Site icon Serbest Görüş

93 dakika!

93 dakika!


Türkiye’de her 93 dakikada bir yeni dolar milyoneri ortaya çıkması, ekonominin büyüdüğünü değil; enflasyon, rant ve hukuksuzluk yoluyla servetin toplumun alt kesimlerinden ayrıcalıklı bir çevreye transfer edildiğini gösteriyor. Bir ülkenin gerçek zenginliği milyoner sayısıyla değil, iktidara yakınlaşarak edinilen serveti sorgulayabilecek özgür basınına, bağımsız yargısına ve hesap sorabilen kurumlarına sahip olup olmamasıyla ölçülür.

M. NEDİM HAZAR | YORUM

İsviçre merkezli yatırım bankası UBS’nin son raporuna göre 2025 yılında dünya genelinde yaklaşık bir milyon kişi daha dolar milyoneri olmuş. Günde 2 bin 680 kişi. Saatte 112, dakikada yaklaşık 2 kişi.

Fransa’ya her gün 95 yeni milyoner ekleniyormuş; kabaca her 15 dakikada bir. İngiltere’de 118, Amerika’da bin 208. Buraya kadar sürpriz yok. Dünyanın en büyük, en kurumsal, en oturmuş ekonomileri servet üretiyor. Normaldir.

Sürpriz, listenin oransal artış tablosunda saklı. Dolar milyoneri sayısını en hızlı artıran ülkeler sıralamasında birinci Litvanya.

Peki ikinci kim? İsviçre mi? Norveç mi? Singapur mu?

Hayır. Türkiye.

Evet, yanlış okumadınız. Vatandaşının markette et reyonuna uzaktan baktığı, asgari ücretin açlık sınırının altında ezildiği, gençlerinin ‘kapağı yurt dışına atmak’ için konsolosluk kapılarında kuyruğa girdiği, emeklisinin çöp konteynerlerinde rızık aradığı Türkiye; 2025 yılında dolar milyoneri sayısını yüzde 6,4 artırarak bu alanda dünya ikincisi olmuş. Bir yılda yaklaşık 5 bin 650 kişi daha milyonerler kulübüne katılmış. Kabaca her 93 dakikada bir yeni dolar milyoneri.

Ekonomi küçülüyor, yoksulluk derinleşiyor, ama milyoner imalathanesi üç vardiya çalışıyor.

Peki ama nasıl oluyor bu iş?

Cevap aslında iktisat kitaplarında yazıyor. Yüksek enflasyon, tarihin bildiği en eski ve en acımasız servet transferi mekanizmasıdır. Elinde varlık olanın (gayrimenkul, döviz, altın, hisse, arsa) serveti enflasyonla birlikte şişer; elinde yalnızca emeği olanın ücreti ise aynı enflasyonla erir. Yani Türkiye’de milyoner sayısı artıyorsa bu, pastanın büyüdüğü anlamına gelmiyor. Pasta aynı pasta, hatta küçülüyor; sadece dilimler el değiştiriyor. Aşağıdan yukarıya doğru, sessiz ve kesintisiz bir kaynak aktarımı. Ücretliden ranta, üretenden tutana, maaş bordrosundan tapu senedine.

UBS raporu da bu hakikati satır arasında itiraf ediyor zaten: Bir ülkedeki milyoner sayısı, o ülkenin ekonomik gücünü veya kişi başına ortalama refahını yansıtmayabilirmiş. Yansıtmıyor zaten. Türkiye örneğinde yansıttığı şey refah değil; hakça, adilce paylaşımın çöküşü.

Ama durun, asıl mesele daha farklı olmalı bence.

Çünkü UBS’nin saydığı milyonerler, resmi milyonerler. Yani serveti bankada, tapuda, borsada, kayıtlarda görünenler. Bir yatırım bankası ancak görebildiğini sayar.

Peki ya görünmeyenler?

Her ülkenin bir resmi ekonomisi, bir de fısıltı ekonomisi vardır. Bizimki gibi ülkelerde fısıltı ekonomisi, resmi olanın gölgesi değil, çoğu zaman ta kendisidir. Kulislerin konuştuğu ama hiçbir rapora girmeyen servetler: İhalelerin müdavimi müteahhitler. Bir gecede imara açılan araziler. Kamu bankalarından alınıp geri dönmeyen krediler.

El konulan şirketlerin buharlaşan kasaları. Kayyım atanan holdinglerin akıbeti sorulamayan varlıkları. Yurt dışına, vergi cennetlerine, paravan şirketlere sızan sular. Bürokrat maaşıyla açıklanamayan yalılar, makam odasından çıkıp villaya taşınan hayatlar.

Bunların hiçbiri UBS’nin örnekleminde yok. Olamaz da. Çünkü bu servetin doğası gereği ilk kuralı görünmemektir.

Bir başka kuralı ise sorulamamaktır.

Dünya bu modeli tanıyor aslında. Adı da var: Fakir ülkelerin zengin oligarkları. Ülke tüm sıralamalarda dibe vurur, yöneticileri ve onların çeperi servet sıralamalarında zirveye tırmanır. Halkın gayrisafi yurtiçi hasıla içindeki payı küçülür, sarayın gayriresmi hasılası büyür. Rusya’da, Orta Asya cumhuriyetlerinde, kimi Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde onlarca örneği yazıldı bu modelin. Devlet, bir kalkınma aygıtı olmaktan çıkıp bir servet dağıtım aygıtına dönüşür; kaynaklar liyakate göre değil sadakate göre tahsis edilir.

Bizim tarihimizde de bunun bir adı vardı: İltizam. Osmanlı’nın çöküş yüzyıllarında vergi toplama hakkı mültezimlere ihale edilirdi; mültezim devlete peşin öder, sonra halktan fazlasıyla, katmerlisiyle tahsil ederdi. Devlet nakde kavuşur, mültezim zenginleşir, köylü ezilirdi. Sistem kâğıt üzerinde herkes kazanıyor gibi görünürdü; oysa kaybeden hep aynıydı ve imparatorluğu içeriden çürüten şeyin ta kendisiydi. 

Bugünün ihale düzeni, garanti geçişli köprüleri, hazine garantili şehir hastaneleri, döviz kurundan beslenen rant halkaları; iltizamın plazaya taşınmış, PowerPoint sunumuna dökülmüş hâlinden başka nedir?

Şimdi tabloyu yan yana koyalım.

Bir tarafta: Milyoner artış hızında dünya ikinciliği.

Öbür tarafta: Aynı ülkenin basın özgürlüğü endekslerinde, hukukun üstünlüğü sıralamalarında, yargı bağımsızlığı ölçümlerinde, gelir adaleti tablolarında dünyanın dip sıralarındaki yeri.

Bu iki tablo çelişmiyor. Tam tersine, birbirini açıklıyor. Hukukun olmadığı yerde servet, üretimden değil yakınlıktan doğar. Denetimin olmadığı yerde zenginleşmenin en kestirme yolu, çalışmak değil, dokunulmaz olmaktır. Basının susturulduğu yerde hiç kimse, “Bu para nereden geldi?” diye soramaz; soranın başına gelenler de zaten mahkeme kayıtlarında duruyor.

Onun için Türkiye’nin milyoner istatistiği bir başarı hikâyesi değil, bir teşhis raporudur bence. Bir ülkede yoksulluk ve milyonerlik aynı anda, aynı hızla büyüyorsa, o ülkede ekonomi büyümüyor demektir; el değiştiriyor demektir.

Fransa her 15 dakikada bir milyoner çıkarıyormuş. Olabilir. Fransa aynı zamanda her 15 dakikada bir, o milyonerin vergisini soracak bir gazeteci, denetleyecek bir kurum, gerektiğinde yargılayacak bir mahkeme de üretiyor.

Biz ise her 93 dakikada bir milyoner üretiyoruz ama soruyu, sorgulayanı üretemediğimiz gibi, mevcutları da ya ülkeden kaçırtıyoruz ya da içeri atıyoruz!

Ve bir ülkenin gerçek zenginliği, ürettiği milyonerlerle değil, sorabildiği sorularla ölçülür. Belki de başlığı “Dakikada iki milyoner, saniyede bin yolsuzlukl” şeklinde atmalıydım, ne bileyim…

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version