Site icon Serbest Görüş

Hafızlığın lüzumu üzerine…

Yusuf Ziya Ünal


YUSUF ÜNAL | YORUM 

En büyük hayıflanmalarımdan biri hafız olamamaktır benim, diğeri de yeterince şiir ezberlememek. Ezberlediğim her ayet ve her sureyle içimde bir yerlerin yeşerdiğini hissederim. En olmadık zamanlarda öyle yanımda olurlar ki onlarla güçlendiğimi, derinleştiğimi ve zenginleştiğimi fark ederim. Bütün müminler için böyledir herhalde. Yerine göre tutunduğumuz dal yerine göre sırtımızı yasladığımız dağ olurlar. Kimi zaman yoldaş kimi zaman mürşit kimi zaman da bekçi…

Hakka’l-yakîn derecesinde hissettiğim bir şey var: Bir metni ezberlemek kişinin ayağını pergelin sağlam ucuna sabitlemesidir.  Hele ki ezberlenen şey Allah kelamı ise kişinin hem duygusunu hem düşüncesini akort eder, insanı fabrika ayarlarına döndürür. 

Bu bakımdan Kuran hafızları ne kadar şanslıdır varın siz tahayyül edin. Zaten hafızlığın asıl faydası onu hıfzedenedir. Evvela Kur’an onları korur. Dalaletten, haksızlık yapmaktan, fısk u fücura saplanıp kalmaktan. Korumuyorsa o ilahi sistemin iklimine riayet edilmemiş demektir.

Kur’an’ın sesini duymak!

Dinin en temel kaynağının tamamı zihninde olan bir insanın eşya ve hadiseleri değerlendirmesinin bundan etkilenmemesi zordur. İslam tarihindeki büyük âlimlerin ekseriyeti hafızdır, üstelik bazıları sadece Kuran hafızı değil aynı zamanda hadis hafızıdır. Hakkını verenler için hafızlık insana şümullü bir bakış açısı kazandırır. Bir şey yaparken yahut söylerken, zihninin bir köşesinde Kur’an’ın tamamından sesler vardır. Ayetler ister istemez diline geliverir. 

Hafızlığı yalnızca Kur’an’ı koruma ihtiyacının bir sonucu olarak görmek eksik kalır. Onun içinde Kur’an’a duyulan aşk da vardır. Sahabe efendilerimiz ayetlerin nüzulünü büyük bir iştiyakla bekliyor, onları Efendimiz’den (sas) öğrenip namazlarında uzun uzun okuyor ve hayatlarına geçiriyorlardı. Bir kısmı da ayetlerin tamamını ezberliyordu. Böylece kelamullah sînelerinden seferde de hazerde de ayrılmıyor; yürürken, otururken, çalışırken hatta yatarken bile onlarla birlikte oluyor ve hayatlarının her ânına nüfuz ediyordu.

Kuran ezberlemek yalnızca zihinsel bir faaliyet zannedilebiliyor. Hiç de öyle değildir. Sesle, nefesle, dille, dudakla, tekrarla, gayretle, disiplinle, iştiyakla da ilgilidir. Dile pelesenk olan bir âyetin ağızda bıraktığı tat, namaz esnasında kendiliğinden dudaklarımızdan dökülen bir sure insana nasıl manevi duygular tattırır…

Vakıa günümüzde herhangi bir mevzuda ezber yapmak pek önemsenmiyor. İhtiyaç duyduğumuzda Google’a sorabiliyor, bulamadığımızı yapay zekâya yazdırabiliyoruz. Telefon numaralarını, adresleri, tarihleri, hatta bazen kendi düşüncelerimizi bile cihazlara emanet ediyoruz. Kimilerimize böyle bir çağda ezberlemek gereksiz bir uğraş gibi görünebiliyor. Oysa ezberden maksat yalnızca bilgiyi hatırlamak değildir. Mesele, düşünürken başvuracağımız malzemenin kendi zihnimizde bulunması ve istediğimiz zaman onlar arasında bağlantı kurabilme imkânına sahip olmamızdır.

Bana hafızandakini söyle…

Ezberlenen bir metin, zihnin karanlık dehlizlerine atılıp orada işlevsiz bir halde beklemez. Bilakis düşüncenin mutfağına girer, tezgâhın başına geçer. İnsan neyi ezberlerse onunla düşünür. Ezberlediği şeyi düşünme mekanizmasının dışında bırakamaz çünkü. Bu bakımdan, bana hafızandakini söyle sana ne düşüneceğini söyleyeyim diyebiliriz.

Bir metni ezberlemek tencereye yağ koymak gibidir.  Malzemeler hep o yağa bulanarak pişer. Zihin tenceresine giren her malzeme de orada önceden var olan ayetlerle, kelimelerle, mısralarla yahut her ne varsa işte onlarla bir şekilde temas eder. Temas edince de illaki onların ya havasından ya suyundan ya kokusundan etkilenir.

Ezberlenen bir metin yalnızca okunan bir şey olmaktan çıkıp hatırlanan, tekrar edilen ve zihinde sürekli yeniden kurulan canlı bir yapıya dönüşür. Hz. Âişe’nin Resûlullah’ı “Onun ahlâkı Kur’an’dı” diye tarif etmesi, zihinde taşınan bir metnin insanın hâline ve ahlâkına nasıl dönüşebileceğini gösteren en güzel örneklerden biridir.

Şiir ezberlemek de türkü bellemek de zihin tenceresine yağ koymak gibi gelir bana. Klasik edebiyatımızda düz yazıların arasına serpiştirilen beyit ve mısraların düşünce akışını hem sağlamlaştırıp hem kolaylaştırması ne güzeldir.

Maalesef tamamını bildiğim pek şiir yoktur benim, şarkı ve türkü de. Hepsi kekeme hepsi yarım. Fakat yine de aklımdaki beyit ve mısralar, yerine göre şarkı ve türküler önümde birer işaret fişeği ve pusula gibidir. Her nerede yollar çatallaşsa, ne vakit saptığım yoldan şüpheye düşsem, onlara tutuna tutuna yeniden yola girebileceğimi bilirim.

Umutsuzluğa kapıldığım bir anda bir türkü dolanır dilime misal, “Kara gündür gelir geçer / Gam yeme gönül gam yeme.” diye teselli eder beni. Ölüm korkusu üzerime abandığında yahut, bir şiir ses verir; “Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber / Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?”

Bana kalırsa biz insanların en değerli kaybı hafızadır, biz hafızamızı kaybediyoruz. Hafızanın surlarında açılan gedik günden güne genişliyor. Artık aklında masal tutan ninelerimiz yok, şiir okuyan amcalar, bilmece soran teyzeler tarih oldu. Deyimler, atasözleri bile karman çorman kullanılıyor. Şarkılar, türküler hep yarım. Bir arkadaşımla zaman zaman türkü çığırmaya heveslendiğimiz oluyor, oradan biliyorum. Türkülerin ilk kıtalarını söylüyor, arkasını getiremiyoruz.

Hayatın çeşitli kademelerinde hafızanın bayrağı irtifa kaybederken Kur’an hafızlığı hafızanın son kalesi olarak bayrağı burca dikmiş durumdadır. Hâlâ her sene bin bir çaba ve ciddiyetle hafızlığını ikmal eden binlerce çocuk ve genç vardır. Hatta altmış yaşını geçtiği halde hıfzını tamamlayanları biliyoruz çevremizden. Hal böyleyken hafızlığı da alaşağı edelim demek insanlığı bir yudum daha yoksunlaştırmaktır.

Kuran kurslarına baskınlar yapılırken

Hiç ummadığım kimselerden hafızlık müessesesinin lüzumsuzluğuna dair şeyler okudum ve hayretler içerisinde kaldım. Bunların siyasal iktidara duyulan tepkilerden ve dinî duyguların bizzat dindarlar tarafından istismar edilmesinden kaynaklanan hayal kırıklığından ötürü olduğunu anlıyorum. Fakat yine de; Şeytan taşlama işini abartıp Şeytan Kâbe’yi kendine siper etti diyerek Kâbe’yi de taşlamak gibi geliyor bana.

Kimi hafızların Kur’an’ın ahlâkını temsil edemeyişleri ya da hafızlık eğitimi verilen kimi yerlerdeki suiistimaller hafızlık aleyhinde olmaya delil olamaz. Bir fırında eksik gramajlı veya kötü ekmek satıldı diye ekmek yemeyi bırakmadığımız yahut ‘bütün fırınlar kapatılsın’ demediğimiz gibi bazı hafızların işin hakkını verememelerinden ötürü de hafızlık müessesesi ‘lüzumsuzdur’ denemez. Siz daha iyi ortamlar sağlar, müfredatı iyileştirerek Kuran’ın manasını da öğretirsiniz ve isteyenler oralarda hakkıyla bu eğitimi alır.

Türkiye’de tam da Süleyman Tunahan Efendi cemaatinin Kur’an kursları basılıp hafız yetiştirilen müesseselere polis baskınları düzenlenirken ‘günümüzde hafızlık lüzumsuzdur’ demek zalimin ekmeğine yağ sürmek, yapılan haksızlıklara çanak tutmaktır. Şu durumda o müesseseler- haşa- külliyen lüzumsuz bile olsalar, bu kurumların hakkını savunmak en lüzumlu iştir.

 

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version