Site icon Serbest Görüş

Erdoğan rejiminin ‘Fetö diye bir şey yok’ itirafı!

Erdoğan rejiminin ‘Fetö diye bir şey yok’ itirafı!


ANALİZ | ADEM YAVUZ ARSLAN

Bazen tek bir istatistik, yıllardır sürdürülen siyasi propagandadan daha fazla şey anlatır.

Fırtınaya dönüşen yalanlar ve ardı arkası kesilmeyen operasyonların ne anlama geldiğini bütün çıplaklığı ile ortaya kor. Bu yazıda okuyacağınız, ya da dinleyeceğiniz verilerin tamamı Erdoğan rejimine ait ve bizzat Adalet Bakanı Akın Gürlek tarafından duyuruldu.

Olabildiğince rakamlara boğmadan anlatacağım. Fakat unutmayın, sizin sadece bir rakam olara göreceğiniz her sayı bir hayat. Yani milyonlarca insanın hayatından bahsediyoruz.
Devletin resmi rakamları, Gülen Hareketi’ne dönük yürütülen soruşturmaların bireysel suçları soruşturan olağan bir hukuk sistemi olmaktan çıkıp, belirli bir sosyal grubu devasa bir “şüpheli havuzu” içine alan kitlesel bir imha mekanizmasına dönüştüğünü gösteriyor.

Daha vahimi ise şu:
Bu sistemin içine alınan insanların çok büyük bölümünün suçsuzluğu yine aynı devletin savcıları ve mahkemeleri tarafından kabul edildi. Fakat hukuken suçsuz bulunan bu insanlar eski hayatlarına dönemedi.

Çünkü Türkiye’de Gülen Hareketi mensupları için ceza yargılamasının yanında ikinci bir ceza sistemi daha kuruldu: Medeni ölüm.

2 milyon 282 bin kişi nasıl “şüpheli” oldu?

Adalet Bakanı Akın Gürlek’in 15 Temmuz’un onuncu yıl dönümü dolayısıyla açıkladığı verilere göre Gülen Hareketi’yle bağlantılı olduğu iddiasıyla işlem yapılan insan sayısı 2 milyon 282 bin 69. Yanlış duymadınız; 2 milyon 282 bin 69.

Rakamın büyüklüğünü kavramak bile zor.

Türkiye’nin nüfusunu yaklaşık 86 milyon kabul edersek, kabaca her 38 kişiden biri bu mekanizmanın içine girmiş demektir. Çocukları çıkarırsanız rakam daha da çarpıcı hale geliyor.

Üstelik mesele yalnızca 15 Temmuz gecesi ne yaptığı araştırılan insanlardan ibaret değil.

Yıllar boyunca MİT’in, Emniyet’in, bakanlıkların ve diğer kamu kurumlarının oluşturduğu listeler; ihbarlar, itirafçı beyanları, sosyal çevreler, okul ve dershane bağlantıları, banka işlemleri, sendika ve dernek üyelikleri, telefon uygulamaları ve başka pek çok kriter üzerinden olağanüstü geniş bir insan havuzu meydana getirildi.

Bu fişleme listelerinin önemli bir kısmı Erdoğan’ın 17 Aralık sonrası ittifak ettiği Ergenekon kadrolarınca hazırlandı. Kurdoğlu gibi Cemaatlerin de Saray’a çalıştığı ayrı bir gerçek.
Buradaki kritik hukuk problemi tam da bu.

Modern ceza hukukunda süreç normal şartlarda şöyle işler: Önce suç vardır. Sonra delil bulunur. Delilin işaret ettiği kişi soruşturulur.

Türkiye’de ise büyük ölçüde tersine çalışan bir model ortaya çıktı:Önce sosyal grup belirlendi. İnsanlar bu gruba aidiyet veya temas iddiasıyla fişlendi. Ardından bu milyonlarca insanın içinden suç üretmeye çalışıldı. Bu, bireysel ceza sorumluluğu ilkesinin ters yüz edilmesidir.

Çünkü ceza hukukunda kolektif suçluluk olmaz.

Saray yargısı bile ‘suç’ bulamadı!

Asıl çarpıcı tablo bundan sonra başlıyor.

İşlem yapılan 2 milyon 282 bin 69 kişinin yaklaşık 2 milyon 20 bin 130’u hakkında süreç, kesinleşmiş bir mahkûmiyet ortaya çıkaramamış durumda.
Bu yaklaşık yüzde 88,5 demek.

Başka bir ifadeyle, oluşturulan devasa havuz ile kesinleşmiş mahkûmiyetler arasında olağanüstü bir uçurum var. Bu tablonun ilk ve en büyük grubunu 1 milyon 561 bin 489 kişi oluşturuyor.

Bunlar hakkında soruşturma açılmasını gerektirecek düzeyde dahi şüphe oluşturulamadığı için “soruşturmaya yer olmadığı” kararı verilenler. Erdoğan rejimi yargısının tutuklama için bir tweeti bile yeterli bulduğunu düşünürseniz bu kadar insan için ‘basit şüphe’ bile bulunamamış demektir.

Bu rakamın kendisi başlı başına bir rejim fotoğrafıdır.

Devlet önce bir buçuk milyondan fazla insanı kayıtlarına sokuyor, fişliyor veya şüpheli kategorisine yerleştiriyor; ardından kendi savcılık mekanizması bu insanlar hakkında ceza soruşturması açılmasını gerektirecek ‘basit şüphe’nin bile olmadığını itiraf ediyor, dava zeminin dahi bulunmadığı sonucuna varıyor.

Fakat bir kere devlet kayıtlarına ‚fetö’cü olarak giren, damgalanan bu insanlar ve aile fertleri için hayat kabusa dönüşüyor.

Bir başka büyük grup ise 373 bin 642 kişi.Yaklaşık yarım milyon insan demek.

Bu grup hakkında soruşturma yürütülmüş; ancak iddianame düzenlemeye yetecek delil bulunamadığı için kovuşturmaya yer olmadığına, yani takipsizlik kararı verilmiş.
Üçüncü parti ise 84 bin 999 kesinleşmiş beraatını kapsıyor. Bu insanlar hakkında dava açılmış, ağır ceza mahkemelerinin önüne çıkarılmışlar; fakat Saray yargısı bile bu insanların beraatine hükmetmiş. Yargı süreçleri tamamlanmış. Bir tweet atanın bile ağır cezalar aldığı bir sistemde yaklaşık 100 bin insan hiçbir şeyle suçlanamamış ve beraat etmiş.
Bütün bunları yan yana koyduğunuzda şu soru kaçınılmaz hale geliyor: Eğer milyonlarca kişinin ezici çoğunluğu hakkında mahkûmiyet kurulamayacaksa, başlangıçta bu kadar geniş bir insan topluluğu hangi hukuki gerekçeyle şüpheli haline getirildi? Şöyle de denebilir; bu kadar insanın masum olduğunu bildiğiniz halde neden terörist diye damgalayıp eziyet ettiniz?

12 Eylül’ü bile aşan ölçek

Karşılaştırma yapmak tablonun büyüklüğünü daha anlaşılır hale getiriyor. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra yaklaşık 650 bin kişi gözaltına alınmış, açılan yüz binlerce dosyada yaklaşık 230 bin kişi yargılanmıştı.

12 Eylül, Türkiye tarihinin en ağır kitlesel baskı dönemlerinden biri olarak kayda geçti.

15 Temmuz sonrasında ise yalnızca Gülen Hareketi bağlantısı iddiasıyla işlem gören insan sayısı 2,28 milyonu buluyor.

Dolayısıyla burada münferit hukuksuzluklardan, birkaç savcının aşırı yorumundan veya bazı mahkemelerin hatalı kararlarından söz etmiyoruz.

Ortada kitlesel ölçekte kurulmuş bir devlet zulmü var.

Beraat etmek yetmedi: “Medeni ölüm” başladı

Fakat rakamlardan daha ağır olan başka bir mesele var.

Normal bir hukuk devletinde savcının “soruşturmaya gerek yok” dediği, hakkında takipsizlik verilen veya mahkemenin beraat ettirdiği kişi hayatına geri döner.
Türkiye’de ise on binlerce, hatta yüz binlerce insan açısından böyle olmadı.

Ceza dosyası kapanmasına rağmen “Fetö bağlantılı” damgası yaşamaya devam etti.

İnsanlar işlerini kaybetti.

Pasaportlarına ve seyahat özgürlüklerine müdahale edildi.

Güvenlik soruşturmalarında önlerine eski kayıtlar çıkarıldı.

Kamu görevlerine dönmeleri engellendi.

Bazı durumlarda yalnızca kişinin kendisi değil, eşi, çocukları veya yakın akrabaları da sosyal ve ekonomik sonuçlarla karşılaştı.

İşte bu noktada ceza hukuku sona eriyor ama cezalandırma sona ermiyor. Bunun adı ‘medeni ölüm‘dür.

Devlet sizi hapse atmasa bile toplumsal, ekonomik ve kamusal hayattan dışarı iter.

Diplomanız vardır ama çalışamazsınız.

Hakkınızda mahkûmiyet yoktur ama güvenlik soruşturmasını geçemezsiniz.

Beraat etmişsinizdir ama pasaport alamazsınız.

Savcı suç bulamamıştır, ama devlet veritabanında hâlâ “işlem görmüş kişi” olarak yaşarsınız.

Daha vahimi, damga zaman zaman sonraki kuşağa aktarılır.

Çocuğun önüne anne veya babasının dosyası çıkar.

Akrabalık ilişkisi güvenlik soruşturmasının konusu yapılır.

Böylece cezaların şahsiliği ilkesi yalnızca delinmez; fiilen ‚nesiller arası cezalandırma mekanizması‘ doğar.

Hukuken aklandı, sosyolojik olarak mahkûm kaldı

Türkiye’deki sürecin en önemli fakat yeterince tartışılmayan taraflarından biri bu. Rejim yalnızca ceza mahkemeleri üzerinden hareket etmedi. İdari mekanizmalar, KHK’lar, güvenlik soruşturmaları, kamu kayıtları, işten çıkarmalar, pasaport sınırlamaları ve sosyal damgalama birlikte çalıştı. Böylece mahkemenin beraat kararı bile insanın üzerindeki “suçlu kimliğini” ortadan kaldırmaya yetmedi.

Ortaya son derece tehlikeli bir hukuk modeli çıktı: Kişi hukuken masum fakat devlet nezdinde şüpheli olmaya devam ediyor. Oysa masumiyet karinesi tam tersini gerektirir.
Devletin görevi vatandaşın masumiyetini kanıtlamasını istemek değil, suçluluğunu hukuka uygun delillerle kanıtlamaktır.

Türkiye’de ise yüz binlerce insana fiilen “suçsuz olduğunu ispat et” denildi. Dahası, ispat edenler bile eski hayatlarına dönemedi.

Yalçınkaya kararı neden tarihî?

Bu tabloyu yalnızca siyasi değerlendirmeler üzerinden okumak eksik olur.

Çünkü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Yüksel Yalçınkaya/Türkiye kararı, meselenin hukuki mimarisine ilişkin son derece önemli tespitler yaptı.

AİHM Büyük Dairesi 26 Eylül 2023 tarihli kararında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin üç temel alanında ihlal tespit etti: kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi, adil yargılanma hakkı ve örgütlenme özgürlüğü.

Kararın en önemli taraflarından biri ByLock gibi göstergelerin değerlendirilme biçimiydi. Fakat mesele yalnızca ByLock değildi.

Mahkeme, sorunun tek bir sanığın dosyasındaki münferit adli hatadan ibaret olmadığına işaret ederek benzer davaları etkileyen sistemik bir problem bulunduğunu ortaya koydu.

Bu ifade son derece önemli. Çünkü “sistemik problem” dediğiniz anda tartışma tek tek hâkimlerin verdiği hatalı kararlardan çıkar.

Artık sistemin kendisini konuşmaya başlarsınız. Yalçınkaya sonrasında gelen kararlar da meselenin kapanmadığını, aksine Türkiye açısından çok büyük bir hukuki hesaplaşmanın henüz başında olduğumuzu gösteriyor.

Peki kesinleşmiş mahkûmiyetler?

Burada şu itiraz yapılacaktır: “Peki, kesinleşmiş mahkûmiyet alanlar ne olacak?” Resmî tabloda 34 bin 408 kesinleşmiş mahkûmiyetten söz ediliyor.

Fakat kesinleşmiş bir iç hukuk kararının varlığı, özellikle AİHM’in sistemik sorun tespit ettiği bir yargılama modelinde, tartışmayı otomatik olarak sona erdirmiyor.

Yalçınkaya kararının önemi zaten burada ortaya çıkıyor. Bir kararın Yargıtay tarafından onanmış olması, o kararın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi standartlarına uygun olduğu anlamına gelmez.

Nitekim Strasbourg’da ihlal kararı verilen dosyalar bunun somut kanıtı.

Dolayısıyla hukuken yapılması gereken, mahkûmiyetleri toptan suçluluğun kanıtı kabul etmek de, hiçbir inceleme yapmadan tamamını geçersiz saymak da değil.

Doğru soru şudur: Her bir dosyada kişiselleştirilmiş, hukuka uygun ve suçun maddi-manevi unsurlarını ortaya koyan delil var mı?

Ceza hukukunun dönmesi gereken yer tam olarak burasıdır.

15 Temmuz başka, milyonların kriminalize edilmesi başka

15 Temmuz gecesi fiilen darbeye katılanların soruşturulması ve hukuka uygun biçimde yargılanması elbette meşrudur.

Fakat bir darbeye fiilen katılan insanlarla, yıllar önce aynı okulda okumuş, aynı bankada hesabı bulunmuş, aynı derneğe üye olmuş, aynı gazeteyi satın almış veya aynı sosyal çevrede bulunmuş yüz binlerce insanı aynı ceza hukuku torbasına koyamazsınız.

Darbe suçunun failleri tespit edilir. Emri verenler araştırılır. Silah kullananlar, planlamaya katılanlar, emir-komuta zincirinde yer alanlar ve somut eylem gerçekleştirenler belirlenir. Kaldı ki başta dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve kuvvet komutanları dahil bu işte yer alan toplam 150 kişilik bir ekipten bahsediyoruz. Çünkü iddiaya göre Erdoğan’ı Marmaris’ten alıp Ankara’ya getirecek timin lideri Tugg Gökhan Şahin Sönmezateş’in ifadesine göre Akar’ın koordinesinde yaklaşık 150 kişinin dahil olacağı bir ‘operasyon’ planlanmıştı. Darbe yargılaması, davası bu kişilerle sınırlı olmak zorunda.

Bunun yerine milyonlarca insanın sosyal ilişkilerinden suç üretmeye başladığınız anda, darbe soruşturmasından uzaklaşıp sosyal grup soruşturmasına geçersiniz. Türkiye’de yaşanan dönüşümün özü budur.

Soykırım tartışması neden ciddiye alınmalı?

Ben ne zaman Gülen Hareketi’ne yönelik operasyonları ‘soykırım’ olarak tanımlasam özellikle akademik camiadan isimler itiraz ediyor. Haklı oldukları yer yok değil. Zira soykırım yalnızca siyasi veya ahlaki bir niteleme değildir; uluslararası hukukta belirli unsurları ve özel kast şartını gerektiren teknik bir suç kategorisidir. Ayrıca 1948 Soykırım Sözleşmesi’nin koruduğu gruplar bakımından Gülen Hareketi’nin hukuki statüsü ve belirli fiillerin sözleşmedeki unsurları karşılayıp karşılamadığı ayrıca değerlendirilmek zorundadır.

Dolayısıyla yalnızca 2,2 milyon kişinin işlem görmüş olması hukuken tek başına “soykırım ispatı” değildir.

Ancak bu ihtiyat, yaşananların ağırlığını küçültmez.

Aksine elimizdeki veriler; belirli bir sosyal grubun devlet tarafından sistematik biçimde tanımlandığı, üyelerinin ve onlarla irtibatlı kabul edilenlerin kitlesel biçimde fişlendiği, tutuklandığı, yargılandığı, kamu hayatından tasfiye edildiği, ekonomik ve sosyal yaşamdan dışlandığı ve kimi uygulamalarda sonuçların aile fertlerine kadar yayıldığı iddiasının çok ciddi biçimde incelenmesini gerektiriyor.

Bu nedenle tartışılması gereken yalnızca kaç kişinin ceza aldığından ibaret değildir.

Asıl soru şudur: Devlet, Gülen Hareketi mensubu olduğu düşünülen bir insan topluluğunu yalnızca bireysel suçlar temelinde mi soruşturdu, yoksa o topluluğun sosyal varlığını ortadan kaldırmaya yönelen sistematik bir tasfiye politikası mı yürüttü?

Soykırım iddiasının hukuki değerlendirmesi de sloganlarla değil, bu soruya verilecek delile dayalı cevapla yapılmalıdır.

Rakamların söylediği

Bugün önümüzde üç büyük veri bulunuyor. Birincisi, kitlesel ölçek: 2 milyon 282 bin 69 kişi.

İkincisi, başlangıçtaki suçlama havuzu ile nihai hukuki sonuç arasındaki olağanüstü uçurum: milyonlarca kişi hakkında soruşturmaya yer olmadığı, takipsizlik veya beraat kararları.

Üçüncüsü, AİHM’in sistemik problem tespiti.

Bu üç unsuru yan yana koyduğunuzda artık yalnızca “FETÖ davalarında bazı yanlışlıklar yapıldı” diyemezsiniz. Çünkü yanlışlık milyonlarla ölçülüyorsa buna münferit hata denmez.

Bir buçuk milyondan fazla insan hakkında soruşturma açılmasını gerektirecek zeminin dahi bulunamadığı bir sistemde asıl sorgulanması gereken, o insanların neden başlangıçta devletin şüpheli havuzuna sokulduğudur. Yüz binlerce insan takipsizlik veya beraat sonrasında bile normal hayatına dönemiyorsa, mesele artık yalnızca ceza yargılaması değildir.

Bu, bir toplumsal grubun medeni hayattan tasfiyesi meselesidir.

Asıl hesap henüz görülmedi

Türkiye’de 15 Temmuz sonrasında yaşananların gerçek hukuki bilançosu henüz çıkarılmış değil. Çünkü dosyaların önemli bölümü hâlâ yüksek yargıda veya Strasbourg’da.

Fakat daha bugünden görünen bir gerçek var: Devletin kendi rakamları, “terörle mücadele” adı altında oluşturulan şüpheli havuzunun büyüklüğü ile ortaya çıkan kesinleşmiş hukuki sonuç arasında izah edilmesi son derece güç bir uçurum bulunduğunu gösteriyor.

Belki geleceğin hukukçuları Türkiye’nin bu dönemini incelerken en fazla şu sorunun üzerinde duracak: Bir hukuk devleti iki milyondan fazla vatandaşını hangi delille potansiyel terör şüphelisi haline getirebilir?

İkinci soru daha ağır olacak: Kendi savcıları ve mahkemeleri suç bulamadıktan sonra devlet bu insanları neden özgür vatandaşlar olarak yeniden kabul etmedi?

Çünkü beraat edip işinize dönemiyorsanız, suçsuz bulunup pasaport alamıyorsanız, hakkınızda soruşturma bile açılmadığı halde çocuğunuz sizin yüzünüzden güvenlik soruşturmasına takılıyorsa mahkemenin verdiği masumiyet kararının günlük hayatta fazla anlamı kalmamış demektir.

İşte “medeni ölüm” tam olarak budur.

Erdoğan rejiminin Gülen Hareketi politikasının en ağır bilançosu belki de cezaevlerindeki insan sayısından önce burada aranmalıdır: Milyonlarca insanın önce kolektif biçimde şüpheli ilan edilmesi, sonra büyük çoğunluğu hakkında suç ortaya konulamamasına rağmen üzerlerindeki damganın kaldırılmaması.

Devletin açıkladığı rakamların asıl itirafı budur. İronik biçimde bugün bu kitlesel tasfiyenin boyutlarını ortaya koymak için muhalefetin, Gülen Hareketi’nin veya bir insan hakları örgütünün rakamlarına ihtiyaç yok.

Rejimin kendi rakamları yeterli.

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version