M. NEDİM HAZAR | YORUM
25 Ağustos günü Türkiye siyaseti, cumhuriyet tarihinde eşi görülmemiş bir belgeyle tanıştı. Çok meşhur bir mahkûmun el yazısıydı bu ve adeta devletin resmî tekzip fonksiyonunu eda ediyordu.
Yurt dışındaki Kürt yayın organlarında haftalardır dolaşan İmralı görüşme notları öyle bir yekûn tutmuştu ki, ne DEM Parti’nin yalanlaması ne İletişim Başkanlığı’nın imalı açıklaması yetti. Sonunda Abdullah Öcalan’ın kendi elyazısıyla kaleme aldığı bir metin dolaşıma sokuldu. Kendisine atfedilen ifadelerin, isimlerin, belgelerin gerçek dışı olduğunu ve hatta bunun kendisine karşı bir komplo olduğunu yazıyordu.
Şimdi durup biraz düşünelim…
27 yıldır bir adada tutulan, telefonu, kalemi, avukatı yıllarca sınırlanmış bir adamın el yazısı, artık Ankara’nın enformasyon düzeninde bir mühür işlevi görüyor. Ne devlet çıkıp “Şu görüşüldü, bu konuşuldu!” diyor, ne de bir tutanak resmen yayımlanıyor. Onun yerine, sürecin en kritik anlarında İmralı’dan bir not geliyor ve ortalık yatıştırılmaya çalışılıyor.
Bir sürecin şeffaflığını, taraflarından hangisinin el yazısına muhtaç olduğuna bakarak ölçebiliriz.
Bu tuhaf coğrafyanın son iki yılına damgasını vuran isimlerden biri, kamuoyunun büyük bölümünün adını bile doğru bilmediği bir hekim: Cemalettin Kani Torun.
1959 Artvin doğumlu. Cerrahpaşa Tıp mezunu. Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde doktorluk yaptıktan sonra 1996’da İngiltere’ye gidiyor; Yeryüzü Doktorları’nın kurucuları arasında yer alıyor ve 2001-2011 arasında kuruluşun genel müdürlüğünü yürütüyor. Ağırlıklı olarak Afrika’da, savaşın ve kıtlığın ortasında yardım ve kalkınma projeleri yönetiyor.
Sonra hayatının kırılma noktası geliyor…
2011’de Somali’ye büyükelçi olarak atanıyor ve 2014’e kadar Mogadişu’da kalıyor. Ama bu sıradan bir büyükelçilik değil. Kendi anlatımıyla oraya gittiğinde ülkede devlet diye bir şey yoktur; 20 yıllık iç savaş toplumu paramparça etmiş, her bölgeyi ayrı bir savaş ağası yönetmektedir. Mogadişu’da başka hiçbir ülkenin büyükelçisi yoktur. Amerikalılar hiç gelmemiş, İngilizler bir yıl sonra gelip havaalanından çıkmamıştır. Yabancı heyetler geçici cumhurbaşkanıyla görüştükten sonra onunla görüşür; çünkü görüşecek başka kimse yoktur. Ban Ki-mun bile Mogadişu’ya geldiğinde onunla oturmuştur.
Böyle bir boşlukta bir diplomat neye dönüşür?
Torun’un kendi ifadesi ölçülü ama açık. Bir “kurucu unsur” gibi çalıştığını söylüyor. Aşiretler arası çatışmaların çözümüne, hatta El Şebab ile merkezî yönetim arasındaki temaslara katkı verdiğini anlatıyor. Bunların hiçbirinin normal şartlarda bir Türkiye Cumhuriyeti büyükelçisinin işi olmadığını da kabul ediyor ve “Şartlar bizi oraya götürdü, bir taraftan kucağımızda bulduk.” diyor.
İşte Türkiye’nin Kürt meselesinde bugün aradığı adam tipi tam olarak budur bence. Devletin kurumsal diline hâkim, ama kurumların dışında çalışabilen; hiçbir tarafın adamı olmadığı için her tarafın konuşabildiği ve en önemlisi, çatışma çözümünü kitaptan değil sahadan öğrenmiş biri.
Nitekim bu vasfın Meclis kayıtlarına geçmiş bir tanığı da var. 2016’da, dokunulmazlıkların kaldırılması oylaması öncesinde, rahmetli Sırrı Süreyya Önder kürsüden Torun’un adını anmıştı. Türkiye Somali’ye, Filipinler’e resmî arabulucu gönderiyor, dünyanın her işine kafa yoruyor ama kendi evlatları toprağa girerken kendi meselesi için bir heyet kurmayı akıl etmiyordu. Torun’u kastederek “Buradan taa oraya kadar adam gönderiyorsunuz, Diyarbakır’a da gönderin!” demişti.
O konuşmayı yapan adam, milletvekilliği bittikten sonra hapse atıldı. Torun bugün bunu hatırlarken şu cümleyi kuruyor: “Türkiye’de iyi niyetli olmanın bazen bin türlü sonucu olabiliyor.”
Bu ülkede arabuluculuk, mesleki bir uzmanlık değil, daha çok kişisel bir risk. Yeni çerçeve yasaya görüşmelere gidenlere hukuki güvence sağlayan bir madde konulmasının sebebi de tam olarak bu. Devlet, kendi adına konuşanları kendi savcılarından korumak zorunda kaldığını yasa metnine yazmış zaten. Cumhuriyetin hukuk durumu hakkında bundan daha net bir itiraf aramaya gerek yok.
Kani Torun’un siyasi güzergâhı da en az mesleki güzergâhı kadar öğretici. AKP milletvekilliği (2015-2018), Gelecek Partisi kuruculuğu ve genel sekreterliği, 2023’te CHP listesinden yeniden Meclis, grup kurulabilsin diye Saadet’e geçiş, ardından Yeni Yol ve nihayet 15 Ağustos 2026’da hepsinden ayrılıp bağımsızlık.
30 yıllık merkez sağ-muhafazakâr kadronun bütün yer değiştirmeleri tek bir kişide toplanmış gibi değil mi? Onu “aklı başında” kılan da bu sanırım. İdeolojik değil, kurumsal bir zihin görüntüsü vermesi… Devleti bir aidiyet olarak değil, bir işleyiş olarak düşünüyor gibi olması!
Üçüncü sürecin ne olduğunu anlamak için, ilk ikisinin ne olmadığını hatırlamak gerekiyor.
Birincisi, Oslo’ydu. 2008 ile 2011 arasında MİT ile PKK yöneticileri Avrupa başkentlerinde gizlice buluştu. Türkiye tarihinde devletin örgütle ilk sistematik, kurumsal ve doğrudan teması buydu. Aynı dönemde kamuoyuna “Demokratik Açılım” adıyla bir vitrin sunuldu. Ama vitrin, Ekim 2009’da Habur sınır kapısında paramparça oldu. Sınırdan giren 34 kişilik grubun zafer görüntüleri, milliyetçi tepkiyi patlattı ve iktidar bir gecede geri adım attı. Ardından KCK operasyonları geldi. 2011’de Oslo ses kayıtlarının sızdırılmasıyla iş tamamen bitti.
Oslo bir barış değil, bir keşif harekâtıydı. Devlet, muhatabının kim olduğunu ve neye razı olabileceğini ölçtü ve ardından dosyayı kapattı.
İkincisi, İmralı Süreci’ydi. Aralık 2012’de Erdoğan’ın “Öcalan’la görüşülüyor” açıklamasıyla başladı, 21 Mart 2013 Newroz’unda Öcalan’ın mektubunun Diyarbakır’da okunmasıyla kamusallaştı. Akil İnsanlar heyetleri kuruldu, silahlı unsurlar sınır dışına çekilmeye başladı, iki buçuk yıl boyunca ölümler durdu. Zirvesi 28 Şubat 2015’te Dolmabahçe’de yapılan ortak açıklamaydı. Hükümet kanadından bakanlar, HDP kanadından Sırrı Süreyya Önder, Pervin Buldan ve İdris Baluken, kameralar önünde on maddelik bir mutabakat okudular.
Enteresandır bizzat devletin kurguladığı o masayı, birkaç gün sonra bizzat Cumhurbaşkanı reddetti.
Sebebi de hiç gizli değildi. 7 Haziran 2015 seçimleri yaklaşıyordu ve başkanlık sistemi için gereken çoğunluk, HDP’nin barajı aşmasıyla kaybediliyordu. Nitekim HDP yüzde 13 ile Meclis’e girdi ve AKP tek başına iktidarı yitirdi.
Sonrası Hakan Fidan’ın bir gün mutlaka yargılanacağı kanlı olaylar peş peşe geldi. Suruç, 1 Kasım seçimleri, hendekler, sokağa çıkma yasakları, yıkılan şehirler…
İkinci süreci öldüren şey, çözümün başarısızlığı değil, başarısının iktidarın anayasa hesabına ters düşmesiydi.
Bu çok önemli zira hafızamıza kazınması gereken bir cümle. Çünkü bugün yaşananları anlamanın anahtarı orada duruyor.
2024 sonbaharında başlayan bu üçüncü dönem, ilk ikisinden temel bir noktada ayrılıyordu. Oslo bir istihbarî tercihti, İmralı Süreci bir seçim hesabıydı. Bugünkü ise bir zorunluluk.
Nasıl bir zorunluluk?
Çünkü aritmetik değişti. Erdoğan’ın önünde iki kilitli kapı var ve ikisinin anahtarı da aynı cepte.
Birinci kapı: Aday olma sorunu. Mevcut anayasaya göre Cumhurbaşkanı’nın önü açık değil. Ya Meclis erken seçim kararı alacak ya da anayasa değişecek. Her iki yol da Meclis’ten nitelikli çoğunluk istiyor.
İkinci kapı: Anayasa değişikliği. Doğrudan yürürlük için 400, halk oylamasına götürmek için 360 oy gerekiyor. Cumhur İttifakı’nın sandalyeleri bu eşiklerin çok altında. Yeni Parti’yle anlaşmak, yıllardır tasfiye edilmeye çalışılan bir yapıyla masaya oturmak demek ki zaten oturulsa bile o masadan Erdoğan’ın istediği çıkmaz.
Geriye tek bir aktör kalıyor; Kürt siyasi hareketi.
İşte üçüncü sürecin gerçek doğum sebebi buydu bence. Rejim, kendi bekasını sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğu oyları, yıllarca “terörist” diye kodladığı hareketten almak zorundaydı. Ve uzatılabilecek yegâne akılcı havucun barış olduğunu bilebilecek kadar Kürtleri tanıyordu Erdoğan. Barış adı altında yürütülecek bir pazarlık hem uluslararası meşruiyet üretecekti hem Kürt seçmene umut satacak hem de milliyetçi tabana “devletin bekası” diliyle anlatılabilecekti.
Buna elbette bölgesel dinamikler de ekleyebiliriz. Suriye’de rejimin çökmesi, İsrail’in genişleyen operasyon alanı, Ortadoğu’da silahlı örgütlerin ya devletleşip ya tasfiye olduğu bir düzenin kuruluşu vesaire, hepsi birden Ankara’nın hesabına giriyor. Ve Kani Torun bunu doğru okuyor. “PKK’nın kendini feshetmesi, izole bir Türkiye kararı değil, bölgesel bir dalganın Türkiye’ye vuran kısmı.” diyor.
Ama bölgesel dönüşüm sürecin imkanını inşa etti iktidarın anayasa ihtiyacı ise sürecin aciliyetini ayrımını korumak şart. Biri kapıyının aralanması, diğeri iterek açılması.
Sürecin kamusal yüzü şüphesiz Devlet Bahçeli’dir. 1 Ekim 2024’te Meclis açılışında DEM sıralarına yürüyüp tokalaşan, ardından 22 Ekim’de “Öcalan gelsin, Meclis’te konuşsun, örgütünü feshetsin.” diyen adam.
Bu tercih tesadüf değil, mühendislikti. 40 yıldır her çözüm girişimine en sert şekilde karşı çıkmış bir ismin süreci başlatması, milliyetçi tabanın direncini daha doğmadan kırdı. Bahçeli’nin ağzından çıkan cümleye MHP tabanının itiraz etmesi mümkün değildi. Vitrine konulan mankenin işlevi buydu.
Mutfak ise başka yerde kurulacaktı. Sürecin bütün koordinasyonu MİT’te, İbrahim Kalın’ın masasında toplanıyor. Bahçeli konuşuyor, Kalın yürütüyor. Erdoğan ise — ki İmralı heyetinin aktardığına göre kendisiyle yapılan görüşmelerde daha çok dinliyor, fazla yorum yapmıyor — siyasi zemini yokluyor.
Buraya bir de kendi değerlendirmemi ekleyeyim ve kaynağını kendi üstlenmiş olayım. Bu trafiğin resmî organigramda görünmeyen ikinci bir taşıyıcısı olduğu kanaatindeyim ve o kişinin Kani Torun olduğunu düşünüyorum. Bunun ne resmî bir teyidi var ne de olması beklenir; zaten aracının tanımı, kayıtta görünmeyen adamdır bence. Ama şu üç veri yan yana konduğunda tablo kendiliğinden şekilleniyor: Torun’un iki yıl içinde Demirtaş’la üç ayrı görüşme yapmış olması; farklı partilerden siyasetçilerin ondan söz ederken ısrarla “çatışma çözümü tecrübesi”ne atıf yapması ve nihayet, bugün Kürt siyasetinin merkeze yürümesi konusunda kurduğu cümlelerin, Öcalan’ın İmralı’da kurduğu cümlelerle neredeyse birebir örtüşmesi. Bu kadar uyum, tesadüfle değil, temasla açıklanabilir.
Peki bunca gidiş gelişten sonra nereye gelindi?
Kronoloji şöyle…
Ekim 2024’te Bahçeli’nin çağrısı. Aralık 2024’te DEM heyetinin ilk İmralı ziyareti. Şubat 2025’te Öcalan’ın Dolmabahçe’de okunan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”. Mart 2025’te PKK’nın ateşkes ilanı. Mayıs 2025’te örgütün kendini feshetme kararı. Temmuz 2025’te Süleymaniye yakınlarında silahların yakıldığı tören. Ağustos 2025’te Meclis’te Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun kurulması. Kasım 2025’te komisyon heyetinin İmralı’ya gidişi. Şubat 2026’da komisyon raporu.
Ve 10 Ağustos 2026: Kamuoyunda “Çerçeve Yasa” olarak bilinen Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun, seksen yedi ret ve yedi çekimsere karşı 467 oyla kabul edildi. Meclis tarihinin en geniş mutabakatlarından biri. 24 Ağustos’ta yasa kapsamında kurulan kurul ilk toplantısını yaptı.
Yani iki yılda somut olarak, silahlar sustu, örgüt kendini feshetti, Meclis bir yasa çıkardı, bir kurul kuruldu.
Peki bu iki yılda olmayan nedir?
10 yıldır içeride olan eski belediye başkanları hâlâ içeride. Demirtaş ve Yüksekdağ hâlâ içeride. Seçilmiş belediyelere kayyım atanmaya devam edildi. Ana muhalefetin lideri yargı kararıyla görevinden alındı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu tutuklu. Bir yandan barış yasası çıkaran Meclis, diğer yandan kendi üyelerinin fezlekelerini görüşüyor.
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, 1 yıldan fazla süredir tutuklu…
Bu iki listeyi yan yana koyduğunuzda ortaya çıkan tablo enteresan. Silahsızlanma ilerliyor, demokratikleşme yerinde sayıyor. Ve iktidarın bu iki listeyi ayrı tutma konusundaki ısrarı, sürecin bir barış projesi değil, bir yeniden yapılandırma projesi olduğunun en güçlü karinesi.
Bütün bunlar olurken Saray konuşmuyor.
Kürt tarafı zaman zaman bilgi kırıntısı veriyor. Bir heyet açıklaması, bir gazeteci sohbeti, bir “Öcalan şunu dedi” aktarımı. Ama devlet kanadından tek bir kapsamlı bilgilendirme yok. Yürütmenin başı, sürecin muhatabıyla ne konuşulduğunu millete anlatmıyor.
Bu tür mevzularda boşluk doldurulmadan durmaz. Nitekim dolduruldu da. Son birkaç gündür önce Fransa merkezli bir siteden, ardından başka mecralardan, İmralı görüşmelerine ait olduğu iddia edilen uzun tutanaklar yayımlandı. İçinde “MHP kadar bu devletin sağlam bir ayağı olacağız” gibi, “statü” pazarlığı ima eden, anayasaya dair cümleler geçen bölümler var.
Bu metinlerin ne kadarı gerçek, ne kadarı düzmece, ne kadarı hafızadan yeniden kurulmuş subjektif aktarım bilinmiyor. Filtresiz oldukları kesin. Ve tam da bu yüzden iktidarı fena halde rahatsız etti. Önce DEM yalanladı, sonra güvenlik kaynakları devreye girdi, sonra İletişim Başkanlığı imada bulundu, en sonunda Öcalan’ın el yazısına başvuruldu.
Oysa bir sürecin sızıntıya karşı en güçlü bağışıklığı şeffaflıktır. Ne konuşulduğunu kendisi anlatan bir devletin, kimsenin uydurmasına ihtiyacı olmaz. Sırla yürütülen her müzakere, kaçınılmaz olarak sahte tutanaklar üretir; çünkü boşluk vardır ve boşluk daima doldurulur.
Türkiye, yüz yıllık bir meseleyi, kimsenin ne konuşulduğunu bilmediği bir masada çözmeye çalışıyor. Barışın böyle kurulduğu doğrusu pek görülmemiştir. Bu bir barış görüşmesinden çok pazarlık masasını anımsatıyor.
Yazı uzadı, bu konuda bir tane daha değerlendirme yazısı kaleme alacağız. Cansu Çamlıbel’in Kani Torun’la yaptığı söyleşi, bu pazarlığın şifrelerini beklenmedik bir açıklıkla ele veriyor çünkü. Bir sonraki yazıda o metnin kodlarını çözmeyi deneyeceğiz ve “Erdoğan’a sandıksız çıkış kapısı” formülünün neye benzediğini göreceğiz.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

