Site icon Serbest Görüş

Hukuk sustuğunda: Cemaat operasyonları

İdris Gürsoy


Türkiye, 28 Şubat’ı hatırlatan bir devlet pratiğiyle karşı karşıya. Önce Hizmet Hareketi, ardından Süleymancılar ve şimdi Furkan Vakfı üzerinden yürütülen operasyonlar, isimler ve gerekçeler değişse de devlet gücünün dini-toplumsal yapılara karşı kullanılış biçimi bakımından benzerlikler gösteriyor. Doğu Perinçek’in operasyonların “işin özü”ne dair açıklamaları, resmî gerekçe ile siyasi hedef arasındaki farkı gözler önüne seriyor. Mali suç soruşturması ile cemaat yapılarının tasfiyesi arasındaki ayrım, hukuk devleti açısından kritik bir soru olarak ortada duruyor.

İDRİS GÜRSOY | YORUM

Türkiye bu filmi daha önce gördü. 28 Şubat sürecinde devlet, “irtica ile mücadele” adına toplumun dindar kesimlerinin hayatına müdahale etti. Başörtüsünden imam-hatip okullarına, üniversite tercihlerinden öğrenci yurtlarına kadar uzanan geniş bir alanda devletin güvenlikçi anlayışı belirleyici oldu.

O dönemde yapılanların önemli bir bölümü yıllar sonra hukuken ve siyaseten sorgulandı. O dönemin mağdurlarının önemli bir kısmı ise bugün ülkeyi yöneten kadroların içinde. Fakat Türkiye, yaklaşık otuz yıl sonra 28 Şubat’ı hatırlatan başka bir devlet pratiğiyle karşı karşıya.

Önce Hizmet Hareketi, ardından Süleymancılar ve şimdi Furkan Vakfı…

İsimler değişiyor, siyasi aktörler değişiyor, kullanılan gerekçeler değişiyor. Fakat devlet gücünün dini-toplumsal yapılara karşı kullanılış biçimi bakımından dikkat çekici benzerlikler ortaya çıkıyor.

Burada temel soru şudur: AKP iktidarı, suç işlediğinden şüphelenilen kişileri mi soruşturuyor; yoksa belirli dini-toplumsal yapıları siyasi ve ideolojik olarak tasfiye etmeye yönelen daha geniş bir politika mı izliyor?

Bu soruya verilecek cevap, yalnızca operasyon dosyalarına değil, operasyonları savunan siyasi aktörlerin açıklamalarına da bakmayı gerektiriyor. Ve bu noktada Doğu Perinçek’in sözleri özel bir önem taşıyor.

Doğu Perinçek, iktidarın resmî bir görevlisi değil. Ancak bugün iktidara yakın siyasi çizgide yer alan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yakın siyasi ilişki içinde bulunan ve hükümetin birçok politikası konusunda destekleyici açıklamalar yapan bir siyasi aktör. Üstelik söz konusu açıklamalarını kendi siyasi hareketinin yayın organı Aydınlık üzerinden yapıyor. Dolayısıyla Perinçek’in sözleri, sıradan bir dış gözlemcinin değerlendirmesi olarak görülemez. Perinçek operasyonların yalnızca resmî açıklamalarda belirtilen gerekçesiyle yetinmiyor; “yapılan işin özü”ne bakılması gerektiğini söylüyor.

Hükümet cephesinden operasyonların dini gruplara yönelik olmadığı, mali suçlarla ilgili olduğu açıklanırken Perinçek bu açıklamayı yeterli bulmuyor. “Öyle ifade edebilirler.” diyor. Ardından kendisinin “işin özü”ne baktığını belirtiyor.

İşte tam bu noktada hukuk devleti açısından kritik bir soru ortaya çıkıyor: Bir soruşturmanın resmî gerekçesi ile onu savunan siyasi aktörün açıkladığı siyasi anlam birbirinden farklıysa hangisine bakacağız?

“Mali suç” başka, “cemaatlerin tasfiyesi” başka

Bir ülkede kara para aklama, dolandırıcılık, örgütlü suç veya başka mali suçlar varsa devlet elbette soruşturma açabilir. Hiçbir dini kimlik, kişiyi suç işleme konusunda dokunulmaz kılmaz. Ancak suç soruşturması ile dini-toplumsal yapıların tasfiyesi birbirinden tamamen farklı iki meseledir.

Perinçek, Süleymancıları yalnızca haklarında suç iddiası bulunan kişiler üzerinden değerlendirmiyor. Cemaat ve tarikat yapısının kendisini tartışıyor. Şeyhlik, müritlik ve cemaat ilişkilerini “Ortaçağ’dan kalma” yapılar olarak tanımlıyor. Öğrencilerin bu yapılara “tabi olmaktan kurtulup özgürleşeceğini” söylüyor.

Doğu Perinçek

Bu durumda ortaya şu soru çıkıyor: Eğer hedef yalnızca mali suçsa, neden siyasi savunma dili somut mali suçlardan çıkıp doğrudan cemaat ve tarikat yapısının kendisine yöneliyor? Bu sorunun cevabı, operasyonların niteliği bakımından son derece önemli.

Hukuki gerekçe ile siyasi program aynı şey değildir

Doğu Perinçek’in açıklamalarında dikkat çekici bir başka nokta kamulaştırma meselesi. Perinçek bir taraftan suç örgütünün mülkiyetindeki mal varlıklarının ceza hukuku çerçevesinde kamuya geçebileceğini söylüyor. Bu, hukuk içinde belirli koşullara bağlı bir müsadere mekanizmasını ifade eder. Fakat aynı açıklamalarda Vatan Partisi’nin özel eğitim kurumları ve yurtlara ilişkin önceden belirlenmiş bir “kamulaştırma prensibi” bulunduğunu da söylüyor.

Burada iki farklı kavram birbirine yaklaşıyor: Birincisi, somut bir suç nedeniyle mahkeme kararı sonucunda uygulanabilecek hukuki müsadere. İkincisi ise belirli bir kurumsal yapının siyasi bir program çerçevesinde kamulaştırılması.

Bunlar aynı şey değildir. Birincisi bireysel veya kurumsal cezai sorumluluğun hukuki sonucudur. İkincisi ise siyasi bir tercihtir.

Asıl sorun, henüz soruşturma ve yargılama süreçleri tamamlanmadan belirli kurumların “kamulaştırılacak” diye siyasi söylem içinde kesin bir gelecek zamanla tarif edilmesidir. Çünkü hukuk devletinde mülkiyetin kaderini siyasi aktörler değil, kanun ve bağımsız mahkemeler belirler.

Mahkeme kararından önce verilen karar

Anayasa’nın 38. maddesi açık: Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.

Dolayısıyla henüz yargılama tamamlanmadan, hatta bazı durumlarda iddianame dahi ortada yokken, bir siyasi aktörün “Bu mallar kamulaştırılacak!” demesi ciddi bir hukuk devleti sorunu doğurur. Çünkü bu durumda siyasi söylem, henüz verilmemiş bir mahkeme kararının sonucunu önceden ilan etmiş oluyor.

Perinçek’in devam eden bir adli sürecin sonucunu önceden tarif etmesi, yargının bağımsızlığı ve masumiyet karinesi açısından sorgulanması gereken bir tablo ortaya çıkarıyor.

Hukuk devletinde sıra bellidir: Önce soruşturma. Sonra iddianame. Sonra savunma. Sonra yargılama. Ve nihayet mahkeme kararı. Siyasi açıklama bu sıranın yerine geçemez.

Asıl mesele: Cemaat olmak suç mu?

Perinçek’in açıklamalarında üzerinde durulması gereken en önemli nokta belki de burası. Çünkü tartışma bir noktadan sonra mali suçlardan çıkıyor ve şu soruya geliyor: Cemaat veya tarikat yapısının kendisi meşru mudur?

Perinçek’in yaklaşımında bu yapılar “Ortaçağ’dan kalma” ve demokrasiyle bağdaşmayan yapılar olarak görülüyor. Bu görüş siyasi olarak savunulabilir. Bir insan cemaatleri eleştirebilir. Tarikatları eleştirebilir. Hatta bu yapıların toplumsal hayattan çekilmesini siyasi programının bir parçası haline getirebilir. Demokratik toplumda bunların hepsi tartışılabilir.

Fakat devletin görevi başka bir noktada başlar. Devlet, vatandaşın hangi dini topluluğa katılacağına karar veremez. Devlet ancak o topluluğun faaliyetlerinin hukuk sınırları içinde olup olmadığını denetleyebilir. Suç varsa suçlu cezalandırılır; bir kimlik, inanç veya toplumsal yapı suçun kendisi haline getirilemez.

Suçla mücadelenin meşruiyeti de, hukuka bağlı kalınmasına bağlıdır. Masumiyet karinesi korunmalıdır. Mülkiyet hakkı korunmalıdır. Adil yargılanma hakkı korunmalıdır. Din ve vicdan özgürlüğü korunmalıdır. İfade özgürlüğü korunmalıdır. Ve devlet görevlilerinin dili de bu haklara uygun olmalıdır.

Türkiye’nin toplumsal barışı, demokratik geleceği ve gerçek anlamda bir hukuk devleti olabilmesi, yeni mağdurlar üretmesine değil, mağdur üreten mekanizmaları sona erdirmesine bağlıdır. Bunun yolu, en başta hukuku siyasetin ve ideolojik hesaplaşmaların aracı olmaktan çıkarmaktan geçmektedir. 28 Şubat zihniyeti artık sona ermeli; Perinçek’te sembolleşen vesayetçi anlayış geride kalmalıdır.

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version