Site icon Serbest Görüş

Allah adına: Diyanet’in psikolojik savaşa dönüşümü

İdris Gürsoy


İDRİS GÜRSOY | YORUM

15 Temmuz 2016 gecesi saat 00.30 sularında Türkiye’nin dört bir yanındaki camilerden aynı anda ‘sela’ okunmaya başlandı. Görünürde darbe girişimi henüz devam ediyor, F-16’lar Ankara semalarında alçak uçuş yapıyor, köprülerde tanklar bulunuyordu. Tam bu sırada minare hoparlörleri devreye girdi.

Sela, İslam geleneğinde bir kişinin vefatını ve cenaze namazını duyurmak amacıyla okunur. O gece ise ölüm haberi değil, siyasi bir çağrı niteliği taşıyan olağanüstü bir uygulama gerçekleştirildi. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın talimatıyla ülke genelindeki camiler eş zamanlı olarak harekete geçirildi.

Bu ölçekte ve gece yarısı gerçekleştirilen eş zamanlı organizasyon, önceden hazırlanmış bir koordinasyon mekanizmasının varlığına işaret ediyor. O gece yaşananlar, Diyanet’in yalnızca dini hizmet sunan bir kurum olmanın ötesine geçerek, rejimin en etkili iletişim ve toplumsal mobilizasyon ağlarından birine dönüştüğünü gösteren en çarpıcı örneklerden biri oldu.

Diyanet’in dönüşümü: 1924’ten bugüne

Diyanet İşleri Başkanlığı 1924 yılında kurulduğunda görevi şöyle tanımlanmıştı: İslam’ın inanç, ibadet ve ahlak esasları konusunda toplumu aydınlatmak. Kurumun temel misyonu siyasetin değil, din hizmetinin içinde kalmaktı.

Ancak Türkiye’nin otoriter dönemlerinde Diyanet’in konumu ve işlevi sık sık yeniden tanımlandı. İktidarlar değiştikçe kurumdan beklenen rol de değişti.

27 Mayıs 1960 darbesinin ardından Milli Birlik Komitesi, Diyanet’i kısa sürede propaganda sürecinin bir parçası haline getirdi. Darbeyi meşrulaştıran hutbeler hazırlandı ve camilerde okutuldu. “İnkılabı eleştirenlerin ahirette mesul olacakları” yönündeki ifadeler vaazlarda yer aldı. Çok sayıda imam Ankara’ya çağrılarak yeni döneme ilişkin brifinglere katıldı.

Dönemin Diyanet İşleri Başkanı Ömer Nasuhi Bilmen ise bu taleplerin tamamına uyum göstermedi. Nur Risaleleri aleyhine eser hazırlaması yönündeki isteği kabul etmediği, camilerin propaganda aracına dönüştürülmesine mesafeli yaklaştığı biliniyor. Kısa süre sonra görevinden ayrıldı ve yerine darbe yönetimiyle daha uyumlu isimler getirildi.

12 Eylül 1980 sonrasında da benzer bir yaklaşım benimsendi. Kenan Evren, dinin devlet denetiminde tutulmasının stratejik önemini açıkça dile getirdi. Diyanet’in bütçesi büyütüldü, din eğitimi yaygınlaştırıldı ve “Türk-İslam sentezi” devlet politikalarının önemli araçlarından biri haline geldi. Amaç, dini toplumsal bütünleşmenin yanı sıra ideolojik mücadelede de kullanılabilecek kontrollü bir alan olarak değerlendirmekti.

AK Parti döneminde ise bu yaklaşım yalnızca devam etmedi; kurumsal kapasite bakımından daha da genişledi.

Rakamların anlattıkları

2002 yılında AKP iktidara geldiğinde Diyanet’in yıllık bütçesi yaklaşık 600 milyon liraydı. Bu rakam 2024 yılında 91,8 milyar liraya, 2025’te yüzde 41 artışla 130,1 milyar liraya ve 2026 bütçesinde 174,3 milyar liraya ulaştı. Bugün Diyanet’in bütçesi birçok bakanlığın bütçesini geride bırakıyor. Personel sayısı da 2012’de 114 bin 882 iken 2024 itibarıyla 141 bin 218’e yükseldi.

Nüfus artışı ile bütçe artışı arasındaki fark dikkate alındığında, bu büyümenin yalnızca hizmet ihtiyacıyla açıklanmasının güç olduğu görülüyor.

Bu süreçte Diyanet, Türkiye’nin en yaygın kamu teşkilatlarından birine dönüştü. Ülkenin hemen her mahallesine ulaşan cami ağı, merkezi olarak hazırlanan mesajların milyonlarca kişiye aynı anda ulaştırılabildiği güçlü bir iletişim sistemi oluşturdu. Minareler yalnızca ezanın değil, devletin belirlediği mesajların da en etkili taşıyıcılarından biri haline geldi.

15 Temmuz sonrası: Hutbelerin dili

15 Temmuz gecesi okunan selalar yalnızca başlangıçtı. Sonraki haftalarda ve aylarda yayımlanan cuma hutbelerinde, resmi söylemin kullandığı düşmanlaştırıcı dil dini referanslarla yeniden üretildi. Hutbeler Diyanet tarafından merkezi olarak hazırlanıyor ve Türkiye’deki tüm camilerde aynı metin okunuyor. Böylece aynı mesaj, aynı gün milyonlarca kişiye ulaştırılıyor.

15 Temmuz sonrasındaki hutbelerde “hain”, “fitne”, “ihanet”, “terör” gibi kavramlar yoğun biçimde kullanıldı. Resmi söylem dini referanslarla desteklenirken, devlete bağlılık dini sorumluluk çerçevesinde ele alındı.

2025: Hedef genişliyor

Aradan geçen yıllarda hutbelerin konusu da çeşitlendi. 2025’in hükümet tarafından “Aile Yılı” ilan edilmesinin ardından, cuma hutbelerinde aile politikaları, kadın hakları tartışmaları ve toplumsal cinsiyet konularına ilişkin mesajlar öne çıktı.

Bu durum, Diyanet’in yalnızca dini konularda değil, güncel siyasal ve toplumsal tartışmalarda da merkezi iletişim mekanizmasının önemli aktörlerinden biri haline geldiği yönündeki değerlendirmeleri güçlendirdi.

Bu tablo tarihte bütünüyle yeni değildir.

1933’te Hitler iktidara geldikten sonra Almanya’da kiliseler kapatılmadı; önemli bir bölümü devletin ideolojik hedefleri doğrultusunda denetim altına alındı. “Alman Hristiyanları” hareketi aracılığıyla Protestan kiliselerinin önemli kısmı Nazi ideolojisiyle uyumlu hale getirildi. Vaazlarda rejime sadakat öne çıkarıldı ve dini söylem siyasal meşruiyet üretmenin araçlarından biri olarak kullanıldı.

Tarihsel koşullar ve sonuçlar elbette aynı değildir. Ancak her iki örnekte de dikkat çeken ortak nokta, dini kurumların siyasal meşruiyet üretmenin araçlarından biri haline getirilmesidir.

Dini kurumların varlığı demokratik toplumlar için bir sorun değildir. Sorun, dinin devlet adına konuşmaya başlamasıdır. Devletin dini yönlendirmesi ile dinin devleti denetlemesi arasındaki sınır silikleştiğinde, ibadet mekânları yalnızca ibadet edilen yerler olmaktan çıkar; siyasal iletişimin en güçlü araçlarından birine dönüşür.

15 Temmuz gecesi minarelerden yükselen sela, bu dönüşümün en görünür sembollerinden biri olarak hafızalara kazındı. Aradan geçen 10 yılda değişen yalnızca Diyanet’in bütçesi olmadı. Kurumun siyasal sistem içindeki ağırlığı ve toplumu yönlendirme kapasitesi de önemli ölçüde arttı.

Bugün tartışılması gereken temel soru, Diyanet’in ne kadar büyüdüğü değil; anayasal kuruluş amacına ne ölçüde bağlı kaldığı ve topluma hitap ederken hangi sınırlar içinde hareket etmesi gerektiğidir. Demokratik hukuk devletlerinde dini kurumların gerçek gücü, siyasal iktidara yakınlıklarından değil, toplumun tamamı nezdinde koruyabildikleri tarafsızlık ve güven duygusundan gelir.

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version