Elif’in işlerini bir süredir takip ediyorum. Bu yüzden sergide karşıma çıkan kırık bir porselen parçasına, eski bir tabağa ya da çocuk figürüne yalnızca o gün gördüğüm bir eser gibi bakmak kolay değil. Sanatçının yıllardır seramikle kurduğu ilişkinin nereden gelip nereye doğru değiştiğini de düşünüyorsunuz. Bir evin dolabında yıllarca saklanmış porselen tabak… Üretimden arta kalmış seramik atığı… Nereden geldiğini, kimin elinden geçtiğini bilmediğimiz küçük bir parça… Elif bunların kusurlarını ortadan kaldırmıyor. Kırılmışsa kırığı, aşınmışsa aşınmış yüzeyi kalıyor. Bir zamanlar ne işe yaradıklarını da bütünüyle unutturmuyor. Tam tersine, işe yaramaz denilip kenara bırakılmış bir nesnenin hâlâ anlatabileceği bir şey olduğunu düşünüyor.
Günlükler Serisi-Mavi sükûnet, Yadigar porselen tabak üzerine çeşitli sırüstü dekor, Ø19,5 x 1,8 cm, 2026
Kıyıda, Gölgeler ve Günlükler bu düşüncenin daha kişisel bir yere doğru ilerlediği sergilerden biri. Aileden kalmış bir porselen tabakla endüstriyel bir seramik atığı aynı çalışmanın içinde yan yana gelebiliyor. Birinin geçmişini biliyoruz, ötekininkini bilmiyoruz. Ama Elif için önemli olan tam da bu ayrım olmayabilir. Her ikisine de dokunulmuş, ikisi de bir yerlerden geçmiş ve sonunda sanatçının eline ulaşmış.
Günlükler Serisi-Sessizlik mesaisi, Yadigar porselen tabak üzerine çeşitli sırüstü dekor, Ø21,5 x 2,8 cm, 2026
Serginin adındaki “kıyı” da burada anlam kazanıyor. Deniz kıyısından söz ediyoruz elbette ama yalnızca bundan değil. Çocukluğun, evin, aile sofralarının ve artık orada olmayan insanların geride bıraktıkları da serginin içinde. Elif bunları geçmişi yeniden kurmak için kullanmıyor. Zaten geçmişin böyle bir huyu yok; çağırdığınızda bıraktığınız biçimiyle geri gelmiyor.Sergideki çocuk figürleri bu duyguyu daha görünür kılıyor. Bazıları kendi başına duruyor, bazıları ışıkla birlikte duvara gölgelerini bırakıyor. Siz yer değiştirdiğinizde ya da ışığın açısı değiştiğinde figür aynı yerde kalırken gölgesi değişiyor. Kimi uzuyor, kimi küçülüyor, bazen de gözden kayboluyor.
Çocukluk hatıralarına bakarken de benzer bir şey yaşamıyor muyuz? Bazı sahneleri bütün ayrıntılarıyla hatırladığımızı sanıyoruz. Sonra bir gün aynı olayı kardeşimizden, annemizden, eski bir arkadaşımızdan dinliyor ve onların bambaşka bir çocukluk hatırladığını görüyoruz. Demek ki hatırladığımız şey yalnızca geçmişte yaşanan değil; geçen yıllar boyunca bizim ona eklediklerimiz de.
İç Sesler Serisi-Yaşa, Farklı dönemlere, kaynaklara ve bünyelere ait seramik parçalar kullanılarak yapılmış asamblaj, 21x21x4 cm, 2026
Elif’in çocukları bu nedenle bana neşeli çocukluk heykellerinden çok, geriye dönüp baktığımızda yerini tam olarak bulamadığımız eski fotoğrafları düşündürüyor.
Serginin “Günlükler” bölümünde ise aileden kalan porselen tabaklar var. Bir zamanlar sofraya konulan, üzerlerinde yemek yenilen, sonra yıkanıp dolaba kaldırılan tabaklar. Şimdi üzerlerinde tarihler ve kısa cümleler bulunuyor. “Sessizlik mesaisi”, “Dertsiz bir mavi”, “Mavi bir huzur”, “Yaşa…”
Bunlar bir eseri izleyiciye açıklamak için konmuş yazılar gibi durmuyor. Daha çok insanın kendisi için tuttuğu bir not defterinden kopmuş cümlelere benziyor. Bu nedenle hepsinin anlamını çözmeye çalışmak da gerekmiyor. Günlük dediğimiz şey zaten başkasının okuması için yazılmış bir metin olmak zorunda değil.
Eski porselenlerin çiçekleri, altın yaldızlı kenarları ve yılların bıraktığı aşınmalar bu kısa notlarla yan yana geldiğinde nesnenin geçmişi ortadan kalkmıyor. Elif yeni bir şey yapmak için eskisini silmiyor. Eski tabak hâlâ orada.
İç Sesler Serisi-Mavi bir huzur, 25×50 cm, Farklı dönem ve kaynaklı seramik parçalarla asamblaj, 2026
Kırık seramiklerden oluşturulan ambalajlarda da benzer bir tutum görülüyor. Çekmece gözlerini hatırlatan bölmelerin içine farklı büyüklükte parçalar yerleşiyor. Maviler, yeşiller, toprak renkleri; kırılmış porselenler, üretim artıkları… İlk bakışta birbirleriyle hiçbir ilişkileri olmayabilecek parçalar bir araya geliyor. Fakat ortaya kusursuz ve pürüzsüz yeni bir nesne çıkmıyor. Kırığın nerede olduğunu görmeye devam ediyoruz.
Bu nokta Elif Aydoğdu Ağatekin’in uzun yıllardır üzerinde çalıştığı atık seramik meselesini de serginin içine taşıyor. Sanatçı için ileri dönüşüm yalnızca kullanılmayan malzemeyi yeniden değerlendirmekten ibaret değil. Bir nesnenin “işe yaramaz” olduğuna kimin, ne zaman ve hangi ölçüyle karar verdiği sorusu da işin içinde.
Kırılmış bir tabak artık sofraya konulmayabilir. Endüstriyel üretimden çıkan hatalı bir seramik fabrikada çöpe ayrılabilir. Ama sanatçının eline geçtiğinde o karar geçerliliğini kaybediyor. Nesnenin kullanım ömrü bitmiş olabilir; hikâyesinin bitmesi gerekmiyor.
Elif’in çalışmalarında sevdiğim taraflardan biri de burada ortaya çıkıyor. Kırığı onarmaya kalkışmıyor. Onu eski hâline getirme iddiasında değil. Kırılmış olanı kırılmış hâliyle kabul edip onunla ne yapılabileceğine bakıyor.
İç Sesler Serisi-Dertsiz bir mavi, Farklı dönemlere, kaynaklara ve bünyelere ait seramik parçalar kullanılarak yapılmış asamblaj, 16x16x4 cm, 2026
Elif Aydoğdu Ağatekin’in Ankara Nurol Sanat Galerisi’nde açılan Sağanak sergisini de gezmiştim. O sergide seramik, atık malzemeler ve yerleştirmeler arasında dolaşırken daha içe dönük bir dünyayla karşılaşmıştım; uykusuzluk, iç sıkıntısı, yorgunluk ve insanın kendisini toparlama çabası işlerin arasından hissediliyordu.
Sağanak benim için sergi salonunda kalmadı.
Oradan küçük bir eser bugün evimin duvarında duruyor. Zaman içinde onun bir sergide gördüğüm sanat eseri olduğunu düşünmekten çok, evin içindeki eşyalardan biri olduğunu fark ettim. Sabah önünden geçiyorum, bazen uzun süre bakmıyorum, sonra bir gün gözüm yeniden ona takılıyor. Sanat eserinin galeriyle ilişkisi başka, insanın yaşadığı eve girdikten sonraki hayatı başka.
Şimdi Kıyıda, Gölgeler ve Günlükler’e bakarken Sağanak’tan duvarıma gelen o küçük parçayı da hatırlıyorum. Çünkü Elif’in bu sergisinde anlattığı şeylerin bir bölümü tam da nesnelerin insanlarla birlikte değişen hayatıyla ilgili.
Bir tabak yıllarca aynı sofraya konuyor. Sonra o sofradaki insanlar eksiliyor. Tabak kalıyor.
Bir çocuk büyüyor. Çocukluğunun geçtiği ev değişiyor ya da artık hiç olmuyor. Bir fotoğraf, oyuncak veya küçük bir eşya kalıyor.
Bazen de hiçbir şey kalmıyor; yalnızca hatırladığımızı sandığımız bir görüntü.
Kıyıda, Gölgeler ve Günlükler’i gezerken eserleri yalnızca seramik tekniği üzerinden okumak bu nedenle eksik kalabilir. Elif Aydoğdu Ağatekin malzemeyi iyi tanıyan, seramik endüstrisinin içinden gelmiş bir sanatçı. Anadolu Üniversitesi’ndeki eğitiminin ardından uzun yıllar seramik endüstrisinde tasarımcı olarak çalıştı. Atık seramiklerin sanatın ifade alanındaki yerini araştırdığı akademik çalışmaları da bugünkü üretiminin önemli kaynaklarından biri oldu.
Fakat teknik bilgi serginin önüne geçmiyor. Hatta çoğu yerde geri çekiliyor. Karşınızda önce bir tabak, kırık bir parça, küçük bir çocuk ya da duvardaki gölge duruyor. Onun seramik tarihindeki veya çağdaş sanat içindeki yerini düşünmeden önce kendinizden bir şey hatırlayabiliyorsunuz.
Sanırım serginin bana en yakın gelen yanı da burada.
Çünkü kıyıya yalnızca denizin içinden gelenler vurmaz. Yıllar önce yaşadığımız bir gün, artık oturamadığımız bir sofra, çocukken elimizde tuttuğumuz bir eşya da hiç beklemediğimiz bir anda yeniden önümüze çıkabilir.
Elif Aydoğdu Ağatekin bu kez onları Dibeklihan’da toplamış.
Sergi, 3 Eylül’e kadar Dibeklihan Kültür ve Sanat Köyü Erdinç Bakla Sanat Galerisi’nde, pazartesi günleri dışında 10.00–13.00 ve 17.00–23.30 saatleri arasında görülebilir.
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

