Site icon Serbest Görüş

Köleliği meşrulaştıran dini yorumlardan modern soykırımlara…

Köleliği meşrulaştıran dini yorumlardan modern soykırımlara…


Amerikan İç Savaşı, insanların eşit yaratıldığı inancıyla bazılarının aşağı olduğu iddiası arasındaki çatışmaydı. Kölelik, dört yüz yıl boyunca dini yorumlar ve sözde bilimsel teorilerle meşrulaştırıldı. Afrikalılar önce insanlıktan çıkarıldı, sonra köleleştirildi. İnsandışılaştırma, köleliğin de soykırımın da ortak başlangıç noktasıdır. Yöntem değişse de mekanizma aynı kalır.

AYDOĞAN VATANDAŞ | YORUM

Tarih, haklı olarak, Abraham Lincoln’ü ve Amerika Birleşik Devletleri’nde köleliğin kaldırılması uğruna verdiği mücadeleyi hatırlar. Ancak aynı tarih, bu büyük mücadelenin karşı cephesinde yer alan isimleri ve onların köleliği hangi fikirlerle savunduklarını çoğu zaman gölgede bırakmıştır. Oysa Amerikan siyasi tarihinin yüz binlerce insanın hayatına mal olan en kanlı çatışması olan Amerikan İç Savaşı’nı anlayabilmek için onu meşrulaştırmaya çalışan düşünürleri, siyasetçileri ve dini söylemleri de yakından tanımak gerekir. Çünkü bu savaş bütün insanların eşit yaratıldığı inancı ile bazı insanların yaratılıştan itibaren diğerlerinden aşağı olduğu iddiası arasında yaşanan büyük bir medeniyet ve fikir çatışmasıydı.

Bu ideolojik cephenin en dikkat çekici isimlerinden biri, Güney Carolina Senatörü ve Amerika Birleşik Devletleri Başkan Yardımcısı John C. Calhoun idi. Calhoun, köleliğin “zorunlu bir kötülük” olduğu yönündeki eski anlayışı reddederek onu “olumlu bir iyilik” (positive good) olarak tanımladı. Ona göre kölelik Tanrı’nın ve tabiatın öngördüğü doğal toplumsal düzenin bir parçasıydı. Böylece kölelik, geçici ve kaçınılmaz bir kurum olmaktan çıkarılıp ahlaki ve dinî bakımdan savunulması gereken bir sisteme dönüştürüldü.

Calhoun’un açtığı yolu daha da ileri taşıyan isim ise Mississippi Senatörü ve daha sonra Konfederasyon Devletleri’nin ilk ve tek başkanı olacak Jefferson Davis oldu. Davis, siyahlarla beyazlar arasındaki eşitsizliğin yalnızca tarihî veya ekonomik değil, yaratılıştan gelen ilahi bir düzen olduğunu savunuyordu. Ona göre kölelik insanların kurduğu bir kurum değil, Tanrı’nın insanlar için belirlediği doğal hiyerarşinin bir yansımasıydı.

Fakat bu düşünceler bir anda ortaya çıkmadı. Yaklaşık dört yüz yıl boyunca birbirini besleyen dini yorumlar, sözde bilimsel teoriler ve siyasî propagandalar sayesinde adım adım inşa edildi.

Irkçılığın ekonomik doğuşu

Bu ideolojik sürecin ilk halkası, 15. yüzyılda Atlantik köle ticaretinin başlamasıyla birlikte ortaya çıktı. Portekiz Prensi Henry’nin finanse ettiği seferlerle Batı Afrika’dan getirilen Afrikalılar Avrupa pazarlarında satılmaya başlandı. O güne kadar Avrupa’nın en önemli köle kaynağı Doğu Avrupa’dan getirilen Slav halklarıydı. Nitekim İngilizcedeki slave kelimesi de doğrudan Slav isminden türemiştir.

Afrikalılar ise ekonomik açıdan daha “değerli” görülüyordu. Fiziksel görünümleri nedeniyle Avrupa toplumuna karışmaları ve kaçmaları çok daha zordu. İnsan hayatı ilk kez böylesine sistematik biçimde ticari bir hesap unsuruna dönüştürülmüştü.

“Ben bir insan ve kardeş değil miyim?” – 18. yüzyılda sorulan bu soru, tarih boyunca insandışılaştırılan herkesin sorusu olarak güncelliğini koruyor.

Afrikalılar nasıl “insan” olmaktan çıkarıldı?

İşte tam bu noktada Portekizli tarihçi Gomes Eanes de Zurara devreye girdi. Prens Henry’nin Afrika kıyılarındaki faaliyetlerini anlattığı eserinde Zurara, Afrikalıları “akıldan yoksun”, “hayvanlar gibi yaşayan”, “medeniyetten habersiz” insanlar olarak tasvir ediyordu. Böylece köle ticareti, insan kaçırıp satmanın ötesinde, sözde “vahşileri medenileştirme ve Hristiyanlaştırma” görevi olarak sunulmaya başlandı.

Modern anlamda biyolojik ırkçılık henüz ortaya çıkmamıştı. Ancak Afrikalıların tam anlamıyla insan olmadığı fikri artık yazılı bir ideolojiye dönüşmüştü.

Kutsal Kitap yeniden yorumlanıyor: Ham’ın laneti

Ekonomik çıkar tek başına yeterli değildi. Köleliğin dini bakımdan da meşrulaştırılması gerekiyordu.

Bu kez sahneye Tevrat’ta geçen Nuh ve oğulları kıssası çıkarıldı. Tekvin’in dokuzuncu bölümünde Nuh, kendisine saygısızlık ettiğini düşündüğü torunu Kenan’ı lanetler. Metinde ne Ham’ın kendisi lanetlenir ne de ten renginden söz edilir.

Buna rağmen yüzyıllar boyunca bazı din adamları ve kölelik yanlısı yazarlar bu metni yeniden yorumlayarak Ham’ın soyunun siyah Afrikalılar olduğunu, onların Tanrı tarafından ebediyen hizmetkâr olmaya mahkûm edildiğini ileri sürdüler.

Oysa kutsal metinde böyle bir bağlantı bulunmaz. Lanet Ham’a değil Kenan’a yöneliktir; Afrikalılarla veya deri rengiyle ilgili tek bir ifade bile yer almaz.

Kutsal Kitap yetmeyince yeni bir tarih yazıldı

19. yüzyıla gelindiğinde bu yorumlar bile yeterli görülmedi. Çünkü kutsal kitap, bütün insanların Adem ile Havva’nın soyundan geldiğini açıkça söylüyordu. Eğer bütün insanlar aynı aileye mensuptuysa, yaratılıştan gelen bir ırk üstünlüğünü savunmak giderek zorlaşıyordu.

Bunun üzerine bazı yazarlar “Pre-Adamite”, yani “Adem öncesi insanlar” teorisini geliştirdiler. Bu teoriye göre Tanrı, Adem’den çok önce başka insan toplulukları yaratmıştı. Siyahlar da işte bu eski ve aşağı soydan geliyordu. Böylece kutsal metnin açık anlatısı değiştirilmeden ona görünmez bir tarih eklenmiş oluyordu.

Jefferson Davis ve Nod ülkesi masalı

Jefferson Davis ve diğer Konfederasyon liderleri işte bu uzun ideolojik mirasın son halkasını temsil ediyordu. Davis’in Kabil’in Nod ülkesinde Adem’den önce yaratılmış koyu tenli insanlarla karşılaştığını öne süren anlatısı, aslında Pre-Adamite teorisinin siyasî propaganda diline çevrilmiş haliydi.

Bu iddiaya dayanak olarak Tevrat’ın Tekvin kitabında yer alan şu ayetler gösteriliyordu: “Kabil Rabbin huzurundan ayrıldı ve Aden’in doğusunda bulunan Nod ülkesine yerleşti. Kabil karısıyla birlikte oldu; karısı hamile kaldı ve Hanok’u doğurdu.” (Tekvin 4:16-17)

Bu iki ayet yüzyıllardır şu soruları gündeme getirmiştir: Kabil’in eşi kimdi? Nod ülkesinde kimler yaşıyordu?

Yahudi ve Hristiyan geleneğinin ana akım yorumu bu soruya oldukça basit bir cevap verir. Tekvin’in ilerleyen bölümlerinde Adem ile Havva’nın Kabil ve Habil dışında çok sayıda oğul ve kız çocuk sahibi oldukları belirtilir. Dolayısıyla Kabil’in eşi de büyük ihtimalle kardeşlerinden veya yakın akrabalarından biriydi. Kutsal metin bu ayrıntıyı önemli görmediği için açıklamaz.

Ancak köleliği savunan bazı yazarlar bu sessizliği fırsata çevirdiler. Onlara göre Nod ülkesi, Adem’in soyundan gelen insanların yaşadığı bir yer değildi. Burada Adem’den önce yaratılmış, medeniyetten yoksun, insan ile hayvan arasında bulunan başka topluluklar yaşıyordu. Kabil sürgüne gittiğinde bu topluluklarla karşılaşmış, onlarla evlenmiş ve siyah ırk bu birliktelikten doğmuştu.

Oysa ne Tekvin’de ne de Yahudi ve Hristiyanlığın ana akım yorum geleneğinde Nod ülkesinin Adem’den önce yaratılmış insanlarla dolu olduğu yönünde herhangi bir ifade vardır. Bu düşünce kutsal metinden değil, köleliği meşrulaştırma ihtiyacından doğmuş ideolojik bir kurguydu.

İnsandışılaştırma: Soykırımın ilk basamağı

Aslında burada yalnızca Amerikan köleliğinin değil, insanlık tarihindeki birçok büyük zulmün ortak mekanizmasını görüyoruz. Bir toplumu köleleştirebilmek, sürgün edebilmek ya da yok edebilmek için önce onu “tam anlamıyla insan” olmaktan çıkarmak gerekir. Günümüzde sosyal psikoloji ve soykırım çalışmaları bu süreci dehumanization (insandışılaştırma) olarak adlandırmaktadır.

Zurara’nın Afrikalıları “hayvan gibi yaşayan varlıklar” olarak tasvir etmesi, Ham’ın Laneti yorumuyla bazı toplulukların ilahî olarak hizmetkârlığa mahkûm edildiğinin iddia edilmesi, Pre-Adamite teorisiyle siyahların Adem’in soyundan bile sayılmaması ve Jefferson Davis’in bu düşünceleri siyasetin merkezine taşıması, aynı zihniyetin farklı aşamalarından ibarettir. Her adımda ortak amaç, karşıdaki insanın insanlığını tartışmalı hâle getirmekti.

Aynı mantık tarihin başka dönemlerinde de karşımıza çıkar. Hindistan’daki kast sisteminde bazı toplulukların doğuştan aşağı kabul edilmesi, sömürgecilik döneminde yerli halkların “medenileştirilecek vahşiler” olarak görülmesi, Nazi Almanyası’nda Yahudilerin ve Romanların “zararlı unsur” veya “haşere” diliyle tasvir edilmesi ve günümüzün çeşitli soykırım süreçlerinde hedef alınan grupların sistematik biçimde insanlıktan çıkarılması, aynı psikolojik ve ideolojik mekanizmanın farklı tezahürleridir.

Türkiye’de 14-15 yaşındaki kız çocukları, birlikte ders çalıştıkları ve ortak yemek siparişi verdikleri için ‘terör’ suçlamasıyla yargılanıyor…

Nitekim Türkiye’de son yıllarda Hizmet Hareketi’ne yönelik söylemlerin önemli bir kısmı da bu açıdan dikkat çekicidir. Resmî kurumların yayımladığı bazı raporlarda ve bazı ilahiyatçıların yazı ve konuşmalarında bir grubun “sapkın”, “hain”, “virüs”, “kanser hücresi” veya “temizlenmesi gereken yapı” gibi ifadelerle tanımlanması, o gruba yönelik sert tedbirlerin toplum nezdinde daha kolay kabul görmesine zemin hazırladı. İşte bu yüzden insanlıktan çıkaran söylemler hak ihlallerinin de en önemli erken uyarı işaretlerinden biridir.

Yöntem değişse de mantık değişmez: Bir insanın haklarını elinden almanın en kolay yolu, önce onun tam anlamıyla insan olmadığına toplumu ikna etmektir.

Kölelik zincirlerle başladı sanıyoruz. Oysa zincirler en son halkadır. Sürecin ilk halkası, bir insanın artık “bizden biri” olmadığına toplumu ikna etmektir. İnsandışılaştırma, köleliğin de, etnik temizliğin de, soykırımın da ortak başlangıç noktasıdır. Tarih değişir, aktörler değişir, kutsal metinler veya ideolojiler değişir; fakat mekanizma aynı kalır. Bir toplum, başka bir toplumu artık tam anlamıyla insan olarak görmemeye başladığında, geriye kalan yalnızca zulmün biçimidir; özü değil…

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version