Sanat tarihi büyük isimleri biraz fazla parlatmayı seviyor. Leonardo dâhi, Michelangelo büyük usta, Van Gogh deli ressam, Frida acının kadını… Zaman geçtikçe insan kayboluyor, geriye birkaç sıfat kalıyor. Oysa mesele bu kadar kolay değil. Yiğit Aydın biraz da o sıfatların arkasına bakıyor.
Leonardo bölümünü okurken bunu daha çok düşündüm. Hepimizin bildiği bir Leonardo var: Mona Lisa, Son Akşam Yemeği, Vitruvius Adamı… Ama bir de sürekli başka bir şeye merak salan, başladığı işi bırakabilen, makineler tasarlayan, insan bedenini inceleyen, suyla, ışıkla, uçmakla uğraşan Leonardo var. Bir insan aynı anda bu kadar şeyi nasıl merak eder, diye düşünmeden edemiyor insan.
Belki de onun asıl meselesi resim yapmak değildi; dünyayı anlamaktı.
Bir yüzün üzerine ışığın nasıl düştüğünü, kasların nasıl çalıştığını, kuşların nasıl uçtuğunu, suyun hangi hareketle aktığını çözmeye çalışıyordu. Resim de bunun parçalarından biriydi. Bu yüzden Leonardo’ya yalnızca ressam dediğimizde sanki biraz eksik söylüyoruz.
Kitabın hoşuma giden tarafı burada başlıyor. Sanatçıyı kaidesinden indiriyor ama değersizleştirmiyor. Tam tersine, insana yaklaştırıyor.
Michelangelo’nun huysuzluğu, Van Gogh’un kırılganlığı, Dalí’nin kendini büyük bir gösteriye dönüştürmesi, Frida Kahlo’nun acıyla kurduğu ilişki… Bunları okuyunca insan eserlerin karşısına başka türlü çıkıyor. Ama şunu da unutmamak gerekiyor: Bir ressamı yalnızca hayatındaki tuhaflıklarla açıklamak kolaycılık olur.
Van Gogh’u kulağından ibaret bırakırsak resimlerine haksızlık ederiz.
Frida Kahlo’yu yalnızca acılarından konuşursak onun resmindeki sertliği, mizahı, kendine bakışını kaçırırız. Dalí’nin çılgınlıklarını anlatmak eğlenceli olabilir ama ortada hâlâ bakılması gereken resimler vardır.
Ben sanatçıların hayatını okurken hep biraz temkinliyimdir. Çünkü biyografi bazen eserin önüne geçer. Bir noktadan sonra tabloya bakmak yerine ressamın aşklarını, kavgalarını, hastalıklarını konuşmaya başlarız. Oysa resim orada duruyordur ve kendi sözünü söylemeye devam eder.
Baş Belaları ve Başyapıtları tam da bu sınırda dolaşıyor.
Yiğit Aydın’ın dili akademik değil. Sanat tarihini ağırlaştırmadan anlatıyor. Yer yer mizah var, biraz dedikodu tadı da geliyor; fakat insanı okumaya devam ettiren de bu zaten. Görsellerin bol kullanılması ayrıca iyi olmuş. Bir eserden söz edilirken hemen yanında onu görmek, anlatılanla resim arasında gidip gelmeyi sağlıyor.
Kitabı okurken birkaç kez aynı şeyi düşündüm: Büyük eserlerin arkasında büyük insanların olduğunu varsayıyoruz ama “büyük insan” ile “kusursuz insan” aynı şey değil.
Hatta çoğu zaman tam tersi.
Kıskançlıkları var, korkuları var, para sıkıntıları, takıntıları, kibirleri, aşkları, yalnızlıkları var. Kimi yarım bırakıyor, kimi kendini tekrar ediyor, kimi hayatı boyunca yanlış anlaşılıyor. Fakat bir şekilde bütün bu dağınıklığın içinden bir eser çıkıyor ve yüzyıllar sonra hâlâ karşımızda duruyor.
Belki beni kitapta en çok burası ilgilendirdi.
Sanat eserine baktığımızda çoğu zaman kusursuzluk arıyoruz. Oysa eserin arkasında kusursuz bir insan yok. Zaten olması da gerekmiyor.
Leonardo’nun bitmeyen merakı, Michelangelo’nun öfkesi, Van Gogh’un yalnızlığı, Dalí’nin gösterisi, Frida’nın kendine dönüp durması… Hiçbiri tek başına sanatı açıklamıyor. Ama sanatçının etten kemikten biri olduğunu hatırlatıyor.
Kitabı kapattığımda aklımda şu kaldı:
Bir başyapıtın önünde uzun uzun duruyoruz ama o resmi yapan insanla aynı odada birkaç saat geçirebilir miydik, bundan pek emin değilim.
Belki Baş Belaları ve Başyapıtları tam da bunun kitabı.
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

