NURULLAH ALBAYRAK | YORUM
Arthur Miller’ın ‘Cadı Kazanı’ adlı oyunu, ilk bakışta 1692 yılında Amerika’nın Salem kasabasında yaşanan cadılık yargılamalarını anlatır. Kasabadaki birkaç genç kızın davranışlarıyla başlayan söylentiler kısa sürede korkuya, korku suçlamaya, suçlama ise ölümle sonuçlanan bir toplumsal histeriye dönüşür.
Ancak Miller’ın asıl amacı yalnızca üç yüzyıl önce yaşanmış tarihsel bir trajediyi sahneye taşımak değildir. Oyun, yazıldığı 1950’li yılların Amerika’sına yöneltilmiş güçlü bir eleştiridir.
Senatör McCarthy’nin öncülük ettiği dönemde akademisyenler, sanatçılar, yazarlar ve kamu görevlileri komünist oldukları veya komünistlerle ilişkide bulundukları iddiasıyla sorgulanmış, işlerinden uzaklaştırılmış ve toplum dışına itilmiştir. İnsanların ne yaptıkları değil; kimleri tanıdıkları, hangi toplantılara katıldıkları, geçmişte hangi kuruluşlarla ilişki kurdukları ve ne düşündükleri araştırılmıştır.
Miller, kendi dönemindeki bu baskı düzenini üç yüz yıl önce yaşanan Salem yargılamaları üzerinden anlatmayı tercih etmiş. Bu yöntemiyle din adına kurulan cadı mahkemeleriyle devlet adına yürütülen siyasi soruşturmaların aynı mekanizmayla çalıştığını göstermiştir.
Önce suçlu belirlenir
Cadı Kazanında yargılama, suç araştırmasıyla başlamaz. Cadıların varlığı ve kasabaya kötülüğün sızdığı düşüncesi peşinen kabul edilir. Bundan sonra yapılan şey gerçeği araştırmak değil, kabul edilmiş bu düşünceyi doğrulayacak kişiler ve davranışlar bulmaktır.
Önce suç tanımlanır, ardından suçlu aranır.
Bu noktadan sonra insanların sıradan davranışları farklı anlamlar kazanmaya başlar. Birinin kiliseye düzenli gitmemesi, bir başkasının belirli duaları hatırlayamaması, komşular arasındaki bir anlaşmazlık veya geçmişten kalan kişisel bir husumet, cadılığın belirtisi olarak yorumlanabilir. Nitekim oyunda Elizabeth Proctor’ın evinde bulunan, içine iğne batırılmış sıradan bir bebek cadılığın somut kanıtına dönüştürülür.
Fiillerin gerçek anlamı önemini kaybeder. Asıl belirleyici olan, mahkemenin o fiile yüklediği anlamdır.
Bir davranış tek başına masum olabilir; fakat suçlandığınız kişi veya grupla ilişkilendirildiği anda şüpheli hâle gelir. Böylece suç, kişinin yaptığı somut bir eylem olmaktan çıkar; ilişkiler, kanaatler ve yorumlar üzerinden yayılan bir niteliğe dönüşür.
Suçlamayı reddetmek de suçtur
Oyunda suçlanan kişi için gerçek anlamda güvenli bir savunma yolu yoktur.
Suçlamayı kabul ederse cadı olduğunu söylemiş olur. Suçlamayı reddederse şeytanla yaptığı anlaşmayı gizlemeye çalıştığı kabul edilir. Mahkemenin delillerini sorgularsa mahkemenin meşruiyetini tehdit etmiş sayılır.
Bu nedenle savunma yapmak, suçun yeni bir deliline dönüştürülür.
Mahkemenin mantığıyla suçlanan kişi ne söylerse söylesin, söylediği söz suçlama anlatısına uyarlanabilir. Sessiz kalması gizlediğini, konuşması kendisini kurtarmaya çalıştığını, itiraz etmesi ise otoriteye meydan okuduğunu gösterir. Giles Corey’nin suçlu ya da suçsuz olduğunu söylemeyi tamamen reddetmesi sonucu cezalandırılması, bu çıkmazdan çıkışın mümkün olmadığını gösteren en çarpıcı örnektir.
Böyle bir düzende kişi yalnızca suçlamayla değil, suçlamayı kuran dilin bütün imkânlarıyla mücadele etmek zorundadır. Fakat bu mücadeleyi kazanması neredeyse imkânsızdır; çünkü suçlamanın yanlış olabileceği ihtimali baştan reddedilmiştir.
Kurtuluşun bedeli: Başka isimler vermek
Salem yargılamalarının en korkutucu yönlerinden biri, suçlanan kişiye sunulan kurtuluş yoludur. Kişi cadı olduğunu kabul eder ve başka insanların adını verirse yaşamını kurtarabilir. Suçsuz olduğunu savunmaya devam ederse ölümle karşılaşır.
Bu düzen, sadece itiraf üretmez; yeni suçlular üretmeye devam eder.
Bir kişinin kendisini kurtarabilmesi için başka birinin ismini vermesi gerekir. Yeni isimler verildikçe soruşturma genişler. Her yeni suçlama da cadıların gerçekten var olduğunun kanıtı olarak sunulur. Suçlanan kişi sayısının artması, sistemin doğru çalıştığını ve tehdidin büyüklüğünü gösteren bir işaret olarak kabul edilir.
Oyunda John Proctor tam olarak bu teklifle karşılaşır: İmzaladığı sahte itirafı kabul edip yaşayabilir, ama mahkeme bu itirafı kilisenin kapısına asıp herkese ilan etmek ister. Proctor tam bu noktada itirafını yırtar; çünkü mesele artık yaşamak ya da ölmek değil, kendi adının başkalarını suçlamak için kullanılmasına izin verip vermemektir: “Çünkü bu benim adım!… Ruhumu size verdim; adımı bana bırakın!” Bu sahne, oyunun isim ve itibar üzerine kurulu bütün meselesini tek bir cümlede özetler.
Bu yöntemle yapılan suçlama kendi kendisini doğrulayan bir mekanizmaya dönüşür: Cadıların var olduğu söylenir. İnsanlar cadılıkla suçlanır. Suçlananlar kurtulabilmek için başka kişilerin isimlerini verir. Yeni isimlerin ortaya çıkması ise ilk suçlamanın doğruluğuna delil sayılır.
Sistem, kendi ürettiği sonucu yine kendi iddiasının kanıtı olarak kullanır.
Mahkeme neden gerçeği kabul edemez?
Bir noktadan sonra hâkimlerin ve yöneticilerin önündeki mesele, belirli kişilerin suçlu olup olmadığı değildir. Asıl mesele, kurdukları sistemin yanılmış olabileceğini kabul edip edemeyecekleridir.
Eğer ilk suçlamaların yanlış olduğu kabul edilirse, daha önce tutuklanan, mahkûm edilen ve öldürülen insanların haksızlığa uğradığını da kabul etmek gerekecektir. Bu ise yalnızca birkaç kararın yanlışlığını değil, mahkemenin, yönetimin ve bütün otorite düzeninin sorgulanmasına yol açacaktır.
Bu nedenle sistem geri adım atamaz.
Adaleti sağlamakla görevlendirilen mahkeme, bir süre sonra kendi itibarını ve otoritesini korumaya çalışır. Yeni delilleri tarafsız biçimde değerlendirmek yerine, daha önce verdiği kararları haklı çıkaracak şekilde yorumlar.
Masumiyet, mahkemenin yanılabileceğini gösterdiği için tehlikeli hâle gelir. İtiraf ise sistemin doğruluğunu onayladığı için ödüllendirilir. Böylece mahkeme, adaletin kurumu olmaktan çıkar; kendi anlatısını koruyan bir kuruma dönüşür.
Korku yalnızca yukarıdan gelmez
Cadı Kazanı yalnızca zalim yöneticileri ve taraflı mahkemeleri anlatmaz. Toplumun bu düzene nasıl katıldığını da gösterir.
Bazı insanlar kişisel husumetlerini suçlamalara dönüştürür. Bazıları başkasının malına sahip olmak veya kendi konumunu güçlendirmek için mevcut korku ortamından yararlanır. Bazıları suçlananlarla aynı durumda görünmemek için çoğunluğa katılır. Pek çok kişi ise olanların yanlış olduğunu anladığı halde korktuğu için susar.
Bu nedenle cadı avını yalnızca suçlamayı başlatanlar yürütmez. Korku, çıkar, sessizlik ve çoğunluğa uyma isteği de bu mekanizmanın işlemesini sağlar.
Zamanla sessizlik, kabul gibi görünmeye başlar. Herkesin sustuğu bir ortamda, en uç iddialar bile toplumun ortak kanaatiymiş gibi sunulabilir.
Korku böylece görünmez bir ikna aracına dönüşür. İnsanları yalnızca belirli davranışlardan alıkoymaz; ne düşüneceklerini, neyi sorgulayacaklarını ve hangi kelimeleri kullanacaklarını da belirler.
Suçun yerini ilişki aldığında
McCarthy döneminin temel özelliklerinden biri, kişilerin somut bir suçtan çok başkalarıyla ilişkileri nedeniyle sorgulanmasıydı. Kimi tanıyorsunuz? Hangi toplantıya katıldınız? Geçmişte hangi kuruluşta bulundunuz? Şu kişiyle neden görüştünüz? Bu düşünceyi neden desteklediniz?
Bu sorular, kişinin kendi fiilini araştırmak için değil bir suçluluk ağı kurmaya yarıyordu. Bir kişi suçlu ilan edildiğinde, onunla ilişkili herkes şüpheli sayılabiliyordu. Arkadaşlık, mesleki temas, toplantıya katılma veya geçmişte verilen bir destek, sonradan suçlama gerekçesi yapılabiliyordu.
Cadı Kazanında da aynı yöntem vardır. Suç, yalnızca işlenen bir fiil değildir; temasla, yakınlıkla ve suçlanan kişi hakkında olumlu düşünmekle bulaşır.
Bireysel sorumluluğun yerini kolektif şüphe alır. Bu noktadan sonra soruşturmanın sınırı kalmaz. Çünkü herkes bir başkasıyla ilişki içindedir. Bir kişinin suçlanması, onun çevresindeki onlarca kişinin; onların suçlanması ise yüzlerce kişinin şüpheli hâle gelmesine imkân verir.
Cadı kazanının ateşi bu yüzden kolay kolay sönmez.
İsimler değişir, yöntem aynı kalır
Arthur Miller’ın eseri bugün hâlâ etkisini koruyorsa bunun nedeni, yalnızca Salem yargılamalarını veya McCarthy dönemini başarılı biçimde anlatması değildir.
Oyun, farklı dönemlerde ve farklı toplumlarda yeniden ortaya çıkabilecek bir iktidar ve suçlama mekanizmasını teşhis eder.
Her çağda yeni cadılar üretilir. Suçlamanın adı, hedef alınan kişiler ve kullanılan kavramlar değişebilir. Bir dönemde din, başka bir dönemde devlet güvenliği, ideoloji, toplumsal ahlak veya kamu düzeni öne çıkarılabilir.
Fakat yöntem neredeyse aynıdır: Önce bir tehdit ilan edilir. Sonra bu tehditle ilişkilendirilen kişilerin olağan davranışları suçlayıcı biçimde yorumlanır. Kişinin bağlantıları ve kanaatleri araştırılır. Savunma yapmak şüpheyi artırır. İtiraf ve başkalarının isimlerini vermek ödüllendirilir. Mahkemeler gerçeği değil, kurdukları anlatıyı korumaya başlar. Toplumun büyük kısmı korku, yorgunluk veya çoğunluğa uyma isteğiyle sessiz kalır. Ve sistem, ayakta kalabilmek için sürekli yeni suçlular üretir.
Bu nedenle ‘Cadı Kazanı’ geçmiş hakkında yazılmış, geçmişte kalmış bir oyun değildir. Onu okuyan veya sahnede izleyen kişi, yalnızca üç yüz yıl önce yaşamış insanların nasıl böyle bir histeriye kapıldığını sormaz. Aynı zamanda benzer bir mekanizmanın kendi çağında hangi isimler, hangi suçlamalar ve hangi kurumlar üzerinden çalışabileceğini düşünmeye başlar.
Miller’ın en büyük başarısı da buradadır: Okuyucuya belirli bir dönemi anlatırken, onu kendi dönemine bakmaya zorlar.
Cadı kazanının içine her zaman aynı kişiler atılmaz.
Çünkü cadı kazanı isimlere değil, ateşe sadıktır. Ateş yanmaya devam ettiği müddetçe de yeni isimler kazana atılmaya devam edecektir…
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

