DR. YÜKSEL NİZAMOĞLU | YORUM
Bu yazıda Bediüzzaman’ın İstanbul’a gelişi ve akıl hastanesine gönderilme süreci, Osmanlı Arşivleri’ndeki belgeler ışığında ortaya konulmaya çalışılmıştır.
TAHİR PAŞA’NIN ARIZASI
Bediüzzaman’ın İstanbul’a gelişi 1335 (1919) tarihli Tarihçe’de şöyle izah edilir: “… Kürdistan’da bir Darülfünun makamında kaim olmak üzere (Medresetü’z-Zehra) vücuda getirmek veyahud Van, Bitlis, Diyarbakır’da Darülfünun derecesinde bir medresenin küşadı teşebbüsüyle İstanbul’a geldi. İstanbul’a gelmesinde bir de Tahir Paşa’dan işittiği şu söz (etkili oldu): “Kürdistan ulemasını ilzam ediyorsun fakat İstanbul’a gidip o denizdeki büyük balıklara meydan okuyamazsın…” (Abdurrahman (1335), s. 34-35).
Bediüzzaman’ın bu gayretleri yine aynı eserdeki ifadeyle “tevkifhane ve tımarhane” ile sonuçlanacaktır. Ancak bu biyografide, detaylara girilmemiş ve ayrıntılar “İki Mekteb-i Musibetin Şahadetnamesi” adlı esere havale edilmiştir.
Araştırmamız sırasında ulaştığımız Osmanlı Arşivleri’nde yer alan bir belgeye göre bu eser hakkında 1909 yılında “umumi efkâra muhalif olduğundan” toplatma kararı alınmıştı (BOA, DH. EUM. THR, 5/7, H. 8.9.1327).
Bu karardan sekiz ay önce de “Bediüzzaman Said-i Kürdi Efendi”, “Marifet ve İttihad-ı Ekrad” adıyla Türkçe ve Kürtçe bir gazete çıkarmak için arzuhal vermişti (DH. MKT, 2730-76, H. 14.01.1327). Belgeden gazetenin “şimdilik” haftalık, ileride ise “yevmî” olacağı, “Türkçe ve Kürtçe” iki dilde yayın yapacağı anlaşılmaktadır.
Müküslü Hamza Efendi’nin kaleme aldığı kısa biyografide ise İstanbul seyahatiyle ilgili sadece şu bilgi vardır: “Bütün himmetini ilim ve irfan, bilhassa Kürdistan’da neşr-i maarif hakkında sarf ediyordu. Hatta Van, Bitlis ve Diyarbekir vilayetlerinde darülfünun şeklinde üç dört medresenin küşadı için İstanbul’a geldi. Her ne kadar çalıştı ise de maatteessüf tevkifhane ile tımarhaneden başka bir neticeye destres olamadı (ulaşamadı”.
Latin harfli Tarihçe’de de bu süreç ayrıntılı bir şekilde aktarılır. Bu eserde, “tımarhane ve tevkifhane” sürecine “İki Mekteb-i Musibetin Şahadetnamesi” eserinden alıntılarla yer verilir. Fakat üç eserde de Medresetü’z-Zehra projesinin sonuçsuz kalmasına dair bir ayrıntı yoktur.
Bediüzzaman’ın Abdülhamid’e sunmak istediği dilekçe ise Şahiner’in eserinde 1908 Meşrutiyetinin ilanından sonra yayınlanan “Şark ve Kürdistan” gazetesinden aktarılmıştır. Ancak Şahiner, Nursi’nin İstanbul’a geliş tarihini yanlış verdiği gibi Cemal Kutay’ın “Tarih Sohbetleri” adlı eserine atıf yaparak Abdülhamid tarafından kabul edildiğini yazar (Şahiner (1974), s. 60).
Aynı eserin elimizdeki 2016 tarihli 66. baskısında bu hataların düzeltildiği görülmektedir. Ancak bazı hatıralarda böyle bir görüşmenin yapıldığı iddiası hala vardır (Çimiç, A. (2021), “Bediüzzaman Abdülhamid’le Görüştü mü?”, Yeni Asya, 14 Ekim 2021).
Yazılan biyografilerde Bediüzzaman’ın İstanbul’a geliş tarihi olarak 1907 yılı sonları şeklinde bir ittifak söz konusudur. İstanbul’a ilk gelişinde 1910 yılı temmuz ayına kadar kalmış ve sonra tekrar Van’a dönmüştür.
Bu bilgiye göre Bediüzzaman; II. Meşrutiyet’in ilanına, 31 Mart Olayı’na ve II. Abdülhamid’in tahttan indirilişine tanıklık etmişse de Trablusgarp ve Balkan Harbi’nde bulunduğuna dair iddialar doğru olmadığı gibi Birinci Dünya Savaşı’na girişteki cihad fetvasını hazırlayanlar içinde de yoktur.
Osmanlı Arşivleri’nde tespit edilen bir belgeye göre; kendi biyografisinde de ifade edildiği gibi İstanbul seyahatinde, Van Valiliği esnasında himayesinde bulunduğu Tahir Paşa’nın da rolü olduğu anlaşılmaktadır.
Paşa bu sırada Bitlis valiliği görevinde bulunmaktaydı. Tahir Paşa’nın gönderdiği arizaya pek çok eserde yer verilmiştir. Bu belge “Kürdistan’dan Molla Said Efendi’nin tedavisi için yardım istirhamı” başlığıyla kayıtlıdır (Y.PRK.UM, 80/74, H. 10.10.1325).
Bu arizayı merhum Ramazan Balcı’nın yazısından doğrudan aktarıyorum (Risale Haber, 9 Ağustos 2011).
Arızanın orijinali şu şekildedir:
“Ma’ruz u çâkeranemdir.
“Kürdistan ulemâsı beyninde hârika-i zekâ ile meşhur Molla Said Efendi muhtâc-ı tedavi olduğundan, şefkat ve merhamet-i Hazret-i Hilafet penahîye iltica ederek, bu kere ol cânib i âliye azîmet eylemiştir. Mumaileyh bu havalide ilimce umumun merci’ i hall-i müşkülâtı olduğu halde, yine kendisini talebeden sayarak kıyafetini değiştirmeye şimdiye kadar muvafakat etmemiştir. Kendisi Velini’met-i azam efendimiz hazretlerine hakikaten sâdık ve hâlis bir duacı olmakla beraber, fıtraten edip ve kanaatkâr ve fikr-i çâkeranemce şimdiye kadar Dersaâdet’e gitmek bahtiyarlığına nail olan Kürt ulemâsı içinde, gerek ahlâk-ı hasene, gerek Zât-ı Hazret-i Hilâfet penahîye sadakat ve ubudiyetçe en ziyade şâyân-ı âtıfet bir zât-ı diyanet şiâr olmasına nazaran, mumaileyhin emr-i tedavî hususunda mazhar-ı teshilât ve nâil-i iltifat-ı mahsûsa olması, umûm Kürdistan talebesi hakkında ilelebed unutulmaz bir inayet i âlü’l âl-i hazret-i padişahî telâkki olunacağının arzına cüret kılındı. Bu bâbta ve her halde emir ve ferman hazreti menlehül emrindir.
3/Teşrin i Sani/323 Bitlis Valisi Tahir.
Mühür ve İmza”
Tahir Paşa’nın 16 Kasım 1907 tarihli arizasından hareketle “Molla Said Efendi” ile ilgili tespitleri şu şekilde özetlenebilir:
- Kürdistan alimleri arasında yüksek zekâsı ile bilinen Molla Said, tedaviye muhtaç olduğundan İstanbul’a gönderilmiştir. Ancak bu tedavinin ne olduğuna dair arizada bilgi yoktur.
- Birçok müşkül meselenin çözümü için müracaat makamı olmasına rağmen kendisini talebeden saydığından hoca kıyafeti giymek yerine yerel kıyafet giymeyi tercih etmektedir.
- Kürt alimler içinde gerek güzel ahlak gerekse hilafet ve saltanata bağlılık yönüyle ihsan ve hediye verilmeye (nâil-i iltifat) layık dindar bir kişidir.
Paşa arizanın sonunda da Sultan’dan Molla Said’in tedavisi hususunda yardım talep etmektedir.
Buradan anlaşıldığı üzere Tahir Paşa, İstanbul’a gitmesi için “aracı” olduğu Molla Said hakkında bilgiler vermektedir. Asıl sebebin “tedavi” olduğunu vurgulamakta, padişahla bir görüşmeden veya Medresetü’z-Zehra projesinden bahsetmemektedir.
Arizada Molla Said’in kıyafetine de vurgu yapıldığı dikkat çekmektedir. Paşa, muhtemelen İstanbul’da herkesin dikkatini çekecek “kıyafeti” daha baştan bildirme ihtiyacı duymuş olmalıdır. Burada Paşa, bahsetmese de 31 Mart Olayı sonrasında İzmit’te tutuklandığında yanında “revolver ve kama” olması, Molla Said’in İstanbul’a ilk gelişinden itibaren de bu alışkanlığından vazgeçmediğini göstermektedir.
Bu arizanın Abdülhamid’e ulaşıp ulaşmadığı konusunda bir bilgi yoktur. Belki de ariza, Mabeyn-i Hümayun’da kalmış ve Abdülhamid, hiçbir zaman bu arizayı görmemiştir.
Peki Abdülhamid döneminin Mabeyn-i Hümayun’u nasıl bir yerdi? Burayı aşıp da Abdülhamid’e ulaşmak ve herhangi bir talebi doğrudan iletmek mümkün müydü?
Ya da Badıllı’nın ifadesiyle “Yıldız’ın etrafını sarmış bazı paşalar tarafından Sultan Abdülhamid iğfal edilerek Bediüzzaman’ın akıl hastahanesine sevki…” padişahın mı Mabeyn’in mi suçuydu?
ABDÜLHAMİD’İN MABEYN-İ HÜMAYUNU
Sözlük anlamı “iki şeyin arası” olan “mabeyn”, haremle selamlığı birbirine bağlayan yer için kullanılan bir ifadedir. Sarayda ise padişahın resmi bürolarının yer aldığı, sadrazam, elçi ve diğer ziyaretçileri kabul ettiği yerin adıydı. “Mabeyn” sarayda bir bölüm olarak 1675 yılına tarihlenmiş, “mabeynci” ifadesi de ilk defa XVIII. Yüzyılın ikinci yarısında kullanılmıştır.
Sultan I. Abdülhamid dönemi (1774-1789) mabeynin gelişiminde önemli bir aşama olmuş ve Topkapı Sarayı’ndaki Hünkâr Sofası, “Mabeyn” adını almıştır. Burası padişahın; çalışma, kabul, dinlenme, eğlenme, musiki gibi günlük hayatının ve mesaisinin geçtiği yerdi.
Sultan I. Abdülhamid devri, mabeyincilerin devlet yönetimindeki yerinin sorgulandığı bir olaya da sahne oldu. 1783’te Kırım’ın Ruslar tarafından işgali ve İstanbul’da meydana gelen yangınlar, halkta büyük bir memnuniyetsizliğe zemin hazırlamıştı.
Gayrimemnun kitle, padişah ve idareye tepkisini şehrin farklı yerlerine bildiriler bırakarak gösterdi. Bildirilerde padişah, “maskaralıkla ve mabeyincilerle iş görmekle” suçlanıyordu. I. Abdülhamid ise buna karşılık onların “hademe makulesi” olduğunu ve devlet işlerine karışmadıklarını söyleyecektir.
Sultan II. Mahmud radikal reformları arasında 1833’te Mabeyn Müşirliği’ni ihdas ettiği gibi “sırkitabeti” de “Mabeyin Başkitabeti” oldu. Bundan sonraki padişahlar devrinde de mabeyn bu şekilde devam etti. 1847’de çıkan ilk Devlet Salnamesi’ne göre bu dairede kırk üç kişi bulunmaktaydı.
Sultan II. Abdülhamid ise kısa süren Dolmabahçe günlerinden sonra Yıldız Sarayı’nı mekân olarak seçti ve tahttan indirilene kadar burada yaşadı. Abdülhamid, Tanzimat devrinin “Babıali” merkezli yönetimi yerine “Yıldız Sarayı” merkezli bir yönetimi tercih etmişti. Buna paralel bir şekilde de “Mabeyn-i Hümayun” çok önemli bir konuma gelmişti.
Abdülhamid devrinde Mabeyn, “hususi ve resmî” olarak iki daireden oluşmaktaydı. Hususi dairede padişahın hususi hizmetine bakan; esvapçıbaşı, ibrikdarbaşı, seccadecibaşı, tütüncübaşı, kahvecibaşı, kitapçıbaşı, kilercibaşı gibi görevliler bulunurdu. Bu daire mensuplarına “bendegân” denir ve padişahın güvenini kazanmış kişilerden seçilirdi.
Resmi daire ise 1847 tarihli Devlet Salnamesinden anlaşıldığına göre; kurenâ, mabeyn katipleri, telhis-i evvel ve sânî, kapıçuhadarlar, kapıcılar kethüdası, hazine-i hümayun kâtibi ve yaverler gibi görevlilerden oluşmaktaydı.
Bu görevlilerin tayininde asıl olan “liyakat” yerine “sadakatti”. François Georgeon, Abdülhamid’in meşhur Mabeyn Başkatibi Tahsin Paşa için “uysal ve dalkavuk” ifadesini kullanır. Diğer taraftan da Tahsin Paşa için; “Onun gözü Sultan’ın gözüyle görür, kulakları Sultan’ın kulaklarına göre işitirdi. Hisleri ve zevki de Sultan’inkine göre şekillenirdi” denilmiştir.
Bu yönleriyle de 1894’ten 1908’e kadar Mabeyn Başkâtibi olarak kalmıştır. Dolayısıyla Bediüzzaman İstanbul’a geldiğinde de Mabeyn Başkâtibi Tahsin Paşa idi. Ancak Paşa’nın hatıratında Bediüzzaman’la ilgili bir bilgi yoktur.
Abdülhamid’in mabeyninde ayrıca; İzzet, Derviş, Şakir, Kampfhofner, Aleksandr Karatotodori paşaların dairesi vardı. Abdülhamid’in “Yıldız” merkezli yönetim anlayışına paralel şekilde fahri yaverlerle birlikte mabeynin mevcudu dört yüz yirmi dört kişiye çıkmıştır.
Onun tahttan indirilmesi sonrasında tahta geçen Sultan Reşad devrinde ise mabeyn çalışanları on dört, on beş kişiye düşürülmüştür. Abdülhamid’in sisteminde, Mabeyn Başkatibi iç ve dış istihbaratla birlikte çalıştığından önemli bir konuma sahipti. Kitabetin görevi, padişahın devletin iç ve dış kurumlarıyla irtibatını sağlamak ve sarayla kurumlar arasındaki yazışmaları koordine etmekti. Mabeyne giriş çıkışlar denetime tabi olup, gelip gidenler saatleriyle birlikte günlük çizelgeye işlenirdi.
Yıldız’ın saray bürokrasisinde “Mabeyn Şifre Katipliği” önemli bir rol üstlenmişti. Padişah bu sayede bakanlık ve daireleri devre dışı bırakarak vali, ordu komutanı, mutasarrıf, elçi ve konsoloslarla doğrudan haberleşmekteydi.
Abdülhamid devrinde mabeynin geldiği konum, devlet adamlarının protokol yönüyle çok altta olmalarına rağmen mabeyn görevlilerine dalkavukluk yapmalarına, hediyeler vermelerine ve aşırı hürmet göstermelerine yol açmıştı.
İşte Bediüzzaman’ın geldiği dönemde Abdülhamid’in Mabeyn-i Hümayun’u bu şekildeydi. Mabeyn’in bu özellikleri dikkate alındığında Bediüzzaman hakkında çeşitli bilgilerin buraya ulaştığından kuşku yoktur. Zaten Bediüzzaman da Mabeyn’i aşamayacaktır.
“ESER-İ HİFFET”
Bediüzzaman ıslahat projesini doğrudan padişaha iletemediği gibi tedavi amacıyla tımarhaneye gönderildi. Bunda Tahir Paşa’nın gönderdiği arizada bahsettiği “tedavi edilmesi” talebinin etkili olduğunu söyleyebiliriz.
Bediüzzaman’la ilgili “Van’dan aldığı mürur tezkiresiyle Dersaadet’e gelmiş olan Molla Said’in hüviyeti ve şuurunda “eser-i hiffet” olup olmadığının tahkiki” başlıklı bir belgede bu durum açıkça görülmektedir (ZB, 618-64). Osmanlı Arşivlerinde görüntüsüne ulaşamadığımız belgeyi Ölmez’in çalışmasından hareketle şu şekilde özetleyebiliriz.
Van vilayetine hitaben yazılan belgede; Molla Said’in Van’dan aldığı 18 Kasım 1907 tarihli “mürur tezkiresi” ile İstanbul’a geldiği belirtilmekte ve Van’da ne zamandan beri bulunduğu ve neyle iştigal ettiği sorulmaktadır.
Zabtiye Nezareti’ne göre Molla Said’de; “eser-i hiffet” görülmüş olup, mürur tezkiresine göre İstanbul’a bu hastalığının tedavisi amacıyla geldiğinden Van’da hastalığının ne durumda olduğu sorulmakta ve kendisinin “rütbe-i ilmiyesinin olup olmadığı” hakkında bilgi istenmektedir.
Bu belge; atıf yapılan mürur tezkiresi ve Tahir Paşa’nın arizası Bediüzzaman’ın İstanbul’a tedavi amaçlı geldiğini göstermektedir. Rahatsızlığı ise “eser-i hiffet” olarak belirtilmiş olup bu hastalığın günümüzdeki karşılığının “nevrasteni” olduğu anlaşılmaktadır.
“Nevrasteni”; “sinir zafiyeti” ya da “kronik yorgunluk ve tükenmişlik” olarak ifade edilen psikolojik bir rahatsızlık olup belirtileri arasında; aşırı yorgunluk, tükenmişlik hissi, aşırı duyarlılık ve çabuk sinirlenme bulunmaktadır.
Ayrıca şu tespit yerinde olur: Molla Said’in İstanbul’a gelebilmesi için şart olan ve Van vilayetinden aldığı “mürur tezkiresinde” gelme gerekçesi “tedavi” olarak belirtildiğinden Bediüzzaman’ın bu durumu bilmemesi mümkün değildir.
Ayrıca Abdülhamid rejiminin genç Molla Said’e sadece tedavi nedeniyle değil jurnaller sebebiyle de “ihtiyatlı” yaklaştığını söyleyebiliriz. Zaten geçen yazılarımızda bahsettiğimiz gibi Mardin’den “elleri bağlı” bir şekilde Bitlis’e sürülen genç Said’in, Abdülhamid’in hafiyeleri tarafından takip edildiğini ve hakkında jurnaller verildiğini tahmin etmek zor değildir.
Merhum Balcı’nın tespitlerine göre Saray’a verilen bir jurnalin; “matruş, Türkçe, Arapça ve Kürtçe tekellüm eden Şeyh Said” hakkında olması Molla Said’i akıllara getirse de jurnalin Nablus’la ilgili olması Bediüzzaman olması ihtimalini azaltmaktadır. Ancak Abdülhamid’in 1909’da tahttan indirilmesi sonrasında jurnallerin büyük bir kısmının yakıldığı dikkate alınmalıdır.
Bir başka belge ise Saray’ın Bediüzzaman’a “bir şüpheli” gözüyle baktığını kesin bir şekilde ortaya koymaktadır. Tımarhane ve hapishane sonrasında Van’a dönecek olan Molla Said hakkında Van valiliğine 19 Temmuz 1908 tarihinde bir telgraf çekilmiştir.
Telgrafta; Bitlis’li Molla Said’in Van yolunda olduğu ancak İstanbul’daki bazı tavırlarından aşiretleri etrafına toplayıp “bir mefsedet ika’ etmek” ihtimalinin olup olmadığı sorulmuştur (ZB, 620/21, R. 6.5.1324). Üç gün sonra çekilen bir başka telgrafta; Bitlisli Molla Said’in Dersaadet’ten çıkıp Van’a gelmekte olduğundan hareketlerinin takip edilmesi istenmiştir (ZB, 620/31, R. 9.5.1324).
Başka bir belgede de Bediüzzaman’a Van’a dönmesi için tahsis edilen 2.000 kuruş harcırahı kabul etmediğinden bu meblağın Nezaret veznesine iade edildiği belirtilmektedir (ZB, 325/115, R. 16 Ağustos 1324/29 Ağustos 1908). Yukarıda ifade ettiğimiz gibi Bediüzzaman’ın Van’a geri dönüşü 1910 yılında gerçekleşecektir.
Sonuç olarak şu tespitleri yapmak doğru olacaktır.
- Bediüzzaman’ın İstanbul’a ilk gelişinin Tahir Paşa’nın arizasında, kendisine verilen “Mürur Tezkiresi’nde” ve Zabtiye Nezareti’nden Van vilayetine yazılan yazıda “tedavi” amaçlı olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla akıl hastanesine sevkinin bununla ilgili olduğu anlaşılmaktadır.
- Tedavi edilmesi gereken hastalığı ise İstanbul’dan yazılan yazılarda “eser-i hiffet” olarak ifade edilen psikolojik bir rahatsızlıktır. Bazı kaynaklarda “kulunç” tedavisi için geldiği ifade edilse de belgelerde buna dair bir kayıt yoktur.
- Bediüzzaman İstanbul’da Abdülhamid’in Mabeyn’ini aşamamış ve padişahla görüşememiştir. Yazışmalardan, hakkında “şüpheler” bulunduğu anlaşılan genç Said’in zaten vesveseli oluşuyla bilinen Abdülhamid tarafından kabul edilmesi de zaten mümkün gözükmemektedir.
- Ayrıca onun Medresetü’z-Zehra projesini Saray’a takdim ettiğine dair şu an itibarıyla elimizde bir arşiv kaydı yoktur. Nitekim bu dilekçe daha sonra Şark ve Kürdistan gazetesinde yayınlanmıştır.
Abdülhamid rejiminin Bediüzzaman’ın Medresetü’z-Zehra projesini kabul etme ihtimali var mıydı? Bu sorunun cevabını bir başka yazıda ele alacağım.
Kaynaklar: Osmanlı Arşivleri (BOA); DH. EUM. THR, 5/7, H. 8.9.1327; DH. MKT, 2730-76, H. 14.01.1327; Y.PRK.UM, 80/74, H. 10.10.1325, ZB, 620/21, R. 6.5.1324, 620/31, R. 9.5.1324, 325/115, R. 16 Ağustos 1324; Abdurrahman (1335), Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatı, İstanbul, Necm-i İstikbal; Bediüzzaman Said Nursi (2007), Tarihçe-i Hayat, İstanbul, Şahdamar; Şahiner, N. (1974), Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, İstanbul, Yeni Asya; Badıllı, A. (2019), Mufassal Tarihçe-i Hayat, İstanbul, Sebat; Ölmez, S. (2004), “Bediüzzaman Said Nursi’nin İlk İstanbul Hayatına Dair Bazı Belgeler”, Köprü, S. 86; Göncü, C. T. (2016), “Sultan II. Abdülhamid Döneminde Mabeyn-i Hümayun”; Milli Saraylar, S.15, s.31-44; Akyıldız, A. (2003), “Mabeyn-i Hümayun”, DİA, C. XXVII, s.283-286;
https://www.yeniasya.com.tr/abdulbaki-cimic/bediuzzaman-hazretleri-abdulhamid-han-ile-gorustu-mu_551274 (4.7.2026); https://www.risalehaber.com/tarihi-bir-hatanin-tashihi-10895yy.htm (4.7.2026); https://www.risalehaber.com/sultan-abdulhamid-bediuzzamani-nicin-hapsetti-6542yy.htm (4.7.2026); https://www.risalehaber.com/derin-suphe-molla-said-baskaldirir-mi-10965yy.htm (4.7.2026).
Anahtar Kelimeler: Bediüzzaman, Abdülhamid, Mabeyn-i Hümayun.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

