Site icon Serbest Görüş

Zeynep Oral yazdı : Festivalde büyülü gece: Bedenimiz bir evrendir



Bomboş bir sahne. Arkada fonda dev bir ay… Gershwin’in o çok ünlü “Rhapsody in Blue”sunun hüzünlü ilk notaları… Sahnede 16 dansçıdan oluşan bir yumak… O yumak akıyor, dalgalanıyor, birbirinden kopuyor, yeniden buluşuyor, kenetleniyor, dağılıyor bütünleniyor. Müzik efkârlı, sahneyi kapsayan o akış, o devinim sürprizlerle, gülümsemelerle dolu.

Sahnedeki 16 dansçı, bazen tek bir beden, bazen tek bir nefes, bazen de gökyüzüne bırakılmış bir kuş sürüsü gibiydi. Eserin iki koreografı İspanyol Iratxe Ansa ve İtalyan Igor Bacovich.

Bu ikilinin yaratıcılığında bedenler çizgiye dönüştü; çizgiler resme, resimler şiire dönüştü. Bir omuzun hafifçe eğilişi, bir ayağın yere değmeden havada kalışı, iki insanın birbirine dokunuşu… İnsan bedeninin ne kadar sonsuz bir yaratıcı güce sahip olduğunu yeniden gördüm.

Sanat bana yine hatırlatıyordu: İnsan bedeni bir araç değil, bir evrendir. Ama itiraf etmeliyim ki bütün gece zihnimin gerisinde başka bir beden vardı.

Fatoş Pınar Türker’in bedeni. Çıplak arama dayatılan, işkenceye maruz kalan, anneliği üzerinden sınanan, insanlık onuru ayaklar altına alınan bir kadının bedeni. Sahnede bedenler özgürlüğün alfabesini yazarken ülkemde bir kadının bedenine iktidarın dili kazınıyordu.

‘UZLAŞMA’ 

Gecenin ikinci eseri “Uzlaşma”, 21. yüzyılın benim için en yaratıcı koreografı olan Anhelin Preljocaj’ın imzasını taşıyordu. (İtalya’dan gelen Aterballetto, 1977’de kurulan ulusal bir dans vakfı. Eğitim veren, dünyaya dans ihraç eden bir kurum, en önemli özelliği dünyanın belli başlı ünlü koreograflarla çalışması.)

Beethoven’ın insanın ruhuna işleyen “Ayışığı Sonatı” eşliğinde iki kadın dansçı tarafından sunulan bir şiirdi. Piyanoda, uluslararası ödüllerle taçlandırılan genç piyanistimiz Korkmaz Can Sağlam’ı dinlemek harikaydı.

Göze görülen ve görülmeyen, uzlaşma arayışını; bedenlerimizin ve ruhlarımızın sonsuz gereksinimi olan huzuru, dayanışmayı yücelten sonsuz duyarlı bir eserdi. Sahnede iki meleği andıran iki dansçı; insan olmanın şiirini, erdemini anlatıyordu.

Biz ise günlerdir, söz konusu kadın bedeni olduğunda insan onurunun nasıl sistematik biçimde kırılabileceğini konuşuyoruz. Sanatın mucizesi belki de budur: Bize yalnızca güzeli göstermez; güzeli gördüğümüz anda çirkinliğin ne kadar dayanılmaz olduğunu da hissettirir. Biz bu ülkede “Terörist izi sürmek için eşlerin vajinasına elbet müdahale edilir” diyebilen ne anlı şanlı yetkililer, demokrat geçinen gazeteciler gördük.

Medya AŞ Genel Müdürü Sayın F.P. Türker yaşadıklarını anlattığından bu yana kaç gün geçti, neden hâlâ soruşturma açılmadı??? Unuttunuz mu, şiddette kadının beyanı esas alınır. Tamam bir gecede İstanbul Sözleşmesi’nden şahsım yönetimi çıkmış olabilir ama evrensel vicdan kurallarına ve İLO yasalarına göre hâlâ geçerlidir!

ASLA YALNIZ YÜRÜMEYECEKSİN

Gecenin finalinde ise Kanadalı koreograf Crystal Pite’ın “Yalnız Yankı” adlı eserini izledik. Brahms’ın iki viyolonsel sonatı eşliğinde, kaybediş ve kabulleniş üzerine; 16 dansçıdan, duyarlı, şiirsel ve çarpıcı bir anlatıydı. Viyolonselde Dorukhan Doruk, piyanoda K.C. Sağlam’la birlikte tam bir mutluluktu. Eserin bende kalan izdüşümü “Asla yalnız yürümeyeceksin” oldu.

O dansçıların bedenleri sonsuzluğa işaret ediyordu. Tanrı’m o ne şaşmaz zamanlama, disiplin ve uyumdu! Ne müthiş bir çalışmaydı. Her bir beden, korkuyu, acıyı, şiddeti, dehşeti, öfkeyi içinde büyütüyordu. Ama aynı zamanda şefkati, dayanışmayı, acımayı, okşamayı, birbirine el vermeyi de… Kış gelse de saçlar ağarsa da acılar birikse de yürümeye davam edecektik. Değil mi ki her gecenin sonunda güneş mutlak doğar ve gece karanlık da olsa üzerimize yıldızlar yağabilir.

İstanbul Müzik Festivali’ndeki bu olağanüstü, mücevher nitelikli büyülü geceye katkıda bulunanlara teşekkürler. Aterballetto’nun dansçıları havaya yükseldikçe ben daha da ağırlaştım.

Çünkü biliyorum ki bir toplumun gerçek uygarlık ölçüsü insan onuruna, yaşamına, emeğine ve bedenine nasıl davrandığıdır. Biliyorum ki bir kadının onuru, devlet gücü karşısında korunamıyorsa her şey eksik kalır.

Yine de umudu sahnede buldum. Çünkü sahne bana yaratıcılığın sonsuz olduğunu gösterdi. Demek ki insanın yeniden ayağa kalkma gücü de sonsuzdur. Demek ki bir beden yalnızca aşağılanmanın değil, direnişin de taşıyıcısı olabilir.

Ve belki sanatın asıl görevi budur: Birbirimize daha insanca davranmayı öğretmek. İnsan bedeninin şiirini yazanlarla insan bedenini aşağılayanlar aynı çağda yaşıyor olabilir. Tarih, sonunda hangisinin insanlığa ait olduğuna karar verecektir.

***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version