ADEM YAVUZ ARSLAN | ANALİZ
Türkiye’den pek fark edilmiyor ama Amerikan siyasetinde ilginç bir rüzgâr esiyor. ‘Müslüman-Sosyalist’ Zohran Mamdani’nin New York’taki başarısının ardından Michigan’da Abdul El-Sayed, Wisconsin’de Francesca Hong gibi isimler ipi göğüsledi. İlk bakışta buna “Amerika’da sosyalist dalga” demek mümkün.
Fakat biraz yakından bakınca başka bir tablo çıkıyor.
Amerika bir gecede sosyalist olmadı. Aynı seçimlerde merkez Demokratlar da kazanıyor. Değişen şey seçmenin ideolojisinden çok, siyasetle kurduğu ilişki. Hayat pahalılığı, kira, sağlık faturaları, ücretler ve ekonomik eşitsizlik milyonlarca insanın günlük hayatını belirlerken yeni kuşak adaylar Washington’ın soyut tartışmaları yerine mutfaktaki faturadan konuşuyor.
Daha önemlisi, seçmene sadece konuşmuyorlar. Seçmeni dinliyorlar. Belki de Amerikan siyasetindeki yeni dalganın en önemli özelliği bu.
Klasik yöntemlere dönmek
Demokrat Parti uzun süre paranın, teknolojinin ve profesyonel kampanyacılığın örgütlenmenin yerini alabileceğine inandı. Milyonlarca dolarlık reklam bütçeleri, seçmen veri tabanları, mikro hedefleme sistemleri, SMS bombardımanları ve bitmek bilmeyen bağış mesajları ile sonuca gideceğini düşündü.
Fakat siyaset teknoloji şirketi yönetmeye benzemiyor. Bir noktadan sonra seçmen, kendisini insan değil veri olarak gören sisteme tepki koydu. Yeni sol adayların yaptığı şey aslında son derece eski: Mahalleye gitmek. Kapıyı çalmak. İnsanlarla konuşmak. Abdul El-Sayed’in Michigan kampanyasında 12 bin gönüllünün, Francesca Hong’un Wisconsin kampanyasında yaklaşık 7 bin gönüllünün sahada olması bu yüzden önemli.
Üstelik yalnızca zaten kendilerine oy verecek insanları bulmaya çalışmıyorlar. Sandığa gitmeyenlere, siyasetten kopanlara, başka partiye kayıtlı olanlara da ulaşıyorlar. Siyaset literatüründeki kritik ayrım burada ortaya çıkıyor: “Muhtemel seçmeni bulmak” yerine “muhtemel seçmen yaratmak.”
İnsanlara konuşmak-insanlarla konuşmak!
Bir başka önemli fark daha var. Bu adaylar bütün siyasi programlarını Donald Trump karşıtlığı üzerine kurmuyor. Trump’ı eleştiriyorlar ama seçmenin her sorununa “Trump” cevabını vermiyorlar. İnsan kira ödeyemiyorsa kirayı konuşuyorlar. Sağlık sigortası pahalıysa sağlık sistemini konuşuyorlar. Maaşı yetmiyorsa ücreti ve hayat pahalılığını konuşuyorlar. Çünkü seçmenin gündemi ile siyasi elitlerin gündeminin her zaman aynı olmadığını biliyorlar.
Başarılarının sırrı belki tek cümleyle şöyle özetlenebilir: “İnsanlara konuşmuyorlar, insanlarla konuşuyorlar.”
Kampanyayı bir propaganda faaliyeti değil, aynı zamanda bir dinleme ve örgütlenme faaliyeti olarak görüyorlar.
X’te gündem olmak Anadolu’da gündem olmak!
Türkiye’ye döndüğümüzde ise rahatsız edici bir soru ortaya çıkıyor: Muhalefet gerçekten seçmeni ne kadar dinliyor?
Özellikle CHP açısından bu soru hayati. Türkiye’de muhalefet siyaseti uzun süredir Erdoğan’ın belirlediği gündemin peşinden koşuyor. Erdoğan konuşuyor, muhalefet cevap veriyor. İktidar yeni bir tartışma açıyor, muhalefet pozisyon almaya çalışıyor.
Televizyonlarda sert açıklamalar yapılıyor, Meclis kürsüsünde etkili konuşmalar gerçekleştiriliyor, sosyal medyada milyonlarca kez izlenen videolar hazırlanıyor.
Sonra bütün bunların siyasi karşılığının otomatik olarak sandığa yansıyacağı varsayılıyor. Oysa milyon izlenmek, milyon seçmeni ikna etmek değildir. X’te gündem olmak, Anadolu’da gündem olmak anlamına gelmez. Bir miting meydanını doldurmak da tek başına kalıcı bir siyasi örgütlenme kurulduğunu göstermez.
CHP’nin yıllardır aşamadığı sorunlardan biri tam olarak burada.
Parti Türkiye’nin birçok bölgesinde seçim zamanı görünür hale geliyor, seçim bittikten sonra ise seçmenle kurulan temas büyük ölçüde zayıflıyor. İl ve ilçe örgütlerinin önemli bir bölümü toplumla ilişki kurmaktan çok parti içi dengelerle meşgul olabiliyor. Delegeler, kongreler, aday listeleri ve parti içindeki güç mücadeleleri bazen mahallenin gerçek sorunlarının önüne geçiyor.
Oysa Türkiye’de muhalefetin ihtiyacı yalnızca daha iyi bir genel başkan, daha popüler bir cumhurbaşkanı adayı ya da daha etkili bir seçim sloganı değil. Türkiye’nin on binlerce mahallesinde her gün çalışan siyasi bir ağ gerekiyor. Vatandaşın kapısını sadece oy istemek için çalmayan; işsiz kaldığında, çocuğuna okul aradığında, kirayı ödeyemediğinde veya devlet dairesinde sorun yaşadığında yanında gördüğü bir örgütlenme modeli gerekiyor.
Çünkü güven televizyon ekranlarında değil, temasla kuruluyor.
Erdoğan karşıtlığı yeter mi?
Muhalefetin ikinci büyük problemi ise Erdoğan karşıtlığını zaman zaman başlı başına bir siyasi programa dönüştürmesi.
Erdoğan’a karşı olmak elbette muhalefetin doğal pozisyonudur. Fakat seçmenin gündelik hayatındaki sorular çok daha somuttur: Bu ay kiramı nasıl ödeyeceğim? Çocuğum mezun olduğunda iş bulabilecek mi? Emekli maaşımla nasıl yaşayacağım? Adliyeye düştüğümde hakkımı alabilecek miyim? Üniversiteyi bitiren oğlum neden Almanya’ya gitmek istiyor?
Muhalefet bu sorulara inandırıcı cevaplar üretemediği sürece iktidarın hatalarını anlatmak tek başına yeterli olmaz.
Amerikan solunun keşfettiği kritik nokta tam da bu: Rakibinizin neden kötü olduğunu anlatmakla insanların hayatının nasıl daha iyi olacağını anlatmak aynı şey değildir.
Siyasetin dijitalleşmesi yetmez!
Burada CHP kadar diğer muhalefet partilerinin de düşünmesi gereken bir mesele var. Türkiye’de siyasi partiler fazlasıyla lider merkezli yapılar. Parti genel merkezleri konuşuyor, teşkilatlar dinliyor; lider karar veriyor, örgüt uyguluyor. Oysa toplumdan partiye doğru çalışan güçlü bir bilgi akışı çok daha zayıf. Ankara’nın mahalleye mesaj göndermesinden önce mahallenin Ankara’ya mesaj gönderebilmesi gerekiyor. Bir ilçedeki gençlerin neden sandığa gitmediğini Ankara’daki danışmanların anketlerden öğrenmesi başka şeydir; o gençlerle her hafta konuşan yüzlerce gönüllünün partiye anlatması başka şey. Siyasetin dijitalleşmesi bu farkı ortadan kaldırmadı. Tam tersine, yüz yüze temasın değerini artırdı.
Yanlış soru, faydasız reçete!
Amerika’daki sosyalistlerin Türkiye muhalefetine verdiği ders bu nedenle “sola kayın” değildir.
Türkiye’nin siyasi, sosyolojik ve tarihsel şartları Amerika’dan tamamen farklı. Mamdani’nin New York’ta kullandığı reçeteyi İstanbul’a, El-Sayed’in Michigan’da kullandığı modeli Anadolu’ya aynen taşımak mümkün değil. Fakat yöntemden öğrenilecek çok şey var.
Siyaseti yeniden insan ölçeğine indirmek gerekiyor. Daha fazla reklam değil, daha fazla temas. Daha fazla sosyal medya videosu değil, daha fazla mahalle örgütlenmesi. Daha fazla lider konuşması değil, daha fazla seçmen dinlemek.
Belki en önemlisi şu: Muhalefet sürekli “Bu insanlar hâlâ neden iktidara oy veriyor?” diye sormaktan vazgeçmeli. Çünkü bu soru farkında olmadan seçmeni suçlayan bir soru. Bunun yerine, “Biz bu insanları neden ikna edemiyoruz?” diye sormalı.
İki soru arasındaki fark küçük görünebilir. Aslında bütün mesele orada. Amerika’da yeni kuşak solcuların keşfettiği şey yeni bir ideoloji değil. Siyasetin unutulmuş en eski kuralı:Seçmen bir istatistik değildir, dinlenmek isteyen bir insandır!
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

