Site icon Serbest Görüş

Din ve kin!

Din ve kin!


Kin, tek başına duramaz; ayakta durmak için bir kutsal, bir ayin, bir düşman ve bir aforoz mekanizması ister. Bulamazsa kendisi üretir.

M. NEDİM HAZAR | YORUM 

Türkçede iki kelime var ki aralarında tek bir harf bulunur ama ikisi de bu dilimize sonradan girmiş. “Din” Arapça yoluyla; borç, hüküm, bağlanma anlamlarını taşıyan bir kökten türüyor. “Kin” ise Farsça kîne’dir; öfkenin damıtılıp saklanmış, bekletilmiş, olgunlaştırılmış hâli. Bu iki kelime Türkçe’ye ayrı kapılardan girdi belki ama bu ülkede 100 yıldır aynı odada yaşıyor. Ve birbirlerine o kadar benzediler ki, artık hangisinin hangisi olduğunu ayırt etmek için önce insanın kime kızdığını sormak gerekiyor.

Ali Şeriati, İslam düşüncesinin belki de en rahatsız edici tezini kurarken (özetle) şunu söyler: “Tarih boyunca kavga hiçbir zaman din ile dinsizlik arasında olmadı; her zaman iki din arasında oldu. Tevhidin dini ile şirkin dini. Birincisi insanı özgürleştirmek, ikincisi insanı yönetmek için vardı ve ikisi de aynı kelimeleri, aynı ayetleri, aynı mabetleri kullanıyordu.”

Şeriati’nin dehası, “dine karşı din” derken dinin karşısına dinsizliği değil, dinin kendisinin ele geçirilmiş hâlini koymasıydı. Ve verdiği örnek, İslam tarihinin en derin yarasıydı belki de, Sıffîn’de Hz. Ali’nin karşısına çıkanlar puta tapanlar değildi. Kur’an’ı mızrakların ucuna geçirenlerdi. Şirkin dini, artık eski kılığıyla yürüyemeyeceğini anladığı anda tevhidin kıyafetini giymişti.

Bugün Türkiye’de yaşananlar sanırım tam olarak budur. Ve fakat yine zannederim ki Şeriati’nin denkleminin bir eksiği vardı. Rahmetli dinini kine çevirenleri gördü görmesine velakin kinini din gibi yaşayanları görmedi. Türkiye ise ikisini aynı anda, aynı sofrada, hatta zaman zaman aynı operasyonda barındırıyor.

Sırasıyla ilerleyelim.

Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’inde, romanın içine adeta bir parça tesirli bomba gibi yerleştirilmiş o bölümü hatırlayalım.

Anlatan, ilginçtir ve hatta anlatının inançsızıdır esasen. Ivan, kardeşi Alyoşa’ya kendi yazdığı bir “şiiri” anlatır. 16. yüzyıl, Sevilla. İsa geri döner; hem de kendi adına yüze yakın sapkının kralın, sarayın ve bütün şehrin önünde yakıldığı görkemli bir auto-da-fe’nin ertesi günü, o hâlâ kavrulmuş meydana. Sessizce gelir, kimseye bir şey söylemez ne ki herkes onu tanır. Onu ilk tanıyanlardan biri de 90  yaşındaki Kardinal Büyük Engizisyoncu’dur; muhafızlara işaret eder, İsa tutuklanır. O gece yaşlı adam hücreye iner ve ömrü boyunca sustuğu şeyi söyler: “(Özetliyorm) Sen insanlara özgürlük verdin ama insan özgürlüğü taşıyamaz. Biz senin bıraktığın işi düzelttik.”

Engizisyoncu’nun sıraladığı ilk kalem ekmektir. Hatırlayalım; çölde şeytan taşları ekmeğe çevirmesini teklif ettiğinde İsa reddetmişti ve Engizisyoncu bunu bir hata sayar ve o meşhur cümleyi kurar: “Ekmeği ver, insan sana tapar!”

Sonra kilisenin bu hatayı düzeltmek için kullandığı üç gücü sayar: Mucize, sır ve otorite. 

İnsanın vicdanını sonsuza dek fethedebilecek üç kuvvet. İsa üçünü de reddetmişti; kilise üçünü de kabul etti ve insanlar, taşımaktan yorulduğu özgürlük yükünden kurtuldukları için sevindiler.

Türkiye’de siyasal İslam’ın topluma teklifi, kelimesi kelimesine bu teklifti.

Ekmek vardı: Sosyal yardım, kömür, makarna, faizsiz konut, ihale.

Mucize vardı: Beka, dava, kutlu yürüyüş, “bir gecede olan”.

Sır vardı: Üst akıl, kripto düşman, yalnızca liderin bildiği hakikat.

Otorite vardı: Ümmetin lideri, itaat, “reis”.

Ve bunların karşılığında istenen tek şey sormamaktı. Fikir sormamak, hesap sormamak, hatta merak etmemek. Bu teklif kabul edilince, geriye dinin en tehlikeli işlevi kaldı: Meşrulaştırmak.

Bir zamanlar bu ülkede, “Şeriatın kestiği parmak acımaz!” cümlesi bir adalet iddiasıydı; kanun herkese eşit uygulanıyorsa mağdur şikâyet edemez demekti. Bugün aynı cümle, kanunun kimseye eşit uygulanmadığı bir düzende, kesilen parmağın acısını susturmak için kullanılıyor.

Bunun en çıplak fotoğrafı Aladağ’dı. 29 Kasım 2016 akşamı, Adana’nın Aladağ ilçesinde Süleymancı cemaatine ait bir kız öğrenci yurdunda çıkan yangında 11 çocuk ve 20 yaşındaki eğitmen Fatma Canatan can verdi; 22 öğrenci yaralandı. Ölenlerin en küçüğü 6 yaşındaydı, çoğu 10 ile 13 yaş arasındaydı. Yangın merdivenine açılan kapının kilitli olduğu, çocukların cansız bedenlerinin o kapının önünde bulunduğu tutanaklara geçti.

Faciadan sonra basına yansıyan ve bir cemaat yöneticisine atfedilen “Allah’ın takdiri” sözü, bu tersine çevrilmenin tam kalbidir. Denetimsizliğin, ihmalin, kilitli kapının faturası kadere kesildi. Tanrı, insanın ihmalinin sigortası hâline getirildi.

Bunun kurumsal hâli daha da ağır. Bir kavram düşünün: “İltisak.”

Ceza hukukunda karşılığı olmayan, ölçüsü bulunmayan, sınırı çizilemeyen bir kelime. Bir insanın hangi okulda okuduğuna, hangi bankada hesabı olduğuna, hangi uygulamayı telefonuna indirdiğine bakılarak hayatının kararması. Bu kavramın hukuk tarihindeki gerçek adı belli aslında: Aforoz.

Ortaçağ kilisesinin “zındık” dediği yerde, modern Türkiye “irtibatlı” diyor. Engizisyon kişinin fiilini değil, ruhunun rengini yargılardı; buradaki mantık da tam olarak bu. Ve bu kavramı üretenler, ürettikleri şeyin dinî bir aygıt olduğunu gayet iyi biliyorlardı, çünkü bir toplumu ancak günah kavramı ikna eder, suç kavramı ikna etmez.

Alman filozof ve hukukçu Carl Schmitt, siyasetin en temel ayrımının dost-düşman ayrımı olduğunu, modern devlet kuramının bütün kavramlarının aslında sekülerleşmiş teolojik kavramlar olduğunu yazmıştı. (Siyasi İlahiyat, 1922- Siyasal KAvramı, 1932)

Günümüz saray iktidarında siyasal İslamcılar, Schmitt’in teorisini tersinden uyguluyor adeta. Siyasal İslamcılar kendilerinden öncekiler gibi teolojiyi sekülerleştirmedi, siyaseti teolojikleştirdi. Muhalif artık rakip değil münafık, seçim artık yarış değil kurtuluş mücadelesi, eleştiri artık itiraz değil fitne oldu.

Fransız antropolog ve eleştirmen Rene Girard’ın bütün ömrü boyunca anlattığı, 1972’de “Şiddet ve Kutsal” kitabına koyduğu şey de buydu zaten: Kutsal, şiddetten doğar. Topluluk bir kurban etrafında birleşir, kurbanın kanı topluluğu arındırır, sonra kurbanın adı unutulur ve ritüel devam eder. Türkiye son (aslında 14 ama) 10 yıldır bir kurban değiştire değiştire aynı ayini tekrarlıyor. Kurbanın kimliği önemli değil, ayin devam etsin yeterli.

Şimdi faturaya bakalım. Çünkü bu ülkede dine en büyük zararı, hiçbir zaman dinsiz olarak tanımlanabilecek kısım ya da kesim vermedi.

KONDA’nın 2008’deki ölçümünü 16 yıl sonra tekrarlayan araştırması bunu rakamla söylüyor. Ekim 2024’te 6 bin 137 kişiyle yapılan çalışmaya göre kendini “dindar” olarak tanımlayanların oranı yüzde 55’ten yüzde 46’ya gerilemiş; “ateist ve inançsız” diyenlerin oranı yüzde 2’den yüzde 8’e çıkmış; “inançlı” diyenler ise yüzde 31’den 34’e yükselmiş. 

Tablo bize, İslam’ın Türkiye’de kaybetmediğini aksine dindarlık iddiasının büyük bir hızla eridiğini söylüyor. Evet, insanlar inançlarını bırakmıyorlar — “inançlı” diyenler artıyor bile! — inançlarının siyasetteki temsilinden uzaklaşıyorlar. Yani kayıp, imandan değil, imanın dükkânından geliyor.

Bu, bu topraklarda daha önce görülmüş bir hikâye değil. Ama başka topraklarda görülmüş, hem de çok daha sert biçimde.

1979’da mollaların yönetime el koyduğu İran’a bakalım. Resmî rakamlar nüfusun yüzde 99,5’inin Müslüman olduğunu söylüyor. GAMAAN’ın Haziran 2020’de 50 binden fazla katılımcıyla yaptığı ankette ise kendini Şii Müslüman olarak tanımlayanların oranı yüzde 32 çıkmış. Yüzde 9 ateist, yüzde 8 Zerdüşt, yüzde 7 “maneviyatçı”, yüzde 6 agnostik demiş. Katılımcıların yaklaşık yarısı, hayatının bir döneminde dindarlığını kaybettiğini bildirmiş. 40 yıl boyunca devletin bütün aygıtlarıyla din dayatılan bir ülkede, dinin kendisi erimiş.

Franco’nun 40 yıl boyunca “Milli Katoliklik” adıyla Kiliseyi rejimin omurgası yaptığı İspanya da 1975’ten sonra Avrupa’nın en hızlı din-dışılaşma rekorunu kırmıştı. Formül her yerde aynı aslında.

Din iktidara ortak olduğunda kısa vadede güç kazanıyor, uzun vadede itibarını kaybediyor. Çünkü iktidarın ürettiği bütün kirin faturası, iktidarın kullandığı bütün kavramlara kesiliyor.

Aslında endişem tam da burada. Bu rejim bir gün gidecek evet zira ne kadar zalim, ne kadar acımasız da olsa bütün rejimler bir gün gider. Ama gittiğinde toplumun kestiği fatura Erdoğan’a değil, başörtüsüne, imam hatibe, Kur’an kursuna, cemaate, cübbeye, sarığa kesilecek. Ve o faturayı kesenler, bugün “biz mağduruz” diyenler olacak.

Şimdi madalyonun öbür yüzüne bakmalıyız. Çünkü bu ülkenin trajedisi tek taraflı olsa, çözümü de kolay olurdu.

Robespierre’i bilir misiniz?

Asıl ismi epey uzun, doğru yazmak zor: Maximilien François Marie Isidore de Robespierre. Devrim yıllarında soyluluk çağrıştıran “de” ekini kullanmayı bıraktı; kayıtlara ve tarihe genellikle Maximilien Robespierre olarak geçti.

Fransız Devrimi’nin en ünlü ve en korkutucu figürüydü. Taşralı bir avukattı, bir süre sonra jakobenlerin lideri oldu. Erken dönemde ölüm cezasına ve köleliğe karşı çıkan, oy hakkının genişletilmesini savunan bir figürdü, mesela “Yozlaşmaz” (l’Incorruptible) lakabını dürüstlüğü ve sade yaşayışı yüzünden aldı. 1793’te Kamu Selameti Komitesi’ne girdikten sonra devrimin fiilî yöneticisi hâline geldi ve terör dönemini yönetti: 10 binlerce insan devrim mahkemelerinde yargıladı, giyotine gönderildi. Önce kralı, sonra Girondinleri, sonra Danton ve Hebert gibi eski yol arkadaşlarını tasfiye etti.

Erdem ile terörü birbirine bağlayan bir teorisi vardı: Erdem olmadan terör yıkıcıdır, terör olmadan erdem güçsüzdür. Yani kıyımı ahlaki bir zorunluluk olarak sundu Robespierre…

Onu ilginç kılan şey şu: Devrimin en samimi, en idealist adamı, aynı zamanda en çok kan döken adamı oldu. “Erdem adına şiddet” formülünün klasik örneğiydi bu.

10 Kasım 1793’te — devrim takviminde 20 Brumaire, Yıl II — Paris’te Notre-Dame Katedrali “Akıl Tapınağı”na dönüştürülmüşdü. Nefte kâğıt hamurundan bir dağ kuruldu, tepesine “Felsefeye” ithaflı küçük bir Yunan tapınağı yerleştirildi, dağın eteğine “Akıl”a adanmış bir sunak ve önüne “Hakikat” meşalesi kondu. “Özgürlük”ü canlandıran bir opera sanatçısı, beyazlar içinde, elinde mızrağıyla halkın önünde tahta oturdu ve saygı gördü. Kiliseye ait bronzlar toplanıp top dökümüne gönderildi.

Aradan 7 ay geçmeden, Robespierre ateizmin de bir “aristokrat sapkınlığı” olduğuna karar verdi ve Yüce Varlık Kültü’nü ilan etti. 8 Haziran 1794’te düzenlenen bayramda alayın başında kendisi yürüdü, elinde başak ve çiçek demeti taşıdı. Kiliseyi yıkmaya çıkanlar, 30 hafta içinde kendilerine yeni bir mabet, yeni bir ayin, yeni bir baş rahip ve yeni bir sapkınlık tanımı üretmişlerdi.

1794 baharında ateist Akıl Kültü’nü de bir sapkınlık sayıp yerine Yüce Varlık Kültü’nü kurdu; 8 Haziran’daki törende alayın başında elinde başak ve çiçek demetiyle yürüdü. Bu sahne birçok tarihçiye göre onun sonunun başlangıcıydı zira  Konvansiyon üyeleri sıranın kendilerine geleceğinden korkmaya başlamıştı. 27 Temmuz 1794’te (9 Thermidor) tutuklandı, ertesi gün yargılanmadan giyotine gönderildi. Henüz 36 yaşındaydı.

Meramım kavramsal olarak dinin gücüyle ilgili değil. İnsanın ihtiyacıyla ilgili.

Kin, tek başına duramaz; ayakta durmak için bir kutsal, bir ayin, bir düşman ve bir aforoz mekanizması ister. Bulamazsa kendisi üretir.

Türkiye’nin bu alanda hayli zengin arşivi var. 1925’te 677 sayılı kanunla tekkelerin ve zaviyelerin kapatılması bir modernleşme kararıydı ama uygulamada kısa sürede bir tasfiyeye dönüştü. 23 Aralık 1930’da Menemen’de Kubilay’ın öldürülmesinin ardından bölgede sıkıyönetim ilan edildi ve General Mustafa Muğlalı başkanlığında bir Divan-ı Harp kuruldu. Bu mahkeme 15 Ocak 1931’de yargılamaya başladı, 29 Ocak’ta 37 kişiyi idama mahkûm etti, 3 Şubat gecesi 28 kişi Menemen’de asıldı; bazıları bizzat Kubilay’ın başının kesildiği yerde. Suçlamalar arasında “tekkelerin kapatılmasından sonra tarikat ayini icra etmek” de vardı; yani fiil değil, aidiyet. Tek parti döneminde köylere gizli Kur’an kursu baskınları düzenlendi. Ve nihayet 28 Şubat: İkna odaları, katsayı uygulaması, üniversite kapılarında örtüsünü çıkarıp peruk takmak zorunda kalan gencecik kızlar, “bin yıl sürecek” cümlesi.

O dönemin en çok kullanılan kelimesini hatırlayın: “İrtica.”

Ceza hukukunda karşılığı olmayan, ölçüsü bulunmayan, sınırı çizilemeyen bir kelime. Bugünkü “iltisak”ın tıpatıp ikizi.

Enteresan olan bu iki kavramı da farklı, hatta birbirine tamı tamına zıt kampların üretmesi . Gelin görün ki ikisinin de işlevi aynı: Fiili değil, kişiyi yargılamak.

Ve şimdi bu ikizlik, tek bir operasyonda buluşuyor.

Evet meseleye gelmek biraz uzun sürdü biliyorum ama geçen hafta Süleyman Efendi cemaatine yönelik operasyon başladığında, yıllardır bu rejimin hukuksuzluğundan şikâyet eden, kendi de aynı savcıların, aynı sabah baskınlarının, aynı mal varlığı tedbirlerinin hedefi olmuş kesimler bir anda infazcıya dönüştü. Ergenekon ve Balyoz dosyaları için “hukuk katliamı” diyenler, bugün MASAK raporunu mahkeme kararı gibi okuyor. Kasadan çıktığı iddia edilen dolar desteleri, henüz tek bir hâkimin önüne gitmeden hüküm hâline geldi bile. Ve bu insanların çoğu, bunu yaparken kendilerini laikliği savunuyor zannediyor.

Eric Hoffer, 1951’de yazdığı Kesin İnançlılar’da bu tipin röntgenini çekmişti.

Tezi şuydu: Kitle hareketleri birbirinin yerine geçebilir. Bir fanatik komünistken faşist, faşistken dindar, dindarken milliyetçi olabilir, çünkü onu ayakta tutan şey inancın içeriği değil, inanmanın yapısıdır. Kendinden kaçan insan bir dava arar; hangi dava olduğu tesadüftür. Türkiye’de ulusalcı damarın siyasal İslamcı iktidarın kılıcına dönüşebilmesini açıklayan tek teori bu bence. Hani teşbihte hata olmasın; iki kilise, tek engizisyon. Ayin farklı, mahkeme aynı.

Şimdi asıl meseleye gelelim. Bu iki kampın ortak özelliği, dinle olan ilişkileri değil. Ortak özellikleri, devletle olan ilişkileri.

İkisi de dini devletin malı sayar. Biri “devlet dinin hizmetinde olmalı” der, öbürü “din devletin denetiminde olmalı” der. İkisi de aynı cümlenin farklı vurgularıdır aslında ve ikisi de dinin devletten bağımsız var olabileceği ihtimalini kabul etmez. Bu yüzden Türkiye’de gerçek anlamda laiklik hiç kurulamadı. Kurulan şey, dinin devletleştirilmesiydi.

Bunun en somut göstergesi ise Diyanet. Hani geçtiğimiz hafta ülke genelindeki hutbelerde Kur’an ayetini çarpıtan diyanet….

100 yıldır her iki kamp da bu kurumu sever. Laikçiler sever, çünkü dini kontrol altında tutar; İslamcılar sever, çünkü dine devlet bütçesi bağlar. Yüz yıl boyunca hiçbir kesim çıkıp “din, devletin ne düşmanı ne memuru olmalı; sadece devletin dışında olmalı” diyemedi. Diyemedi, çünkü ikisi de dini bir kamu malı, bir stratejik kaynak, bir mevzi olarak görüyordu.

Oysa özgürlükçü okuma çok basit ve şu üç cümleden ibaret: Devletin bir cemaatin başına kimin geçeceğine karar verme yetkisi yoktur. Devletin bir cemaatin varlığını sonlandırma yetkisi de yoktur. Ama devletin, o cemaatin içindeki her bireyin; çocuğun, kadının, öğrencinin, bağış yapanın, hukukunu koruma yükümlülüğü vardır ve bu yükümlülük operasyonla değil denetimle yerine getirilir. Aladağ’da yıllar önce 12 canın gitmesinin sebebi cemaatin varlığı değil, kilitli bir kapının yıllarca hiç denetlenmemiş olmasıydı. Bugün aynı devlet, denetlemediği yurdun kasasına el koyuyor ve buna adalet diyor.

Mehmet Akif’in hikâyesi bu ülkenin bu meseledeki en sahici belgesi olarak anmak isterim. Diyanet 1925’te ondan bir Kur’an meali istedi; Akif kabul etti, Mısır’a gitti ve meali tamamladı. Ama ezanın kanun zoruyla Türkçe okutulduğu yıllarda namazların da devlet eliyle Türkçe tercümeyle kıldırılacağı endişesine kapıldı; anlaşmayı feshetti, aldığı avansı geri verdi ve çalışmasını teslim etmedi. 1936 Haziran’ında hasta hâlde İstanbul’a dönmeden önce defterleri Yozgatlı Müderris İhsan Efendi’ye bıraktı: “Dönersem eksiklerini tamamlar basarız, dönemezsem bunu yakarsın.”

Aynı yılın aralık ayında öldü. Vasiyeti 1961’de Kahire’de yerine getirildi.

İstiklal Marşı’nın şairi, ömrünün en büyük emeğini devlete emanet edemedi. Ne yeni rejim onu istedi ne de sonradan onu bayrak yapanlar onun asıl derdini anladı. Çünkü Akif hem dini devletleştirmeye hem devleti dinselleştirmeye aynı anda direniyordu; “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı / Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” diyen adam, hem tekkeye hem kışlaya sığmıyordu. Bir milletin marşını yazan şairin mealinin bir çekmecede tulup yakılmayı beklemesi, bu ülkenin din ile devlet arasındaki mesafeyi bir türlü kuramamasının en acı sembolüdür bence.

Kierkegaard, ömrünün son yıllarında Danimarka Kilisesi’ne karşı yürüttüğü kampanyada tek bir cümleyi tekrarlıyordu: “Hıristiyan âlemi, Hıristiyanlığı ortadan kaldırdı.”

Yani kurumsallaşan, devletleşen, herkesin doğuştan üyesi olduğu bir din artık din değil bir aidiyet kütüğüdür. Türkiye artık her gün bu cümlenin canlı örneğini veriyor. Camiler doluyor, ama camiye giden ile camiyi işleten arasındaki mesafe her yıl biraz daha açılıyor.

Yazının başına dönelim. Din ile kin arasında bir harf var; ama o harf, alfabede değil, insanın niyetinde duruyor. Aynı ayet, aynı kelime, aynı sembol insanı Allah’a da bağlayabilir, düşmana da. Sıffîn’de mızrağın ucuna geçirilen Kur’an’la, camide okunan Kur’an aynı Kur’an’dı. İkisini birbirinden ayıran tek ölçüt şu: Sizin inancınız, sizin gibi inanmayan birinin hakkını da koruyor mu, korumuyor mu?

Bu ülkede iktidar bu testten çaktı. Muhalefetin önemli bir kısmı da aynı şekilde. Biri dinini kine çevirdiği için, öbürü kinini din gibi yaşadığı için. Ve ikisinin ortasında, bugün Türkiye’nin en sessiz, en kalabalık ve en yalnız kesimi duruyor: İnanan ama inancının siyasetteki temsilinden utanan insanlar. Onların hiçbir kanalı, hiçbir sözcüsü, hiçbir partisi yok. Yüzde 55’ten kopan o dokuz puan, işte oradan koptu.

Korkarım bu rejim gittiğinde asıl hesaplaşma o zaman başlayacak ve o hesaplaşmanın en büyük tehlikesi, kinin dinin tahtına oturması olacak. Çünkü bir ülkede on yıllarca din adına zulmedilirse, sonrasında dine zulmedilmesi için ayrıca bir sebep aramaya gerek kalmaz. Sebep hazırdır, üstelik meşru görünür.

O günü engellemenin tek yolu, bugün en zor olan şeyi söylemek olsa gerek.

Hukuk, ancak sevmediğimiz insanlar için de istediğimizde hukuktur. Sadece sevdiğimiz için istediğimizde ona taraftarlık denir ve hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur.

 

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version