Ortadoğu’da İran’ın gerilemesi, Suriye’deki değişim ve silahlı yapıların dönüşümü bölgesel dengeleri yeniden şekillendiriyor. Türkiye, Suriye’den Körfez’e, Lübnan’dan Güney Asya’ya kadar genişleyen bir alanda diplomatik ve güvenlik hamlelerini artırıyor. 7 Ağustos’ta Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan savunma anlaşması, bu yeni stratejik arayışın somut bir göstergesi olarak öne çıkıyor. Ankara’nın büyük oynaması, büyük kazançlar kadar büyük riskleri de beraberinde getiriyor.
AHMET KEMAL GENÇ | YORUM
Ortadoğu’da son dönemde yaşanan baş döndürücü gelişmelere tek tek bakıldığında, birbirinden bağımsız krizler gibi görünüyor. Suriye’deki ani köklü değişim, İran’a yönelik saldırılar, Türkiye’de PKK’ye ilişkin yeni hukuki düzenlemeler, Suriye’de SDG’nin Şam’a entegrasyonu, Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandırılması, Irak’taki silahlı yapıların geleceği, ABD’nin Irak Kürdistan Bölgesi’ndeki askerî varlığını çekmeye başlaması, Yemen’deki gelişmeler ve 7 Ağustos’ta Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan savunma anlaşması…
Bütün bu gelişmeleri aynı çerçevede değerlendirdiğimizde ise daha büyük bir dönüşüm ortaya çıkıyor: Ortadoğu’da iktidarlar, bölgesel güvenlik ve roller değişiyor. Bu değişimin merkezinde artık yalnızca İran-İsrail rekabeti veya İsrail ve enerji yolları güvenliği bulunmuyor. Asıl mesele, böyle bir ortamda ortaya çıkan boşluğun hangi devletler, hangi ittifaklar tarafından doldurulacağıdır.
Ayrıca Ortadoğu’da yeni dönemin önemli boyutlarından biri, devlet dışı silahlı ağlardan devlet merkezli güvenlik düzenine geçiş oluyor. Büyük oynamak, büyük kazanmak kadar büyük kaybetme riskini de beraberinde getirir.
Ankara büyük oynuyor; aynı anda birçok alanda hareket ediyor. Bir yandan kendi Kürt meselesini yeni bir siyasi ve hukuki zemine taşımaya çalışırken, diğer yandan Suriye’de Kürtlerin yeni devlet yapısı içindeki konumunun belirlenmesinde doğrudan rol oynuyor. Bunun yanı sıra Suriye, Libya, Somali ve Lübnan’daki gelişmelerde de etkisini artırmaya çalışıyor.
Fakat burada daha önemli bir soru ortaya çıkıyor: Türkiye bütün bu hamleleri yalnızca kendi gücü ve inisiyatifiyle mi yapıyor, yoksa yanında ve arkasında görünür ya da görünmez bir ittifaklar ağı mı bulunuyor? Aynı zamanda Türkiye’nin kimlerle hareket ettiğine, hangi ülkelerle çıkarlarını ortaklaştırdığına ve kendisini hangi güvenlik mimarisi içinde konumlandırdığına bakmak gerekiyor.
7 Ağustos’ta Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan savunma anlaşması da bu açıdan dikkat çekici. Anlaşma, Türkiye’nin Suriye’den Körfez’e, Doğu Akdeniz’den Güney Asya’ya kadar genişleyen diplomatik ve güvenlik hamlelerinin yeni bir halkası olarak okunabilir.
Türkiye, Ortadoğu’nun yeniden şekillendiği bu dönemde kendi başına yeni bir güç merkezi mi oluşturuyor, yoksa daha geniş bir bölgesel ve küresel güvenlik mimarisinin içinde kendisine yeni bir rol mü biçiyor?
Daha da önemlisi: Türkiye bu yeni düzenin kurucularından mı olacak, yoksa başkalarının kurduğu güvenlik düzeninin yükünü taşıyan bir ülkeye mi dönüşecek?
Bu soruların cevabını zaman gösterecek. Ancak Türkiye’nin önümüzdeki dönemde değerlendirmek isteyeceği iki önemli stratejik alana daha yakından bakmak gerekiyor…
Türkiye, Şii ve Kürt coğrafyası… Ankara açısından Şii ve Kürt coğrafyası yalnızca mezhep veya kimlik meselesi değil. Ortadoğu’nun yeniden şekillendiği bu dönemde Türkiye için önemli siyasi ve diplomatik alanlar haline geliyor.
İran’ın gerilemesi: Şii siyasi ağırlık nereye taşınacak?
İran yıllarca Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’deki siyasi ve silahlı yapılar üzerinden güçlü bir bölgesel etki kurdu. Ancak bu yapı bugün ciddi biçimde zayıflıyor. Suriye’de İran’ın eski nüfuzu büyük ölçüde ortadan kalkarken, Lübnan’da Hizbullah’ın silahlı gücü ve siyasi ağırlığı, Irak’ta İran’a yakın silahlı grupların konumu, Yemen’de ise Husilerin etkisi yeniden tartışılıyor.
Fakat İran’ın gerilemesi Şii siyasi ağırlığın ortadan kalkması anlamına gelmiyor. Şii toplumlar ve siyasi aktörler Irak, Lübnan ve Körfez’de varlığını sürdürecek. Asıl mesele, bundan sonra Şii siyasi ağırlığın İran merkezli bir ağ yerine hangi devletler ve hangi siyasi kurumlar üzerinden temsil edileceği.
Kürtler: Silahlardan sonra siyaset ne olacak?
Kürtler ise Türkiye, Suriye, Irak ve İran’a yayılan geniş bir toplumsal ve siyasi gerçeklik. Bu nedenle PKK veya SDG gibi silahlı yapıların tasfiye edilmesi ya da devlet kurumlarına entegre edilmesi, Kürt meselesinin ortadan kalkması anlamına gelmez.
Asıl soru, silahların yerini neyin alacağıdır. Kürtlerin siyasi statüsü, yerel yönetimlerin yetkileri, dil ve kültürel hakları, siyasi temsili ve güvenlik mekanizmalarındaki konumu nasıl düzenlenecek? Çünkü Kürt silahlı aktörlerinin tasfiyesi ile Kürtlerin siyasi taleplerinin tasfiyesi aynı şey değildir. Silahlı yapıların ortadan kaldırılması, siyasi talepler için yeni bir alan açılmadığı takdirde sorunu çözmek yerine sadece biçimini değiştirebilir.
Türkiye bu dönüşümün neresinde?
Peki Türkiye, İran dışındaki Şii coğrafyada (Suriye, Lübnan, Yemen) ve Kürt coğrafyasında bir ölçüde hamî veya yönlendirici güç olabilir mi? Ankara, İran’ın eski nüfuz alanı Suriye’de önemli bir aktör haline geldiği görülüyor. Şimdi Şam’la birlikte Suriye ve Lübnan’daki dönüşümlerde daha fazla söz sahibi olmaya çalışıyor.
Aynı zamanda kendi Kürt meselesini çözmeye çalışan Türkiye, Suriye, Irak ve İran’daki Kürtlerin gelişmelerini de yakından izliyor. Bu nedenle Suriye, Türkiye açısından özel bir önem taşıyor. Suriye adeta Ankara’nın Ortadoğu’daki yeni rolünü test ettiği bir laboratuvar. Çünkü burada Kürt meselesi, İran’ın eski nüfuz alanı, Arap devlet sistemi, İsrail’in güvenlik kaygıları ve ABD’nin bölge politikası aynı anda kesişiyor.
Türkiye kimin yerini alıyor?
Türkiye’nin yükselen rolünü, “İran’ın bıraktığı bütün alanları Türkiye dolduracak” veya “Bütün Kürtler’in hamisi olacak” şeklinde okumak doğru olmaz. Ankara’nın kapasitesi ve hedefleri henüz böyle bir rolü karşılayacak düzeyde olmadığı birçok uzman tarafından dile getiriliyor.
Fakat eski Osmanlı coğrafyasındaki tarihsel etkisini yeniden güçlendirmeye çalışan Türkiye’nin, Kürtler üzerinde de etkili bir aktör, hatta bir ölçüde hamî olma arayışında olduğu yönündeki tezler de giderek daha fazla tartışılıyor. Bu yaklaşım Tom Barrack tarafından da çeşitli açıklamalarda dile getirildi.
Ancak Ankara’nın asıl hedefi İran’ın yerini almak olmasa da; İran’ın gerileyen nüfuzunun ardından oluşan yeni bölgesel düzenin önemli aktörlerinden biri olma çabası aşikâr.
Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan hattı
7 Ağustos’ta Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan savunma anlaşması da bu yeni arayışın önemli parçalarından biri. Bunu yalnızca İran’a karşı kurulmuş bir askerî ittifak olarak görmek eksik olur. Üç ülkenin ortak kaygısı, bölgesel güvenliği yalnızca dış güçlere bırakmamak ve krizlerde tek başına kalmamak.
Bu anlaşma Türkiye’ye Körfez’den Güney Asya’ya uzanan yeni bir stratejik alan açıyor. Suudi Arabistan ve Pakistan’la ilişkilerin güçlenmesi, savunma sanayisi için yeni imkânlar ve Ankara’nın Körfez’deki diplomatik ağırlığının artması Türkiye açısından önemli fırsatlar.
Ancak risk de büyüyor. Türkiye’nin bölgesel etkisi arttıkça, bölgesel krizlere maruz kalma ihtimali de artıyor. Yemen’deki savaşın büyümesi, Körfez’de yeni bir kriz çıkması veya Pakistan-Hindistan geriliminin yeniden tırmanması Ankara’nın hareket alanını daraltabilir.
Bu nedenle Türkiye’nin önündeki asıl mesele, yeni güvenlik anlaşmalarını yeni savaşlara girmenin aracı haline getirmek değil; caydırıcılık, diplomasi ve ekonomik güç üretmenin aracı olarak kullanmaktır.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

