Site icon Serbest Görüş

‘Tek Adam’ın finali

‘Tek Adam’ın finali


M. NEDİM HAZAR | YORUM 

Diktatörlüklerin ortak bir gramer hatası var; o da istisnasız hepsi çoğul çekim bilmez.

Evet, sözlükleri geniştir ve evet, cümleleri uzundur. Nutukları saatlerce sürer ama fiilin öznesi hep tektir. “Biz” derler, “ben”i kastederler esasen. “Millet” derler lakin aynada gördükleri kendileridir! 25 yıla yakın Türkiye’de olan biteni anlamak için ideolojik haritalara, sağ-sol cetvellerine, İslamcılık-laiklik terazilerine ihtiyacımız yok aslında. Tek bir rakamı takip etmek yeterli: Bir!

Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi hayatı, bir dünya görüşünün değil, bir sayının tarihi sanki. Ve bu sayı, sanıldığı gibi 2017 referandumunda, yani “tek adam rejimi”nin resmî ilanıyla başlamadı. O tarih, uzun süredir fiilen kurulmuş olan bir aritmetiğin nihayet alenileştiği gündür sadece. Asıl inşaat çok daha önce ve çok daha sessiz başladı.

Her tekleşme projesi kasadan başlar; çünkü bağımsız sermaye, bağımsız cümlenin ön şarttır. Parası kendine ait olan adam, dilini kiraya vermez.

Bu sebeple ilk hamle ekonomik olmalıydı. Yöntem hepi topu 3 kalemdi ve şaşırtıcı biçimde açıktı: Ya ortak olacaksın, ya biat edeceksin ya da yok olacaksın.

Kamu ihalelerinin dar bir halkanın içinde dönüp durması, sonradan halkın diline “beşli çete” olarak yerleşen o küçük kümenin dev müteahhitlik imparatorluklarına dönüşmesi tesadüf değil ciddi bir mühendislik çalışmasıydı. Ki bunun doğal neticesi olarak devlet, ihale mevzuatını bir cezalandırma ve ödüllendirme cihazına çevirdi. İtaat edene köprü, geçmeyene TMSF!

TMSF, bu ülkenin hukuk ve sosyal tarihine “kayyım” kelimesini bir tedbir olarak değil, bir mülkiyet transferi tekniği olarak yazdırdı. Bir gazete, bir holding, bir okul, bir fabrika fark etmiyor; sabah kalkıyorsunuz, patronu değişmiş oluyor. Hiçbir mahkeme kararı kesinleşmeden, hiçbir suç sabit olmadan, hiçbir tazminat ödenmeden.

Türkiye’de son 10 yılda el değiştiren servetin büyüklüğü, cumhuriyet tarihinin bütün kamulaştırmalarını toplasanız yanına yaklaşamayacağınız bir rakam ve bunun adı hâlâ konulmuş değil.

Ama dikkat buyurun; bu bahsini ettiğimiz son derece dikkatli ve seçici bir iştahtı. Koç’a, Sabancı’ya, Ülker’e doğrudan çökülmedi. Çünkü ‘tek adam’ rejimlerinin en iyi bildiği şey, dişinin geçeceği eti tanımaktır. Onlara karşı çökme değil, terbiye etme yöntemi uygulandı; bir vergi incelemesi, bir “andımızdır” krizi, bir ihale kapısının kapanması, bir iftar sofrasına davet edilmemek. Cezanın en ucuzunun cezalandırılma ihtimali olduğunu en iyi zalimler bilir! Türkiye’nin büyük sermayesi 20 yıldır konuşmuyorsa, susturulduğu için değil, susmayı öğrendiği içindir emin olunuz.

Parayı tekleştiren, kalemi ve cübbeyi de tekleştirecekti elbette. Çünkü bu ikisi olmadan servet transferi “hırsızlık”, muhalefet tasfiyesi ise “darbe” diye adlandırılacaktı.

Medyada varılan nokta artık istatistiksel olarak trajikomik. Ülkenin yayın hayatının neredeyse tamamı tek bir kişinin, tek bir öfkenin, tek bir keyfin emrinde. Gazeteler genel okuyucu için değil, tek bir okur için basılıyor.

Televizyonlar reyting için değil, tek bir izleyici için yayın yapıyor. Sabah manşetleri arasındaki fark, aynı cümlenin farklı puntolarla dizilmesinden ibaret. Bir ülkede belki 30 gazete çıkıyor ama tirajın anlamı tekse, orada 30 gazete yoktur; bir gazetenin otuz nüshası vardır.

Yargıda ise “sulh ceza hâkimlikleri” icadı, hukuk fakültelerinde ders olarak okutulmayı hak eden bir buluş. Yatay itiraz mekanizmasıyla kurulan bu kapalı devre, itirazın sizi asla dışarı çıkarmadığı bir labirente dönüşmüş durumda. Kararı veren de itirazı inceleyen de aynı zihniyetin farklı gibi görünen yanyana iki odası.

17-25 Aralık soruşturmaları bu aletle kapatıldı. Dosyayı açan savcılar önce meslekten ardından hapse atıldı, kararı yazan hâkimler sürüldü. Türkiye’de hukuk, tek adam rejiminin üzerindeki fren olmaktan çıkıp, silahının namlusu hâline geldi. Bir HSK, on binlerce ihraç, yüz binlerce dosya.

Ve bugün artık bir savcının hangi soruşturmayı açacağını tahmin etmek için ceza muhakemesi hukuku değil, akşam haberlerini izlemek yeterli.

Bürokraside aynı işlem “fişleme” adıyla yürütüldü. Devletin içinde bir gün itiraz edebilecek herkesin adı, bir listeye yazıldı. Hain olmak için bir Excell dosyasında satır olmak yeterli! Liyakat, sadakatle takas edildi. Ve bu takasın faturasını en ağır biçimde ödeyen, aslında rejimin kendisi oldu. Deprem enkazında, ekonomide, dış politikada, orman yangınlarında karşımıza çıkan beceriksizlik bir kaza değil, sadakat rejiminin doğal verimiydi. Sadece “evet” diyenlerden kurulu bir devlet, “hayır” demesi gereken anı asla göremez.

En zarif operasyon siyasette yapıldı; çünkü orada tekleşme, çoğulluk kılığında gerçekleştirildi.

Türkiye’de bugün onlarca parti var. Meclis’te birden fazla grup, ekranlarda birbirine giren sözcüler, ittifak matematikleri, kulis haberleri… Muhteşem bir sahne dekoru. Ama perdeyi kaldırdığımızda, küçük partiler tek tek toplandığını, MHP’nin katılımıyla Cumhur İttifakı bir aritmetik olmaktan çıkıp bir sembole dönüştüğünü görüyoruz. CHP hem içeriden çökertme hem de “butlan” davasıyla dışarıdan kuşatma arasında sıkıştırılıp bir muhalefet partisi olmaktan çıkarılıp bir hukukî belirsizlik nesnesine dönüştürüldü. Belediyeler kayyumlarla, genel merkez polis baskınlarıyla hizaya getirildi.

Ve en ironik olanı Kürt siyaseti…

Yıllarca her mitingde PKK üzerinden propaganda üreten, “terörle mücadele” retoriğini seçim malzemesi yapan bir siyasi aklın, bugün o kelimeleri ağzına almaması gerçek bir dönüşüm değil, gerçek bir pazarlıktı. “Süreç” adı altında yapılan şey, barış değil, onay devşirme. Bunun için İmralı’nın bile kullanılmasında bir beis görülmedi. Çünkü tek adam rejiminde barış da savaş da aynı kişinin takvimine bakar.

Ve şimdi: Tek cemaat

15 Temmuz, bu tekleşmenin hızlandırıcısı oldu. O geceden sonra sendikalar tekleşti, dernekler tekleşti, vakıflar tekleşti. Kural basitti aslında: Ya biat, ya yokluk. Yardımın bile tekelleşmesi istendi; artık insanların kendi seçtikleri bir derneğe bağış yapması, siyasi bir eylem sayılıyor. Haluk Levent operasyonuyla verilen mesaj, bir kişiye değil, milyonlarca bağışçıya verildi: Sadaka bile devletin, yani sarayın kasasından geçecek! Sırada yeni kurulan partiye destek verenlerin olduğunu tahmin etmek için kahin olmak gerekmiyor!

Bir başarısızlık da söz konusu. Şaşırtıcı ama böyle.

Erdoğan rejimi ne yapıp ettiyse sanatta tekelleşilemedi. Bunun altında sanatın doğasında kayyımlık kavramının doku tipinin uyuşmazlığı ve İslamcı kesimin sanat ile olan mesafesinin para ile olan mesafesinden kat be kat fazla olması  yatıyor.

Sanattan anlayan siyasal İslamcı yok ve sanat kayyım kabul etmiyor. İşte o zaman korku devreye girdi. Uyuşturucu operasyonlarıyla, kan testleriyle, sabah baskınlarıyla bir sektörün tamamına “Sen de her an alınabilirsin!” dedirtildi. Tekelleştiremediğini terbiye et, yöntem bu!

Ve nihayet en son hamle: Cemaatler.

Hizmet Hareketi’nden sonra, Adnan Oktar gibi zaten meşruiyeti tartışmalı yapılar üzerinden ısınma turları atıldıktan sonra, sıra Süleymanlılara geldi. Etliye sütlüye karışmamayı bir hayat felsefesi hâline getirmiş, siyasetten titizlikle uzak durmuş, kurs ve yurtlardan ibaret bir yapının bir gecede “suç örgütü” ilan edilmesi, mallarına el konulması, liderlerinin içeri alınması…

Alparslan Kuytul ve eşi Semra Kuytul, önceki gün şafak baskınıyla gözaltına alındı.

Bunun bittabi hukukla ilgisi yoktu ve kesinlikle apaçık bir mesajdı. Alparslan Kuytul operasyonuyla da mesaj tamamlanmış oldu: Bu ülkede tek bir dinî otorite vardır ve o da devletin — yani tek adamın — belirlediği otoritedir.

Böylece çember kapanmış oldu, döngü tamamlandı. “Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet” sloganı, kimsenin itiraz edemeyeceği bir milliyetçi nakarat gibi başlamıştı. Sonuna sessizce eklenenlerle birlikte listeyi bir daha okuyun: Tek adam, tek siyaset, tek yargı, tek medya, tek sermaye, tek vakıf, tek sendika, tek cemaat. Ve bütün bu tekliklerin ortak paydası, ortada duran o tek özne.

Peki neden “final”?

Çünkü tekleşme, doymak bilmeyen ama aynı zamanda kendini tüketen bir süreç. Bir rejim, kendisine muhalefet edebilecek herkesi susturduğunda, artık kendisine bilgi taşıyacak kimse de kalmaz. Aynasını kırmış bir adamın traş olması gibidir bu ve tüm erkeklerin bildiği gibi ayna yoksa kesik kaçınılmazdır.

Gerçi bir külhanbeyinin en tehlikeli olduğu an façasının bozulduğu andır ama aynı zamanda sonunun geldiğinin de göstergesidir bu.

Otoriter rejimlerin tarihinde ortak bir final sahnesi var. Sistem dışarıdan değil, içeriden çatlıyor. Çünkü herkes tek kişiye bağlandığında, o tek kişinin her hatası ülkenin tamamının hatası hâline geliyor. Paylaşılacak sorumluluk, dağıtılacak suç kalmamış, arkasına saklanılacak kurumlar tamamen yok olmuştur artık. İş bu nedenle tek adam rejimlerinin en büyük zaafı gücü değil, yalnızlığıdır. Bir sayısı bölünmez çünkü!

Evet; ama çoğaltılamaz da… Kendisiyle çarpıldığında yine bir eder.

Erdoğan’ın kurduğu düzen, bugün Türkiye’nin en güçlü yapısı gibi görünüyor. Oysa üzerine bastığı zemin, kendi elleriyle bütün destek kolonlarını kesildiği bir binaya dönüştü artık. Yargı sütunu kesildi, medya kesildi, bürokrasi, sivil toplum, cemaatler… Bütün sütunları artık kesik durumda ve ‘Tek Adam’ rejimi gibi hantal bir yapıyı taşıyabilecek kadar güçlü bir kolonu Firavun bile üretememişti!

Sütunsuz bir binanın ayakta durması mimarlıkta değil, olsa olsa illüzyonda mümkün. Bugün bir illüzyon ile gösterilmeye çalışılan o heybetli görüntü sağlamlığın değil, henüz sarsıntının gelmemiş olmasının ispatı.

Oysa sarsıntı gelir, gelecektir.

Her zaman gelmiştir çünkü…

Bir kur krizi, bir sandık, bir sokak, bir sağlık haberi, hatta kendi halkasının içinden çıkacak küçük bir hesaplaşma… ‘Tek Adam’ rejimlerinde fay hattı dışarıda değil sarayın tam altındadır ve o fay, kolonlar kesildikçe stres birikir.

Ve o gün geldiğinde bu hantal, kontrolsüz, üstelik taşıdığı yükün kaç ton olduğunu bilmeyen yapı, büyük bir gürültüyle olduğu çöker.

Evet belki o yıkım anı belki hepimizin özlediği o adaleti getirecek. Fakat unutmayalım, bir ülkeyi ayakta tutan bütün kolonlar kesildiğinde çöken şey yalnızca bir rejim değildir; yargısıyla, basınıyla, sermayesiyle, sivil toplumuyla, inanç dünyasıyla birlikte bir memleketin tamamı olacaktır.

Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Evet asıl mesele, enkazın altında kimin kalacağı, zira tek adam rejimlerinin finalinde sahneden yalnızca Tek Adam çekilmez; perde, salondaki herkesin üzerine iner!

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version