Ben Evin Sander-İlyasoğlu. 24 Ağustos’ta İstanbul Alman Hastanesi’nde dünyaya gelmişim. Annem 7 göbek İstanbullu, babam Edirneliydi. Annem Mualla Hüseyin Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nde okumuş, babam Sadık Sander ile evlenmiş. Babam Heidelbereg’de felsefe okumuş, dönünce de İnhisarlar’da memur olmuş! Ortalama bir memur ailesiydik. Ağabeyim Ergin Sander, İkinci Yeni şairlerindendi. Ben 7 yaşımda piyanoya başladım, 9 yaşımda şiir yazıyordum. Sonradan eşim olacak Eyüp İlyasoğlu ile tanıştığımızda her ikimiz de 15 yaşındaydık. Ben bir yandan da İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda okuyordum. O da Robert Kolej’de okuyordu, futbol takımının kalecisiydi. Disk atma şampiyonuydu. Babası yeni vefat etmişti. Cin gibi bir delikanlıydı! Uzun yıllar evdekilere duyurmadan kaçamak dolaştık. Fatih’in surlarının altında buluştuk! Ta ki bir gün Bebek dolmuşu beklerken gelen arabadan annem inene dek! O gece bizim evde kızılca kıyamet koptu. Derhal ne zaman söz keseriz telaşı başladı. Eyüp lise sona geldi ama İngilizce sınavını veremediği için bir yıl açıkta bekleyecekti. Biz bunlara karşın o yaz Ortaköy Yüzme İhtisas Kulübü’nde nişanlandık. Dayım Suat Erler yüzüklerimizi taktı. “Damadın işi nedir” diye soranlara mecburen “İngilizceden bir yıl beklemede” yanıtını veriyordum! Annem ve Eyüp’ün annesi kendilerince güzel bir cümle bulmuşlardı: “Oğlumuz mühendis olacak!” diyorlardı. O zaman iyi aile kızları ya doktora ya da mühendise varırlardı. Bizim umurumuzda değildi! Nihayet 18 yaşına gelmiştik.
Eyüp o yıl boş durmadı, çalıştı. Birlikte Michigan Üniversitesi’ne gittik. Eyüp Marmara Üniversitesi’nde profesör oldu. Ve ne yazık ki onu 69 yaşında yitirdim.
Ben 1966’da Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nden mezun oldum. Okulda İzlerimiz başlıklı Edebiyat ve Sanat Dergisi çıkardı. 1920’li yıllarda yayına başlamıştı. Bizlerden önce Ülkü Tamer, Cevat Çapan, Tomris Uyar, Çiğdem Selışık gibi imzalar yazmıştı. Okulun en şık misafir salonu olan Yellow Parlor’da toplanırdık. Her sefer ünlü bir edebiyatçıyı davet ederdik. Behçet Necatigil, Atilla İlhan gibi.
YENİ DERGİ YARIŞMASI
Kolejin son sınıfındayken o zamanın edebiyatçıları arasında çok ses getiren “Yeni Dergi”nin 1967 Eleştiri Yarışması’na katıldım. Jüride Berna Moran, Asım Bezirci ve Memet Fuat vardı. Nâzım Hikmet’in Salkımsöğüt adlı şiirinde kurduğu müziksel çatıyı anlatmıştım. Örneğin:
“Atlılar atlılar kızıl atlılar,
Atları rüzgar kanatlılar!
Atları rüzgar kanat…
Atları…
At…
Rüzgar kanatlı atlılar gibi geçti hayat!”
İlk bakışta büyük bir at sürüsünü andıran dizelerin gittikçe küçülüp tek sözcükte özetlenmesi, geride kalan tek atlının öyküsünü yansıtır. İkinci dizede atlıların eylemi, üçüncü dizeden sonra da görkemli başlayıp tek sözcükle sönmesi yaşamın özetidir.
Ben bu devinimi notalarla örneklemiştim.
Doğal ki çok iddialı bir tez atmıştım ortaya, bu benim bir yanda şiir öte yanda müzik merakımı birleştiriyordu. Birinci olduğumu Memet Fuat’tan aldığım bir mektupla öğrendiğimde dünyam değişti. Sonra ödülümü almak üzere nişanlım Eyüp ile birlikte onun ofisine gittik. O zamanın parasıyla 1000 TL aldım. Memet Fuat’ın beni görünce “Pek de tıfılmışsın” dediğini anımsıyorum. O parayla da kendime çok değerli bir kol saati almıştım. Amerika’ya gittiğimizde Memet Fuat ile mektuplaşmayı sürdürdük. Bana “Sakın yazmayı bırakma diye öğütler” veriyordu. Şimdi yeni kitaplarım çıktıkça, eskilerin yeni baskıları yapıldıkça Memet Fuat’ı anımsıyorum.
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

