Site icon Serbest Görüş

Yalın Gündüz yazdı : Amerikan Rüyası’nın İki Yüzü: Kral Çıplak!



Franz Kafka, Amerika’ya hiç gitmedi. Oysa romanları arasında en az bilineni ve muhtemelen en az “Kafkaesk” olanı 1911-1914 arasında yazdığı ilk romanı Amerika‘dır. Gerçi kendisi esere Kayıp Kişi başlığını düşünmüşse de, ölümünden sonra romanı ilk kez 1927’de baskıya sunan dostu Max Brod, Amerika’yı seçmiştir. 

“Kafkaesk” tabiri, yazarın eserlerindeki kendine özgü absürt, çoğu zaman gerçek dışı ve tehditkar atmosferi ifade eder. Amerika ise daha hafif ve umut dolu bir anlatım tarzıyla şekillenir, Kafkaesk unsurlar çok nadir ortaya çıkar. Romanda 16 yaşındaki Karl Rossmann, ailesi tarafından kendine bir hayat kurmak üzere Eski Dünya’dan Yeni Dünya’ya gönderilir. Onu bekleyen şey, umut ettiği sınırsız fırsatlardan çok belirsizlikler, yabancılaşma ve bitmeyen bir arayıştır. Talihsiz koşullar, adaletsizlikler ve kendi saflığı, genci giderek daha çıkmaz durumlara sürükler. O, çevresinin kurbanı ve oyuncağı haline gelir ve kaderini kendi eline almak için gösterdiği tüm çabalar sonuçsuz kalır. 

Amerika, ne Kafka için ne de dünyanın geri kalanı için hiçbir zaman sadece bir coğrafya olmadı. 4 Temmuz 1776‘da ilan edilen Bağımsızlık Bildirgesi, yeni bir devletin doğuşundan öte, insanın kaderini değiştirebileceğine ve kendini yeniden kurabileceğine duyduğu güvenin siyasal ifadesi olarak tarihe geçti. Pek çok göçmen için bir ülkeden önce ikinci bir başlangıcın adı olan Amerika Birleşik Devletleri bugün iki yüz elli yaşında.

Amerika’yı en keskin biçimde gözlemleyen isimlerden biri olan 19. yüzyıl Fransız siyaset düşünürü Alexis de Tocqueville, genç cumhuriyette insanların kaderlerini değiştirebileceklerine duydukları güvene hayran kalmıştı. Kafka’nın da, kahramanı Karl Rossmann ile kağıda döktüğü bu yeniden başlayabilme umudu, uzun yıllar dünyanın dört bir yanından gelen milyonlarca göçmeni cezbetti. Kurumlara duyulan güven, bilimsel merakı besledi. Bu iklim üniversiteleri, araştırma laboratuvarlarını ve girişimcilik kültürünü büyüttü. İnternetten modern tıbba, uzay araştırmalarından yapay zekâya uzanan birçok gelişmenin arkasında bu kültürel iklim vardı. 

Her büyük fikir, kendi gölgesini de üretiyor. Atlantik Okyanusu’nu gemiyle geçip, Eski Kıta’ya bir gün yeniden dönme ihtimalini silecek kadar maceracı göçmenlerin kurduğu kültür, önce yerli halkları kıyıma uğratarak, ardından da kölelik sisteminin yarattığı rantla kapitalizm temelli emperyal bir düzen oluşturdu. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nı bitiren atom bombalarını takip eden yıllarda Amerika’nın emperyal istekleri kendi sınırlarının da ötesine, Vietnam’a, Irak’a ve dünyanın daha birçok farklı bölgelesine taştı. Müdahaleler, özgürlük söylemiyle birlikte sunuldu. Dünyanın gördüğü ise bambaşkaydı:

KRAL ÇIPLAK!

Oysa demokratik toplumların canlılığı ve sürekliliği, kusursuz olmalarından değil, eleştiriyi taşıyabilmelerinden doğar. 19. yüzyıl Amerikasının büyük şairi Walt Whitman, ülkesini “kendisiyle çelişmekten korkmayan” bir ülke olarak tasvir ediyordu. Gerçekten de bu çelişki, yakın zamana kadar cumhuriyetin en kalıcı özelliklerinden biri oldu. Kendi geçmişiyle süregiden bu hesaplaşma sayesinde kölelik, ırkçılık, sebep olunan savaşlar ve eşitsizlik, romanların, filmlerin, üniversitelerin ve kamusal tartışmaların konusu olmaya hep devam etti.

Amerika’nın iki yüz elli yıl önceki vaadi yepyeni bir sınavdan geçiyor. Donald Trump dönemi günbegün üniversitelerin, bilim insanlarının, kültür kurumlarının ve basın üzerindeki siyasal baskıların artışıyla anılıyor. Akademik özgürlüğün, çoğulculuğun ve eleştirel düşüncenin geleceğine artık  kaygıyla bakılıyor. Bir zamanlar dünyanın en parlak araştırmacılarını ve öğrencilerini kendine çeken ülke, bugün tersine beyin göçünü durdurmak, bilimsel üretimdeki öncülüğünü korumak ve kültürel cazibesini sürdürmek konusunda giderek daha fazla soru işaretiyle karşı karşıya. Amerika’yı Amerika yapan, Karl Rossmann’ın peşinden gittiği umut, nostaljik bir kavrama dönüşmek üzere.

Amerika’nın gerçek gücü, iki buçuk asır boyunca dünyaya ilham veren üniversitelerinde, düşünce özgürlüğünde, kültürel çoğulculuğunda ve kendi yanlışlarıyla yüzleşebilme cesaretinde saklıydı. Deniz Göktaş’ın sahne performansı ertesinde tutuklanması bizlere bu konu ettiğim muhasebeyi sürdürebilmenin ne kadar elzem olduğunu bir kez daha hatırlattı.

Amerika’nın iki yüz ellinci yılında kutlanmaya değer olan, “Kral çıplak!” diye cesaretle bağıran çocukların sesini kısmayan bir özeleştiri kültürünü yeniden kurabilme ihtimalidir.

***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version