Site icon Serbest Görüş

Haklar neden lütufla geri gelmez?

TR724 HABER


PROF. DR. HÜSEYİN DEMİR | YORUM

Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan yüz binlerce insanın zihninde yıllardır aynı soru dolaşıyor: “Bu ne zaman bitecek?” Pasaportuna el konulan, mesleğinden ihraç edilen, hakkında soruşturma açılan ya da ülkesine dönemeyen herkes, bir gün bu düzenin sona ereceğine inanmak istiyor. Bu son derece insani bir beklenti; kimsenin küçümsemeye hakkı yok. Ama hukukçu gözüyle baktığımda, sorunun kendisinin eksik kurulduğunu görüyorum.

Asıl soru, baskının ne zaman sona ereceği değildir. Asıl soru şudur: Denetlenmeyen siyasal güç ne zaman yeniden hukukla sınırlandırılacak?

Çünkü son 10 yılda yaşananlar, tek tek yöneticilerin öfkesiyle, kişisel tercihleriyle ya da dönemsel siyasi atmosferle açıklanabilecek türden değildir. Bunlar münferit yanlış kararların toplamı olmaktan çok ötededir; hukuk düzeninin yerini siyasal takdirin aldığı bir yönetim anlayışının sonucudur. Bu yüzden zulmü yalnızca ahlaki ya da psikolojik bir mesele olarak okumak yanıltıcı olur. Zulüm çoğu zaman bir öfke patlaması değildir; iktidarın belirli amaçlara ulaşmak için kullandığı sistemli bir yönetim tekniğidir. Duygular değişebilir, liderler değişebilir, söylem yumuşayabilir. Fakat o tekniği mümkün kılan kurumsal yapı yerinde durdukça, mağduriyetin biçimi değişse bile kendisi kalır.

Tam bu noktada hukuk düşüncesinin klasik ayrımlarından biri devreye girer. Amerikalı hukukçu Wesley Hohfeld’in bir asırdan uzun süre önce ortaya koyduğu analiz, bugün Türkiye’de yaşanan tartışmayı şaşırtıcı bir netlikte aydınlatıyor: hak ile lütuf aynı şey değildir. Lütuf, iktidarın dilediğinde verdiği ve yine dilediğinde geri alabildiği bir ayrıcalıktır. Hak ise kişinin talep edebildiği, yargı önünde ileri sürebildiği ve devletin korumakla yükümlü olduğu bir hukuki statüdür. Aradaki fark teorik bir incelik değildir; milyonlarca insanın hayatını belirleyen ayrımın ta kendisidir. Bugün bir pasaport, bir kamu görevi ya da temel bir özgürlük yalnızca siyasi iradenin değişmesiyle geri veriliyorsa, ortada güvence altına alınmış bir hak değil, geçici bir takdir vardır; aynı irade yön değiştirdiğinde o kazanımı koruyacak hiçbir mekanizma yoktur.

Bu yazının iddiası da tam burada düğümleniyor: Bir hak, zalimin lütfuyla geri dönmez. Hak, ancak hukuk devletinin yeniden kurulmasıyla gerçek anlamda güvence altına alınır. Bu bir temenni ya da siyasal tercih değil; siyaset biliminin bulgularına, yakın tarihin tecrübesine, uluslararası insan hakları hukukuna ve geçiş dönemi adaleti literatürüne dayanan bir tespittir. Dolayısıyla aşağıdaki değerlendirmeler kimseyi hedef almıyor; tartışılan kişiler değil, otoriter yönetimin işleyiş mantığıdır.

I. Otoriter rejimler hakları neden kendiliğinden iade etmez?

Son yıllarda en sık duyduğum cümlelerden biri şu: “Bir gün yumuşayacaklar.” Ardından beklentiler sıralanıyor: KHK’lar kalkacak, davalar düşecek, pasaportlar verilecek, ihraç edilenler görevlerine dönecek. Bu beklentiyi küçümseyemeyiz; çünkü bunlar siyasi analizden önce, uzun süredir mağduriyet yaşayan insanların normal hayatlarına dönme arzusunu yansıtır. İnsan zihni belirsizlikle yaşamayı sevmez; her uzun gecenin bir sabahı olsun ister.

Siyaset bilimi ise bize daha soğukkanlı bir soru sormayı öğretir: Bir otoriter rejim, elindeki en güçlü yönetim araçlarından birinden neden kendi iradesiyle vazgeçsin? Tarihte bu soruya verilmiş ikna edici bir cevap yoktur. Çünkü otoriter sistemlerde baskı bir uygulama hatası değildir; yönetim biçiminin ayrılmaz parçasıdır.

Birinci neden şudur: hakların iadesi yalnızca mağdurların hayatını değiştirmez, geçmişe ilişkin örtük bir kabul anlamına da gelir. Hukuka aykırı biçimde el konulmuş bir pasaportun yarın iade edilmesi salt idari bir işlem değildir; devletin, dolaylı da olsa, önceki işlemin hukuki temelinin çürük olduğunu teslim etmesidir. Her iade, arkasından soruları getirir: Kim sorumlu? Kim hesap verecek? Hangi kararlar yeniden görülecek, kim tazminat ödeyecek? Otoriter yönetimler yalnızca bugünü değil, geçmişi de kontrol etmek ister; bu yüzden geri adım onlar için sadece siyasi değil, hukuki sonuçlar da doğurur.

İkincisi, baskının rejim içindeki işlevidir. Siyaset bilimci Milan Svolik’in ayrıntılı biçimde ortaya koyduğu gibi, otoriter rejimler baskıyı istisnai dönemlerde başvurulan geçici bir araç olarak değil, iktidarın sürekliliğini sağlayan temel mekanizmalardan biri olarak kullanır. Korku yalnızca muhalefeti bastırmaz; toplumu disipline eder, sadakati ölçer, devlet içindeki güç ilişkilerini yeniden düzenler, ekonomik kaynakların kime dağıtılacağını belirler. Baskı kalktığında yalnızca mağdurlar rahatlamaz; rejimin kurduğu denge de sarsılır. Bu yüzden otokrasilerde baskının sona ermesi, çoğu zaman yöneticilerin iyi niyet göstermesinden değil, baskıyı sürdürmenin artık mümkün olmamasından kaynaklanır.

Üçüncüsü, düşman üretme mekanizmasıdır. Hannah Arendt’in totalitarizm üzerine klasik çözümlemesi bugün hâlâ ürpertici ölçüde günceldir: totaliter zihniyet bireyleri tek tek işledikleri fiile göre değil, ait oldukları varsayılan kategoriye göre değerlendirir. Kişi yaptığı şey yüzünden değil, kim olduğu düşünüldüğü için tehdit hâline gelir. Bu mantık bir kez kurulunca düşman değişebilir; ama düşman fikri kolay kolay ortadan kalkmaz, çünkü birçok otoriter rejim meşruiyetini ortak bir tehdidin varlığına yaslar. Bugün bir grup hedef alınır, yarın başka bir grup; sistem aynı kalır. “Bir gün bizden vazgeçerler” beklentisi bu yüzden meselenin özünü ıskalar: sorun belirli kişilere duyulan öfke değil, sürekli yeni düşmanlara ihtiyaç duyan bir siyasal mimaridir.

Dördüncüsü — ve bence üzerinde en az konuşulanı — otoriter liderlerin en büyük korkusunun çoğu zaman toplum değil, kendi iktidar çevresi olduğu gerçeğidir. Karşılaştırmalı araştırmalar otokratların, seçim kaybetmekten çok kendi koalisyonlarının desteğini yitirmekten çekindiğini gösteriyor. Her geri adım, muhalefete verilmiş bir taviz olmanın ötesinde, iktidar ortaklarına gönderilmiş bir zayıflık sinyali olarak okunabilir. Otoriter rejimlerde merhametin ahlaki değil stratejik bir mesele hâline gelmesi bundandır.

Bütün bunların üzerinde duran daha temel bir soru daha var. Diyelim ki siyasal iktidar hakların iade edileceğini açıkladı. Bunu kim güvence altına alacak? Bağımsız yargının bulunmadığı, kuvvetler ayrılığının işlemediği, anayasal denetimin etkisizleştirildiği bir düzende verilen sözün hukuki bağlayıcılığı nedir? Kurumsal iktisadın klasik bulgusu tam burada devreye girer: denetlenmeyen iktidarın vaatleri güvenilir taahhüt değildir; çünkü o vaatleri yerine getirmeye zorlayacak bağımsız kurum yoktur. Bugün verilen karar yarın başka bir kararla kaldırılabilir; bugün iade edilen pasaport yarın yeniden iptal edilebilir; bugün kapatılan soruşturma yarın yeniden açılabilir. Sorun yöneticilerin kişisel karakteri değil, gücün hukukla sınırlandırılmamış olmasıdır. İnsanlar değişir, siyasi iklim değişir, hatta iktidarlar değişir; ama hukuk devleti kurulmadıkça hakların kaderi yine siyasal takdirin insafına kalır.

II. Tarihin hükmü: Dokuz ülke, tek soru

Bir düşünceyi sınamanın en sağlam yolu, onu tarihe götürmektir. Türkiye tartışmasını bir an kenara bırakıp son yüzyılın otoriter rejimlerine aynı soruyu soralım: Haklar, zalimlerin vicdanı değiştiği için mi geri geldi, yoksa hukuk yeniden kurulduğu için mi?

Doğu Almanya’dan başlayalım. Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra milyonlarca insan, kendilerini yıllarca izleyen Stasi’nin arşivlerine ulaşabildi. O dosyalar rejimin yöneticileri fikir değiştirdiği için açılmadı; rejim çöktüğü için açıldı. Ardından çıkarılan rehabilitasyon yasaları, siyasi mahkûmiyetlerin önemli bölümünü hukuk önünde geçersiz saydı. Hakları geri veren eski iktidarın merhameti değil, yeni hukuk düzeniydi.

Sovyetler Birliği farklı bir hikâye anlatmıyor. Stalin döneminin milyonlarca mağduru, diktatör hayattayken adalet görmedi. Ölümünden sonra başlayan sınırlı rehabilitasyon ise kalıcı olmadı; siyasi iklim yeniden sertleşince reformlar askıya alındı. Gerçek hukuki rehabilitasyon ancak sistemin çözüldüğü 1991 yılında mümkün olabildi. Ders açıktır: otokrasilerde geçici yumuşamalar kalıcı hukuk üretmez; kurumsallaşmamış her iyileşme, bir sonraki geriye dönüşün ihtimalini içinde taşır.

Şili’de binlerce insan Pinochet döneminde işkence gördü, öldürüldü veya kayboldu. Hakikat komisyonları, tazminat mekanizmaları ve ceza yargılamaları Pinochet’nin insafa gelmesiyle başlamadı; rejim demokratik geçişe zorlandıktan sonra başladı. Üstelik Pinochet’nin kendi lehine çıkardığı af yasası bile sonradan uluslararası hukuk önünde geçersiz sayıldı. Buradaki mesaj siyasal olduğu kadar hukukidir: kendi affını dahi kalıcı kılamayan bir otokratın, mağdurlara tanıyacağı hakları kalıcı kılabileceğini düşünmek için hiçbir neden yoktur.

Arjantin aynı gerçeği başka biçimde doğrular. Cunta gittikten sonra kurulan CONADEP kayıpları belgeledi, cunta liderleri yargılandı; sonradan çıkarılan af yasaları ise yıllar içinde yüksek mahkeme tarafından geçersiz kılındı. Hakların dönüşü iki aşamada gerçekleşti: önce demokrasi geldi, sonra hukuk kendi eksiğini tamamladı.

Güney Afrika’da apartheid, yöneticilerin vicdan muhasebesiyle sona ermedi; iç direniş, uluslararası baskı ve ekonomik maliyetler rejimi sürdürülemez kıldı. Sonrasında kurulan Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu da keyfî af dağıtan siyasi bir organ değil, kanunla kurulmuş, belirli şartlara bağlı çalışan hukuki bir mekanizmaydı. Orada bile belirleyici olan kişilerin merhameti değil, kurumların işleyişiydi.

İspanya ise başka türden bir uyarı içeriyor. Franco öldükten sonra demokrasiye geçildi ama geçmişle hesaplaşma uzun süre ertelendi. “Unutma paktı” kısa vadede siyasi istikrar sağladı; fakat yıllar sonra aynı toplum hafıza yasaları çıkarmak zorunda kaldı. Bastırılmış adalet talepleri ortadan kalkmamıştı; yalnızca ertelenmişti.

Polonya’da komünist rejim Yuvarlak Masa görüşmelerine iyi niyetinden oturmadı; ekonomik kriz, değişen uluslararası dengeler ve toplumsal baskı onu buna mecbur bıraktı. Demokratik geçiş, romantik anlatıların aksine, çoğu zaman uzlaşmanın değil değişen güç dengelerinin ürünüdür. Romanya ve Bulgaristan da bir başka gerçeği hatırlatıyor: rejim değiştikten sonra bile adalet kendiliğinden gelmedi; mülkiyet iadesi ve mağduriyetlerin giderilmesi yıllar sürdü, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu ülkelerdeki yapısal sorunlar için özel usuller işletmek zorunda kaldı. Demokratik hükümetlerin bile yıllarca çözmekte zorlandığı yapısal mağduriyetlerin, otoriter bir yönetimin tek taraflı iradesiyle çözülebileceğini düşünmek gerçekçi değildir.

Burada dürüst olmak gerekir: bana “ama bazı geçişler yukarıdan başladı” diyecek olanlar büsbütün haksız değildir. İspanya’da monarşinin oynadığı rol, Brezilya’da ordunun kendi denetiminde yürüttüğü açılım, Tayvan’da iktidar partisinin dönüşümü gibi örneklerde ilk adımı rejimin içinden gelenler attı. Fakat bu örneklerin hiçbiri tezi çürütmez; tam tersine inceltir. Yukarıdan başlayan açılımlar da ancak bağımsız yargı, anayasal denetim ve serbest seçim kurumsallaştığında kalıcı hak üretebildi. Kurumsallaşmanın gerçekleşmediği ya da geciktiği her yerde — İspanya’nın ertelenmiş hesaplaşması bunun kanıtıdır — mesele kapanmadı, sadece ötelendi. Yumuşama bir başlangıç olabilir; güvence asla olamaz.

Bu dokuz örnek farklı kıtalardan geliyor; farklı ideolojilere, dinlere, kültürlere ve siyasal geleneklere sahip toplumlarda yaşandı. Buna rağmen ortak sonuç değişmiyor: hiçbirinde haklar zalimin iyi niyeti sayesinde geri dönmedi. Önce siyasal düzen değişti, ardından hukuk yeniden inşa edildi; haklar ancak ondan sonra kalıcı güvenceye kavuştu. Tarih bazen farklı diller konuşur; ama hukuk devleti konusunda kurduğu cümle hep aynıdır: Hakları insanlar bağışlamaz; kurumlar güvence altına alır.

III. Hukuk devleti neden vazgeçilmezdir?

Şimdi aynı soruyu hukuka soralım. Bir mağdur açısından asıl mesele hakkın bugün geri verilmesi değildir; o hakkın yarın yeniden elinden alınıp alınamayacağıdır. Siyasal iktidar hak verebilir; hukuk devleti hakkı güvence altına alır. Bu ikisi aynı şey değildir. Bugün bir pasaport iade edilebilir, bir kamu görevlisi görevine döndürülebilir, bir ceza davası düşürülebilir — bunların hepsi sevindiricidir. Ama ertesi gün aynı işlemler tek bir idari kararla yeniden yapılabiliyorsa ortada güvence altına alınmış bir hak yoktur; yalnızca değişmiş bir siyasi tercih vardır.

Geçiş dönemi adaletinin temel sorusu bu yüzden hiçbir zaman “ne kadar hak iade edildi?” olmamıştır. Asıl soru şudur: Bir daha aynı şey yaşanabilecek mi? Birleşmiş Milletler’in yıllar içinde geliştirdiği yaklaşım dört ayak üzerine kurulur: hakikatin ortaya çıkarılması, adaletin sağlanması, mağduriyetlerin giderilmesi ve — en önemlisi — ihlallerin tekrarını önleyecek kurumsal güvencelerin oluşturulması. Dikkat edilirse bunların hiçbiri bireylerin iyi niyetine bağlı değildir. Hakikat komisyonları kanunla kurulur; yargılamalar bağımsız mahkemelerce yürütülür; tazminat mekanizmaları hukuki çerçeve içinde işler; kamu kurumları yeniden yapılandırılır, güvenlik bürokrasisi denetlenir, yargının bağımsızlığı yeniden tesis edilir. Hukuk devleti kişilere güvenerek değil, kurumlara güvenerek ayakta kalır. Aslında bütün geçiş dönemi adaleti literatürü tek cümlede özetlenebilir: Tekrarlanmayacak bir düzen kurulamıyorsa, geçmişle gerçek anlamda hesaplaşılmış sayılmaz.

Türkiye açısından en kritik mesele de kanaatimce budur. Yarın binlerce insanın pasaportu iade edilebilir, mesleklere dönüş yolu açılabilir, ceza davalarının önemli kısmı ortadan kaldırılabilir; bütün bunlar elbette büyük bir rahatlama sağlar. Ama şu soru cevapsız kaldıkça sorun çözülmüş olmaz: Yarın başka bir hükümet aynı yetkileri kullanarak aynı mağduriyetleri yeniden üretebilir mi? Cevabımız “evet” ise henüz hukuk devletinden söz edemeyiz. Yargının bağımsızlığı, idarenin yargısal denetime açık olması, kanunların öngörülebilirliği, temel hakların anayasal güvence altında bulunması, kamu gücünün denetlenebilmesi — bunlar teknik ayrıntılar değil, özgürlüğün sigortasıdır. Anayasa değişir, hükümet değişir, parlamento çoğunluğu değişir; bağımsız mahkemeler ayakta kaldığı sürece vatandaşın hakkı da ayakta kalır.

Gerçek normalleşme bu yüzden insanların pasaportlarını geri alması değildir. Gerçek normalleşme, artık hiçbir vatandaşın pasaportunun keyfî biçimde elinden alınamayacağı bir hukuk düzeninin kurulmasıdır. Aradaki fark yalnızca hukuk tekniği değildir; bir toplumun özgür olup olmadığını belirleyen temel ölçüttür.

IV. Strazburg’un verdiği mesaj

Peki bütün bunlar Türkiye bakımından yalnızca teorik bir tartışma mı? Hayır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi son yıllarda verdiği kararlarla sorunun münferit olmadığını resmen kayda geçirdi; tartışmanın önemli bir bölümü artık akademik bir değerlendirme olmaktan çıktı.

İlk dönüm noktası, Eylül 2023 tarihli Yüksel Yalçınkaya Büyük Daire kararıdır. Mahkeme, ByLock kullanımının tek başına mahkûmiyet için yeterli sayılmasını Sözleşme’ye aykırı bulmakla kalmadı; ortada tek bir dosyaya özgü bir hata değil, yapısal bir sorun bulunduğunu tespit etti. Önünde bekleyen sekiz bini aşkın benzer başvuruyu dikkate alarak, Türkiye’nin yalnızca bireysel ihlalleri gidermesinin yetmeyeceğini, sorunun köküne — yani yargının bu delile yaklaşımına — yönelmesi gerektiğini söyledi. Sorun sistemik olduğu için çözüm de sistemik olmak zorundaydı.

İkinci dönüm noktası, 5 Mayıs 2026 tarihli Yasak Büyük Daire kararıdır. Bu kararın hikâyesi başlı başına öğreticidir. 2024 yazında Daire, benzer bir mahkûmiyette ihlal görmemiş; karar hukuk çevrelerinde sert eleştirilere konu olmuştu. Başvurucunun talebiyle dosya Büyük Daire’ye taşındı ve on yedi yargıç önceki hükmü tersine çevirdi: kanunsuz ceza olmaz ilkesi ihlal edilmişti. Büyük Daire’nin söylediği şudur: ceza sorumluluğu bireyseldir. Bir kişinin o dönemde tamamen yasal olan bir sosyal çevre içinde bulunması, bir bankada hesap açması, bir dernekte yer alması ya da bir eğitim kurumunda çalışması, tek başına terör örgütü üyeliği kastının kanıtı sayılamaz.

Mahkeme, “çağrışım yoluyla suçluluk” tehlikesine açıkça işaret etti ve her dosyada suçun maddi ve manevi unsurlarının kişi bazında ispatını şart koştu. Aslında Mahkeme yeni bir hukuk üretmedi; var olan ceza hukukunu Türkiye bakımından yeniden hatırlattı. Bir noktaya da dikkat çekmek isterim: Strazburg’daki bu düzeltme dahi kimsenin lütfuyla gelmedi. Sözleşme’nin kendi kurumsal mekanizması — Büyük Daire’ye taşıma usulü — işletildiği için geldi. Yazının tezi, bizzat bu kararın kendi serüveninde doğrulanmaktadır.

Bu iki karar birlikte okunduğunda tablo nettir: sorun bazı mahkeme kararlarındaki hatalar değil, hukuki güvencelerin sistematik biçimde aşındırılmış olmasıdır. Bu yüzden çözüm de birkaç dosyanın yeniden görülmesi, bazı beraatler, bazı pasaport iadeleriyle sınırlı kalamaz. Mahkemenin beklediği, aynı ihlallerin yeniden yaşanmasını önleyecek hukuki ve kurumsal düzenlemelerin yapılmasıdır. Üstelik Avrupa Konseyi sisteminde kararların uygulanması yöneticilerin vicdanına bırakılmaz; Bakanlar Komitesi’nin denetimine bağlanır. Kararı uygulamamakta direnen devlete karşı Sözleşme’nin 46. maddesindeki ihlal usulünün Kavala dosyasında fiilen işletilmiş olması, bu denetimin kâğıt üzerinde kalmadığını gösterir. Uluslararası insan hakları koruması da tam olarak yazının başındaki ilkeye yaslanır: hakların geleceği kişilerin iradesine değil, kurumların bağlayıcılığına dayanmalıdır.

V. Umut, beklemek değildir

Bunca hukuki ve tarihsel değerlendirmeden sonra geriye daha zor bir soru kalıyor: Bütün bunlara rağmen insanlar neden hâlâ bir gün her şeyin kendiliğinden düzeleceğine inanmak istiyor? Cevap siyaset biliminde değil, insanın tabiatında saklıdır. Uzun süren belirsizlik, insanın taşıyabileceği en ağır yüklerden biridir. Ne zaman biteceği bilinmeyen bir mağduriyet yalnızca hukuki değil, psikolojik bir sınavdır; zihin belirsizliği azaltacak işaretler arar. Küçük bir haber, bir kulis bilgisi, iyimser bir yorum bile çoğu zaman gerçeğinden büyük anlam kazanır. Çünkü umut, geleceğe ilişkin bir beklenti olmanın ötesinde, bugünkü acıya katlanmayı mümkün kılan dayanaktır. Yıllardır mağduriyet içinde yaşayan insanların zaman zaman “yakında düzelecek”, “bu kez farklı olacak” anlatılarına yönelmesini anlamak zor değildir. Bu zayıflık değildir; insanın tabiatıdır.

Travma üzerine çalışan psikiyatrist Judith Herman’ın gösterdiği gibi, belirsizlik uzadıkça insan geleceğe tutunacak anlamlar üretmeye başlar. Viktor Frankl da toplama kamplarındaki gözlemlerinde aynı gerçeğe dikkat çeker: insan, umut ettiği sürece dayanabilir. Ama Frankl’ın daha az anılan bir tespiti daha vardır: umut belirli bir tarihe ya da belirli bir kişiye bağlandığında kırılgan hâle gelir. Beklenen gün gelir de hiçbir şey değişmezse, yalnızca beklenti değil, insanın direnci de yara alır.

Umut ile beklenti bu yüzden aynı şey değildir. Beklenti, başkasının ne yapacağı üzerine kuruludur; umut, insanın kendi yönünü belirlemesiyle ilgilidir. Bu ayrımı belki en güzel ifade eden isimlerden biri, ömrünün büyük kısmını totaliter bir rejim altında geçirmiş olan Václav Havel’dir. Havel’e göre umut, işlerin mutlaka iyi sonuçlanacağına inanmak değildir; doğru olanı yapmanın, sonucu ne olursa olsun anlamlı olduğuna inanmaktır. İnsan hakları mücadelesinin özü de budur. Hak aramak hiçbir zaman yalnızca kazanma ihtimaline göre yapılan bir faaliyet değildir; hukukun üstünlüğüne olan inancı canlı tutmaktır. Belge toplamaktır, dava açmaktır, ulusal ve uluslararası mekanizmaları işletmektir, topluma anlatmaktır, kurum inşa etmektir, bir sonraki kuşağın aynı acıları yaşamaması için çalışmaktır. Temelli umut budur. Temelsiz umut ise bütün yükü başkalarının iradesine bırakır: bir gün yöneticiler değişecek, vicdanlar yumuşayacak, her şey kendiliğinden düzelecek. Tarih bunun ara sıra gerçekleşebildiğini gösteriyor; ama kalıcı olmadığını da gösteriyor. Kalıcı olan kişiler değil, kurumlardır.

Hiçbir otoriter rejim sonsuza kadar sürmedi. Fakat hiçbir hukuk devleti de beklemekle kurulmadı. Hepsinin arkasında yıllarca süren hukuk mücadelesi, sivil toplumun ısrarı, uluslararası dayanışma ve hakikatten vazgeçmeyen insanlar vardı. Bugün de değişmeyecek olan budur.

Umut etmekten vazgeçmeyelim. Ama umudumuzu kişilerin iyi niyetine değil, hukukun üstünlüğüne bağlayalım. Çünkü insanı ayakta tutan şey yalnızca umut değildir; neye umut bağladığıdır.

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version