Site icon Serbest Görüş

Antikor Paradoksu (8): Almanya tarihi kavşağa giriyor!

Antikor Paradoksu (8): Almanya tarihi kavşağa giriyor!


Merkel’in “şok edici” dediği Saksonya-Anhalt sonucu, AfD’nin bir göç partisi değil, işlemeyen devletin doğurduğu bir parti olduğunu gösterdi. İstatistikler işsizliğin düştüğünü söylerken insanlar kendi hayatlarının eğrisini hissediyor; ortalama refah artışı, çocuğuna işini devredemeyen bir ustanın umutsuzluğunu örtmüyor. Antikor mikrobu tanıyor ama yoksulluğu tanımıyor; istatistik de umutsuzluğu tanımıyor. Faşizm hiçbir yerde ordularla gelmedi; hep, bir toplumun geleceğine dair umudunu kaybettiği yerden kapıyı çalarak girdi.

M. NEDİM HAZAR | YORUM 

Saksonya-Anhalt seçiminden 2 gün sonra, 8 Eylül’de Angela Merkel Köln’de bir dijital fuarı ziyaret etti. Kendisine seçim sonuçları sorulunca ağzından çok duygusal bir tepki cümlesi çıktı: “Şok edici!”

Ve ekledi: “Federal Almanya tarihinde yaşanan gerçek bir kırılma.”

Partisinin oyunu yarıya düşüp yüzde 17,2’de demirlemesi için de şunu ekledi: “Bir CDU üyesi olarak kalbim kanıyor.”

Merkel ayrıca ‘yangın duvarı’ kavramını ve demokratik partilerin AfD’ye aşırı odaklanmasını eleştirdi. Dikkat buyurun işbirliğini reddetme tutumundan vazgeçmedi ama kavramın kendisini sorgulanabilir buldu. Açıkçası geldiği bu yeni durum bahse konu kavramın en güçlü savunucularından birinin ağzından geldiği için önemli. Demokratik partilerin yeniden vatandaşla doğrudan temas kurması, bireysel hitabın eskisinden çok daha önemli hale geldiği bir çağda eski iletişim biçimlerini bırakması gerektiğini söyledi.

Son olarak, olguların artık pek çok vatandaş için eski ağırlığını taşımadığını, bunun yerine duyguya atıf yapıldığını söyledi ve bir de somut örnek verdi.

Saksonya-Anhalt’ta işsizlik düşmüştü. Bireysel refah artmıştı. Bunlar olgusal tespitlerdi. AfD’nin baş adayı Ulrich Siegmund’un buna verdiği cevap ise şuydu: “Olabilir ama öyle hissedilmiyor.”

Tam 8 yazıdır anlatmaya çalıştığımız şey tam da bu! Başından beri AfD bir göç partisi olmadığını, işlemeyen devletin doğurduğu bir parti olduğunu söyledik. Konut, kreş, doktor, tren, kapanan fabrika, çocuğuna devredilemeyen iş. Öfkenin maddi bir zemini var dedik.

Peki işsizlik düşmüşse? Refah artmışsa? O zaman tez çökmez mi?

Hayır. Ve fakat buna 4 temel itiraz gelebilir.

Birincisi: İstatistik bir düzeyi ölçer ve insanları bir yönelime meylettirir. Doğuda işsizlik oranının bir puan düşmesi, 30 yıldır kapanan fabrikaların, boşalan köylerin, giden gençlerin sebep olduğu kırılmayı değiştirmez. İnsanlar bugünkü sayıyı değil, kendi hayatlarının eğrisini hisseder. Ve o eğri, Doğu Almanya’nın büyük bölümünde 1990’dan beri aşağı doğru bakıyor.

İkincisi: Ortalama ile dağılım aynı şey değil. “Refah arttı” denildiğinde kastedilen ortalama aslında. Malum, ortalama bir kısmı yükselirken bir kısmı çakılırken de yükselebilir. Ve kimse ortalamada yaşamıyor, herkes kendi rakamında yaşıyor.

Üçüncüsü ve en önemlisi: İnsanlar bugünü değil, yarını hesaplar. Bir emekçi bugün işini koruyor olabilir. Ama fabrikasında çıraklık kadrosu açılmıyorsa, oğluna devredebileceği bir hayat yoksa, o adamın bugünkü maaşı onu teselli etmeye yetmez. İnsanlar kendi maaşlarından daha çok çocuklarının geleceğinin kapandığını gördüklerinde kızarlar.

Ve dördüncüsü: Hissiyat boşlukta oluşmuyor. Bu seride anlattığımız makine tam olarak bu işi yapıyor. Algoritma nüanslı bir istihdam istatistiğini değil, “sizi kandırıyorlar” cümlesini ödüllendiriyor. Ve merkez siyaset ölçülü konuştukça, ölçülülük samimiyetsizlik gibi algılanıyor.

Yani maddi gerçeklik yeterli şart değil ama gerekli şart. Ekonomi düzelmeden hissiyat düzelmez; hatta ekonomi düzelince de kendiliğinden düzelmez.

Bunun siyasi sonucu ağır bittabi. İstatistikle tartışmak artık yetmiyor. Bir siyasetçi rakamı düzeltebilir; hissiyatı doğrudan üretemez. Demokratik siyasetin bugünkü en zor problemi bur ve kimsenin elinde hazır bir reçete yok ne yazık ki. Merkel’in “bireysel hitap, doğrudan temas” teklifi de aslında bu çaresizliğin itirafı.Toplu iletişimin yerine kapı kapı insanlara dokunmaktan başka bir yol kalmadığının kabulü.

İlginç bir ayrıntıyı daha buraya koymam gerekiyor.

Eski Cumhurbaşkanı Joachim Gauck, eski bir papaz ve Doğu Almanyalı, Stasi arşivlerinin ilk sorumlusu olarak bizim konumuzla özel bir ilgisi var.

Geçtiğimiz günlerde ilginç bir açıklama yaptı. Şöyle dedi: “AfD’yi bir Doğu Almanya fenomeni olarak görmeyin. Ossilere bakıp kimi seçtiklerini konuşmayın. (“Ossi”, Doğu Almanyalı demek. Ost (doğu) kelimesinden türetilmiş bir takma ad. Mefhum-u muhalifi de var: Wessi, yani Batı Almanyalı.) Gauck ekledi: “İskandinavya’ya bakın, İsviçre’ye bakın; aynı süreç orada da yaşanıyor.”

Gauck korkaklığın işe yaramayacağını, başını içeri çekmenin, ses çıkarmamanın, tartışmadan kaçmanın meseleyi çözmeyeceğini de söylüyor. En enteresan cümleler ise AfD ile bir hükümet ortaklığı kurulması konusunda söyledikleriydi bence: “Böyle bir şey olursa Almanya bundan batmaz, korkmayın!”

Seçimlerden önce, ortaya çıkacak aritmetik çıkmazı öngörerek, CDU’nun gerekirse Sol Parti ile koalisyon kurması gerektiğini de savunduğunu ekleyeyim. Kullandığı ifade tam olarak şuydu: “Birlik gerekirse bu kurbağayı yutmak zorunda kalacak; ayrıca bir aşk ilanında bulunması da gerekmiyor.” Gerekçesi ise netti; “Avrupa’daki en büyük tehlike, yeniden dümene geçen komünistlerden değil, anayasa düşmanlığı dereceleri değişen aşırı sağ tiplerden geliyor.”

Yavaş yavaş toparlayalım…

Serimizin başında, faşizm kelimesini kolay kullanmayalım demiştik. Peki kolay kullanmayacaksak, hangi durumda kullanacağız?

Ölçüt bir parti programının ne kadar sert olduğu değil esasen. Bir parti milliyetçi olabilir, göçü azaltmak isteyebilir, güçlü devleti savunabilir, AB’ye karşı çıkabilir. Bunların hiçbiri tek başına faşizm sayılamaz.

Eşik, bir hareketin politika değil kurum hedef almaya başladığı yerdir. İzlenmesi gereken somut işaretlere bakalım hemen.

Yargı atamaları. Anayasa Mahkemesi ve federal mahkemelere hâkim seçimi usulünün değiştirilmesi talebi. Macaristan’da, Polonya’da ve Türkiye’de ilk adım hep buydu.

Kamu yayıncılığının finansmanı. Bir kurumu kapatmanıza gerek yoktur; bütçesini iktidarın onayına bağlamanız yeterli. Bakınız yine aynı ülkeler…

Anayasayı Koruma Kurumlarının yetkileri. Kendisini izleyen kurumu yeniden düzenlemek isteyen bir parti, o kurumun yetkisini değil işlevini hedef almış demektir.

Kamu personel rejimi. Öğretmen, polis, hâkim ve memur alımlarında siyasi sadakatin kriter haline gelmesi. İlliberal dönüşümün en sessiz ama en kalıcı aracı budur; kimse fark etmeden bir devlet el değiştirir.

Sivil toplumun finansmanı. Derneklerin “dış güçlerin uzantısı” olarak kodlanması ve vergi muafiyetlerinin siyasi kritere bağlanması.

Hafıza politikası. Nazi dönemine dair müzelerin, anma törenlerinin ve müfredatın yeniden düzenlenmesi talebi. Höcke’nin “180 derecelik dönüş” çağrısı tam olarak bunu istiyor ve teknik görünmediği için daha az ciddiye alınıyor. Oysa bir toplumun kendi geçmişiyle kurduğu ilişki, diğer bütün frenlerin dayandığı zemindir.

Yerel düzeydeki ilk ortak oylar. Duvarı federal düzeyde kimse yıkmayacak. Çatlak, bir belediye meclisinde “teknik bir konuda” verilen ortak oyla başlayacak ve o oyu veren kişi kendini haklı görecek.

Dürüst bir değerlendirme yapacak olursak, bu maddelerin çoğu bugün Almanya’da henüz gerçekleşmiş değil. Hafıza politikası talebi açıkça var, kamu yayıncılığına dönük talep açıkça var, yerel ortak oy tartışması yeni yeni açılıyor. Geri kalanı şimdilik söylem düzeyinde.

Bu iyi haber ama bir de gerçek var: Yukarıdaki liste bir teşhis aracı değil, bir erken uyarı sistemi. Kullanılacağı gün, kullanılması gereken günden sonra gelmesin diye yazıyoruz.

Son olarak geleceğe dair 3 senaryodan da bahsedip konuyu şimdilik noktalayabiliriz.

Birincisi sosyolojinin doğasındaki sönümlenme… AfD iktidara gelir, demokratik sınırlar içinde kalır ve vaatlerinin çoğunu yerine getiremez. Nitelikli işgücü ihtiyacı ile göçün sert kısıtlanması, ihracat ekonomisi ile AB’ye kafa tutmak, NATO içindeki konum ile Rusya’ya yakınlık vs. bunların tamamı çözülemez çelişkiler. Budapeşte’nin gösterdiği gibi market fişi her ideolojiden güçlüdür.

İkincisi normalleşme. Bence en olası senaryo ve tam da bu yüzden en az konuşulanı. AfD iktidara hiç gelmez ama kazanır. Çünkü siyasi zafer bakanlık koltuğu değildir; zafer, rakiplerinin senin cümlelerini kurmaya başlamasıdır. Danimarka’da göç politikasını sertleştiren sosyal demokratlardı; aşırı sağ küçüldü ama programı büyüdü.

Üçüncüsü ise en felaketi; eşiğin aşılması. Yukarıdaki maddelerin sırayla gündeme gelmesi. Açıkça ifade edelim, bugün bu ihtimal çok düşük, çünkü Alman kurumsal yapısı — federalizm, anayasa mahkemesi, Avrupa hukuku, güçlü eyaletler — tek bir siyasi iradenin emrine girmeye Macaristan’dan çok daha dirençli. Evet düşük ama bu ihtimal “sıfır” da diyemeyiz!

Weidel bütçe konuşmasında “bir sonraki seçimlerde insanlar bize açık bir hükümet görevi verecek” demesi normal ve benim öngörüm, ikinci senaryonun içinde birinci senaryonun parçalarının yaşanacağı yönünde. Şunu kabul etmek lazım; AfD’nin bugünkü seviyesi geçici değil, çünkü onu büyüten sorunların hiçbiri çözülmüş değil. Ama iktidara gelmesi de kaçınılmaz değil.

Geldik en zor kısma…

AfD’nin, “Biz göçmenlere değil, uyum sağlamayanlara karşıyız!” ayrımı, Almanya’daki köklü göçmen topluluklarının bir kısmında karşılık buluyor. 30 yıldır Almanya’da olan, vergisini ödeyen, çocuğunu okutmuş, dilini öğrenmiş insanın “Ben onlardan değilim!” demek istemesi psikolojik olarak anlaşılır bir şey.

Ama sosyolojik olarak intihar ile eşdeğer. Çünkü o ayrımın sınırını siz çizmiyorsunuz. Sınırı çizen kadro içinde, Almanlığı vatandaşlıkla değil etnik-kültürel aidiyetle tanımlayan güçlü bir damar var ve bu tanımda pasaportun sizi kurtarmadığı bir eşik daima mevcut. Merdiveni tırmandığınızı sanırken, bulunduğunuz basamağın hemen altından kesileceğini varsayıyorsunuz. O kesme kararını verecek olan siz değilsiniz.

Türkiye’den siyasi sebeplerle çıkmış, Almanya’yı hukukun üstünlüğü için seçmiş bir topluluk, bugün sığındığı ülkede aynı gramerin yükselişini izliyor. “Vatan haini, yerli ve milli, tek bayrak, tek millet, halka düşman medya, topluma uzak sanatçılar, yolsuz, arsız siyasiler…”

Bu cümleleri Türkçe duymuş olanlar aynı filmi Almanca seyretmeye başladığında meselenin nereye gittiğini çok iyi bilir. Türkiye’nin bu hale nasıl geldiği gizli saklı bir şey değil.

Ve en rahatsız edicisi… Aynı gramerin Türkiye’deki versiyonunu alkışlayan birinin, Almanya’daki versiyonundan şikâyet etme hakkı analitik olarak olmaması gerekiyor. Biri “gerçek millet biziz, geri kalan herkes hain” derken, diğeri “gerçek halk biziz, geri kalanı yabancı” diyor. Kelimeler farklı olabilir ama dilbilgisi aynı.

Paradoksu hatırlayalım: AfD’nin en güçlü olduğu yerler, göçmenin en az olduğu yerler. Çünkü göçmeni komşusu, iş arkadaşı, okul velisi, market kasiyeri olarak tanımayan insan onu yalnızca medyadan tanıyor. Ve ekrandaki soyut tehdit, sokaktaki somut insandan her zaman daha korkutucudur.

Demek ki temas, siyasi bir eylemdir…

Veli toplantısına gitmek siyasi bir eylemdir. Mahalle derneğine, itfaiye gönüllülerine, spor kulübüne yazılmak siyasi bir eylemdir. Vatandaşlığa geçmek ve oy vermek siyasi bir eylemdir. Yerel meclise aday olmak siyasi bir eylemdir. Bunların hiçbiri kahramanlık gerektirmez, sadece görünür olmak yeterli.

Esasen Merkel’in belki de tam ifade edemediği reçetesi de buydu. Toplu iletişim çalışmıyorsa, geriye tek tek insanlara doğrudan dokunmak kalıyor. Bir Alman eski şansölyesinin demokratik partilere verdiği öğüt ile bir Türk gazetecinin kendi okurlarına anlattığı şey aynı yere çıkıyorsa, bu bir tesadüf olmasa gerek.

zira bir insanı soyut bir tehdit olmaktan çıkarmanın tek yolu, onun somut bir komşu olmasıdır. Ezcümle, Budapeşte 12 Nisan’da, 16 yıllık yolsuz bir rejimin sandıkla gidebileceğini gösterdi. Ne Berlin ne de Ankara için mecburi kader diye bir şey var. Sadece katılım var, örgütlülük var ve inandırıcı bir alternatiflerin bulunması var.

Çok uzattım farkındayım. Azıcık daha sabır bitiriyorum.

1949’da Almanya, bir soru bir daha sorulmasın diye bir sistem kurdu:

Demokratik yollarla iktidara gelmiş radikal bir hareket, iktidardayken demokrasinin sınırlarını kabul eder mi?

80 yıl sonra soru yine hortladı. Ancak bu soru sistem çalışmıyor diye dönmedi. Sistem tam olarak tasarlandığı gibi çalıştı belki. Binlerce sayfalık raporlar, analizler, araştırmalar yazıldı. Mahkemeler binlerce sayfalık bilirkişi raporlarını okudu ve hakimler delilin yetmediğini söyledi. Bir parti hakkını hukuk yoluyla aradı ve kazandı. Her şey usulüne uygun ilerledi.

Sorun şu ki bir toplumun bağışıklık sistemi, ancak o toplum sağlıklıyken hastalığı yenebilir.

Bağışıklık ise çöken konut piyasasını, kapanan fabrikayı, boşalan kasabayı, doktorunu kaybetmiş köyü, çocuğuna aynı işi devredemeyen ustayı tedavi edemez. Antikor mikrobu tanıyor, yoksulluğu değil.

Antikor yoksulluğu tanımaz; istatistik de umutsuzluğu tanımaz.

Yani Almanya’nın önündeki imtihan yalnızca rakamları düzeltmek değil. Rakamlar düzelse bile, insanların kendi hayatlarında bir yön hissetmesi gerekiyor. Çocuğuna devredebileceği bir iş, 10 yıl sonrasını planlayabileceği ev taksidi, kapanmayacak bir okul, bir doktor.

Siyasiler bu vaadi yeniden kurabilirse, AfD kendinden öncekiler gibi bir şimdi tepesinde sörf yaptığı dalganın üzerinden dibe inecek. Kuramazlarsa, hiçbir mahkeme kararı, hiçbir yangın duvarı ve hiçbir istatistik onu durduramayacak.

Çünkü faşizm hiçbir yerde ordularla gelmedi.

Hep, bir toplumun geleceğine dair umudunu kaybettiği yerden, kapıyı çalarak girdi.

Evet dostlarım, Antikor Paradoksu serimiz burada sona erdi. 8 yazı boyunca takip eden, itiraz eden, düzelten ve soru soran tüm okurlara teşekkür ederim…

 

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version