Site icon Serbest Görüş

Kuleşov etkisi!

Kuleşov etkisi!


Kuleşov etkisi bize şunu söylüyor: Erdoğan’ın çeyrek asırlık iktidarının yanına yolsuzluk, baskı ve kurumsal çöküş görüntüleri eklendikçe, yarının Türkiye’si faturayı yalnızca bir lidere değil, onun temsil iddiasında olduğu bütün değerlere ve bütün bir dindar hayata kesecektir!

M. NEDİM HAZAR | YORUM 

1919 kışında Moskova’da açılan Devlet Sinema Okulu, dünyanın ilk sinema okuluydu ve dünyanın en tuhaf okuluydu, zira ellerinde hiç filmleri yoktu!

İç savaş sürüyordu, ülke açtı, elektrik günde birkaç saat veriliyordu, ham film stoğu neredeyse bir mücevher kadar kıymetliydi. Öğrenciler kamera tutuyor ama içine takacak film bulamıyorlardı. Böylece “filmsiz film” çekmeye başladılar. Kamerayı boş çalıştırıp sahneleri prova ediyor, kurguyu kafalarında yapıyorlardı. Okulun yirmi bir yaşındaki hocası, mimarlık eğitiminden gelme, ince yüzlü, sabırsız bir genç adamdı: Lev Kuleşov.

Kuleşov’un kafasında bir soru vardı ve o soru sinemadan çok felsefeye aitti: Bir görüntü, anlamını nereden alır? Kendinden mi, yoksa yanına konulan öteki görüntüden mi?

Elinin altında yalnızca eski filmlerin hurdaya çıkmış kopyaları vardı. Devrim öncesi Rus sinemasının en büyük yıldızı olan, sonra Paris’e kaçacak olan İvan Mozjukin’in bir filminden bir plan buldu. Oyuncunun kameraya bakan, hiçbir şey ifade etmeyen, neredeyse boş bir yüz çekimi. Mozjukin o planda oynamıyordu bile, yalnızca duruyordu.

Kuleşov bu tek planı üç kez çoğalttı. Sonra her birinin yanına başka bir görüntü ekledi. Gerçi Sovyet sinema tarihindeki anlatımlar birbirini tutmuyor (Pudovkin’in yıllar sonra hatırladığı sıra ile başkalarının aktardığı sıra farklı ve deneyin negatifi de kayıp) ama çekirdek hep aynı: Bir tabak çorba. Tabutta yatan bir ölü. Divanda uzanmış bir kadın.

Kuleşov kurguladığı bu kısa parçayı seyircilere gösterdi. Salondan çıkanlar Mozjukin’in oyunculuğuna hayran kalmışlardı. Çorbaya bakarken yüzündeki o ağır açlığı, tabuta bakarken gözlerindeki kederi, kadına bakarken içine düşen o utangaç arzuyu uzun uzun anlattılar Kuleşov’a. Bir seyirci, oyuncunun “düşünmeyi bile oynayabildiğini” söyledi.

Oysa Mozjukin en ufak bir rol yapmadığı gibi, olabildiğince anlamsız bakıyordu kadrajda. Üç sahnede de aynıydı, tek, ölü plandı bakılan. Yüz kımıldamamıştı. Kımıldayan, yüzün yanına konulan şeydi. Seyirci, oyuncunun yüzünde kendi kurduğu anlamı görmüştü. Ve gördüğüne, tanık olduğu bir gerçek gibi inanmıştı.

Sinema tarihi buna Kuleşov etkisi adını verdi.

Açıkçası bugün, Türkiye’nin önümüzdeki yirmi yılını konuşmak için başka bir kavram bulamıyorum. İzah edeceğim meraklanmayın.

Bunun neden bir devrim olduğunu anlamak için Kuleşov’dan otuz yıl geriye, sinemanın çocukluğuna dönmek gerekiyor.

28 Aralık 1895’te Paris’te, Grand Cafe’nin bodrum katında Lumiere kardeşler ilk halka açık gösterimi yaptıklarında ellerindeki şey bir anlatı değil, belgesel niteliğinde bir kayıttı. Fabrikadan çıkan işçiler. Bahçesini sulayan bir bahçıvan. Ve efsanevi olanı: La Ciotat istasyonuna giren tren.

O trenin seyircileri koltuklarından fırlattığı, salonun arkasına kaçıştıkları hikâyesi büyük ihtimalle sonradan uydurulmuş bir mit olabilir ama mantıksız değildir. Zira mitler masallar gibidir, yalanı bile bir hakikate işaret eder!

İlk seyirci, görüntüyle gerçek arasında hiçbir mesafe olmadığını sanıyordu. Perde bir pencereydi. Kamera bir tanıktı. Görüntü, dünyanın kendisiydi.

Bu dönem görüntünün masumiyet çağıydı. Bir plan neyse oydu; ne eksik ne fazla.

Açıkgöz bir sirk sihirbazı olan Georges Melies bu yeni keşfe farkında olmadığı muazzam bir çatlak açtı. Rivayete göre bir gün Paris’te çekim yaparken kamerası sıkıştı; birkaç saniye sonra tekrar çalışmaya başladı. Filmi banyodan çıkardığında bir omnibüsün cenaze arabasına dönüştüğünü gördü. Kamera yalan söyleyebiliyordu. Hem de kendiliğinden.

Ama Melies’in keşfi hâlâ bir hile, bir illüzyondu. Asıl kopuş, kesmenin yani kurgunun keşfiyle gelecekti.

1903’te Edwin S. Porter, The Great Train Robbery’de birbirinden bağımsız mekânlarda geçen sahneleri arka arkaya koydu ve seyircinin bunları tek bir olay olarak okuduğunu gördü. On yıl içinde D. W. Griffith yakın planı, paralel kurguyu, gerilim kesmesini bir dile dönüştürdü.

Sonra Sovyetler geldi ve bu dili bir kurama çevirdi. Eisenstein için kurgu, iki planın toplanması değil, çarpışmasıydı: A ile B yan yana geldiğinde ortaya A+B değil, ikisinde de bulunmayan yeni bir C çıkıyordu. Dziga Vertov kamerayı insan gözünden üstün bir organ ilan etti. Pudovkin, hocası Kuleşov’un deneyini anlatırken meseleyi tek cümleye indirdi: Oyuncunun oyunu perdede değil, kurgu masasında üretiliyordu.

Açıkçası bu keşif sinemanın kendi hakkında öğrendiği en büyük şeydi ve aslında sinema hakkında değildi. İnsan zihni hakkındaydı.

Çünkü Kuleşov’un keşfettiği şey bir sinema tekniği değil, bir bilişsel zaaftı. İnsan beyni boşluğa tahammül edemez zira. Ardışık iki şey gördüğünde aralarında bir sebep-sonuç, bir niyet, bir anlam kurmadan duramaz. Zannedilen aksine bu bir kusur değil, hayatta kalma refleksi. Çalıların hışırtısıyla otların arasındaki gölgeyi birleştirip “aslan” sonucuna varmak gibi bir şey bu.

Hitchcock, bu mekanizmayı bütün kariyeri boyunca bir marangoz gibi kullandı ve Truffaut’yla söyleşilerinde de, televizyon programlarında da defalarca, neredeyse öğretmen sabrıyla anlattı. Aynı adamın gülümseyen yüzü, önce oynayan bir çocuğa, sonra yarı çıplak bir kadına bağlandığında, adam önce müşfik bir ihtiyar, sonra iğrenç bir sapık olur. Yüz aynı yüzdür ama… Değişen, seyircinin kafasına yerleştirilen komşu görüntüdür.

Ve işte burada asıl mesele başlıyor: Kuleşov etkisinin kurbanı seyirci değil, yüzdür.

Seyirci yalnızca kandırılır ve bir süre sonra da bunu unutur. Ama yüz, hiç yapmadığı bir ifadeden ötürü hükümlü kalır. İş bu sebeple Mozjukin, kariyerinin sonuna kadar, hiç oynamadığı bir sahnenin büyük oyuncusu olarak anıldı.

Şimdi bu deneyi Moskova’dan alıp Ankara’ya taşıyalım. Bir kurgu masası düşünün. Üzerinde üç plan var.

Birinci plan: “Öncesi”.

Türkiye’nin dindar, muhafazakâr, taşralı, camili, ramazanlı, mahalleli hayatı. Bu hayat kusursuz değildi; bastırılmıştı, hor görülmüştü, resmî ideolojinin kıyısına itilmişti, başörtülü kızları üniversite kapılarında geri çevrilmişti, imam hatipli çocuklarına katsayı barikatı kurulmuştu. Ama kendi içinde tutarlı, kendi ahlaki iddiası olan, mağduriyeti kadar da masumiyeti olan bir plandı. Bu planda muhafazakârlık, iktidarın değil, dışarıda bırakılmışlığın adıydı.

İkinci plan — “Yüz”. Ortaya bir portre kondu. Bir adam; namaz kılan, Kur’an okuyan, “dindar nesil” diyen, imam hatipli olduğunu her fırsatta hatırlatan, elini göğsüne koyup selam veren bir adam. Yalnızca bir siyasetçi değil; bir temsil iddiası. Fanatik siyasal İslamcılar için bu yüz artık bir başbakan ya da cumhurbaşkanı değil, çağın halifesi, ümmetin lideri, İslam’ın kendisiydi. Bu iddiaya başta Erdoğan olmak üzere hiç kimse itiraz etmedi; tersine besledi. Cami içerisinde yapılan mini mitingler, hutbelerin ayarı, Diyanet’in bütçesi, “bizim mahalle” dili vs. hepsi aynı montajın parçasıydı.

Üçüncü plan — “Sonrası”. Yolsuzluk dosyaları, ihale düzenleri, gece yarısı kararnameleri, kayyumlar, tutuklanan gazeteciler, satılan yargı, kaçırılan insanlar, tüketilen kurumlar, eriyen para, borçlandırılmış bir kuşak, iki nesildir görülmemiş bir eşitsizlik ve ülkeyi getirdiği uçurumun kenarı.

Şimdi bu üç planı arka arkaya koyun ve salonun ışıklarını söndürün.

Seyirci ne görecek?

Kuleşov’un salonundakiler gibi, ikinci plandaki yüzün “bir şey oynadığını” görecek. Birinci planla üçüncü plan arasında duran o dindar portrenin, aradaki köprü değil, sebep olduğunu görecek. Ve gördüğüne, bir tanık gibi inanacak.

Türkiye toplumu önümüzdeki yıllarda şu denklemi çoktan kurmaya başladı bile: Bu ülke, bu adam ve bu adamın temsil ettiğini söylediği o dindarlık yüzünden bu hale geldi.

İşte muhafazakârlığın önümüzdeki 20-30 yılı maalesef bu tek cümlelik montajın içinde geçecek.

Kuleşov etkisinin en zalim yanı, hedefi şaşırmasıydı. Seyirci, öfkesini yönelteceği yeri, düşünerek değil, gördüğüne bakarak seçer zira. Ve elinin altında sahici failler değil, semboller vardır.

Çünkü sahici failin peşine düşmek zordur. Dosya okumak, hesap sormak, mahkeme kurmak, delil toplamak, kurum inşa etmek gerekir. Sembolü cezalandırmaksa bedavadır ve hemen sonuç verir.

O yüzden Erdoğan’dan sonraki Türkiye’de faturayı kesecek olanlar, muhtemelen sarayın müteahhitlerini değil, şunları hedef alacaklar:

Başörtüsü. Bir inanç pratiği olmaktan çıkıp bir iktidar rozeti gibi okunacak. Kamuda, akademide, medyada, iş dünyasında; yazılı bir yasak olmadan, ama bakışla, imayla, “acaba bu da onlardan mı” sorusuyla işleyen yeni bir görünmez tasfiye. Yasak gerekmiyor; şüphe yeter.

İmam hatipler. Sayıları, bütçeleri, ayrıcalıkları ve boşalmış sıraları ortadayken bunlar zaten savunulması güç bir konuma geldiler. Yeni dönemde bu okullar bir eğitim tartışması olarak değil, bir rejim kalıntısı olarak ele alınacak. Kapatma değilse bile kuşatma, itibarsızlaştırma, “hesabını verin” muamelesi.

Kur’an kursları, cemaatler, vakıflar, tarikatlar. Aralarındaki bütün farklar, iktidara biat edenle direnenin, sermaye devşirenle mahalle mescidinde çocuk okutanın farkı, tek bir kategoriye boşaltılacak: “Onlar.” Devlet aklı, ayrıştırmayı değil, kolay olanı seçecek.

Diyanet. Erdoğan döneminde siyasetin memuru haline gelen kurum, tam da bu yüzden yeni dönemin ilk günahkârı ilan edilecek.

Ve en ağırı: Dindar birey. Camiye gitmek, oruç tutmak, sakal bırakmak, çocuğunu Kur’an kursuna göndermek vesaire, bunlar suç olmayacak belki ama hepsi ima olacak. Sicil değil, gölge. İnsanlar dindarlıklarını, tıpkı bir zamanlar başkalarının solculuklarını, Kürtlüklerini, Alevîliklerini sakladıkları gibi saklamayı öğrenecekler.

Bunun adı laiklik olmayacak. Laiklik, devletin inançlar karşısında tarafsızlığıdır. Olacak olan şey tarafsızlık değil, tepkidir. Ve tepkinin ölçüsü yoktur.

Bu film bir kere gösterildi: 28 Şubat

Ve burada Türkiye’nin talihsizliği devreye giriyor: Biz bu montajı daha önce izledik aslında.

1990’ların ortasında Refah Partisi iktidara geldiğinde, siyasal İslam’ın Türkiye’deki ilk büyük hükümet deneyimi başladı. Sonrasında yaşananları; kudret gösterilerini, “kanlı mı olacak kansız mı” retoriğini, “Rektörler türbana selam duracak” filan mahalleye çekilen kaleyi hepimiz biliyoruz.

Sonra 28 Şubat geldi.

28 Şubat’ın hedefi, teoride, bir siyasi partiydi. Pratikte hedef, bütün bir dindar toplum oldu. Sekiz yıllık kesintisiz eğitimle imam hatip ortaokulları kapandı. Katsayı uygulamasıyla meslek lisesi mezunlarının üniversite yolu tıkandı. Başörtülü kızlar ikna odalarına sokuldu, üniversite kapılarında saçları açılarak içeri alındı, kimileri okulunu bıraktı, kimileri Viyana’ya, Budapeşte’ye gitti. Kur’an kursları yaş sınırlarıyla kilitlendi. Fişleme listeleri hazırlandı. Ve bütün bunlar, ülkedeki hiçbir dindar seçmenin şahsen katılmadığı bir siyasi hesabın faturasıydı.

Aynı okumayı 28 Şubatçılar için de yapmak mümkün elbette.

1997’de Milli Görüş’ü hükümetten indirenler, kendilerini “öncesi”nin masum planı sanıyorlardı. Cumhuriyet’in kurucu değerleri, laiklik, çağdaşlık, üniforma ve rozet. Oysa toplumun hafızasında o yüzün yanına konulacak başka görüntüler vardı ve hepsi henüz tazeydi. Faili meçhuller.

Kaybedilenler, boşaltılan köyler, JİTEM dosyaları. Susurluk’ta devrilen arabadan çıkan o üçlü yapı — polis, mafya, milletvekili — ki devletin fotoğrafını bundan daha net veren bir kare Türkiye tarihinde çekilmedi. Ardından gelen beş yıl da tabloyu tamamladı. Batırılan bankaların faturasının hazineye, yani millete kesilmesi. Enerji ihalelerinden çıkan yolsuzluk dosyaları. 17 Ağustos’ta enkazın başında günlerce beklenip devletin gelmemesi. Ve 2001’de fırlatılan bir anayasa kitapçığının ardından bir gecede yarı yarıya yoksullaşan bir ülke.

Seyirci bu üç planı da arka arkaya izledi ve aynı Kuleşov refleksiyle aynı sonuca vardı. Bu ülkeyi bu hale getiren, bu yüzdü. 3 Kasım 2002’de Türkiye laikliği reddetmedi, o yüzü reddetti. Sandıktan çıkan şey bir ideoloji tercihi değil, bir tiksinti oyuydu. Nitekim o mecliste temsil edilen bütün partiler, istisnasız, barajın altında kaldı.

Siyasal İslam iktidara kendi anlattığı hikâyeyle değil, rakiplerinin montajıyla geldi. Tarihin şakasına bakın ki Susurluk’taki araba 3 Kasım 1996’da devrilmişti; siyasal İslam’ı iktidara taşıyan sandık, günü gününe altı yıl sonra, 3 Kasım 2002’de kuruldu.

Yani Erdoğan, Kuleşov etkisinin faili olmadan çok önce, onun yararlanıcısıydı. Yirmi yıl sonra aynı masaya, bu kez yüz olarak yatırılıyor.

O zamanki mekanizma da aynıydı zira: Bir yüz, bir sonuç ve arada kurulan bir sebep-sonuç bağı.

Fark şu ki 1997’de kesilen fatura, bugünküyle kıyaslandığında küçük kalır. Çünkü o zaman ortada bir yıllık bir hükümet vardı. Şimdi ortada çeyrek asırlık bir rejim, bir servet transferi, bir kurumsal enkaz ve milyonlarca insanın gündelik hayatına dokunmuş bir yıkım var. Montajın üçüncü planı, 1997’dekinden kat kat daha ağır.

Ve buradan çıkan şu acı ihtimali kayda geçirmek gerekiyor: Erdoğan’dan sonra dindar Türkiye’yi bekleyen şey, 28 Şubat’ın küçük bir tekrarı değil, onun büyütülmüş, uzatılmış, meşrulaştırılmış hâli olacaktır. Üstelik bu kez darbeyle değil, sandıkla. Toplumun rızasıyla. Hatta alkışıyla.

Devam edeceğiz…

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version