niye getirmedin?” dedi.
Bu bulmacadan da zor. Ne desin Mızraklı… Kolay mı ananın yüreğini soğutacak cevabı bulabilmek? “Oğluna böyle sarıldım, yapıştım. Keşke çıkarabilseydim… Keşke içime koyup da sana getirebilseydim…” dedi.
Ananın gözleri nemlendi, “Ahhhh keşke…” diyebildi.
Bu ‘ah’ var ya bu yürekten acıyla gelen ‘ah’ AKP ve tayfası bunun acısını çok çekecek.
Hiç şüphem yok, AKP ve Erdoğan’ı işte bu ‘ananın ahı’ bitirecek!.. Bunun önünde kimse duramaz. O günleri herkes görecek!
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

