162 bin kişi KHK ile işten çıkarıldı; beraat edenler dahil hiçbiri kamu görevine iade edilmedi, kara listeden kurtulamadı. İtalyan İnsan Hakları Federasyonu’nun hazırladığı rapor bu tabloyu 1.629 kişilik anketle belgeledi. Türkiye içerde büyük ölçüde susarken uluslararası raporlar, kararlar ve çağrılarla bu hukuksuzluklar kayıt altına alınıyor. Sessizlik zulme ortaklıktır; ses çıkarmak hem vicdani hem milli bir sorumluluktur.
MAHMUT AKPINAR | YORUM
İtalyan İnsan Hakları Federasyonu (FIDU) tarafından Haziran 2026’da yayımlanan ‘Uygulamada medeni ölüm: Türkiye’nin 2016 Sonrası Tasfiyelerinin Hukuki ve Ampirik Değerlendirmesi’ raporu, 15 Temmuz 2016’dan sonra yürütülen olağanüstü hal (OHAL) uygulamalarının kalıcı ve yıkıcı sonuçlarını gözler önüne seriyor. Rapor, 162 bin 239 kamu görevlisinin KHK’larla işten çıkarılmasının yarattığı ‘medeni ölüm’ (civil death) olgusunu, 1.629 kişilik kapsamlı bir anket ve hukuki analizle belgeliyor. Bu kişiler, vatandaşlık haklarını sözde korurken, toplumsal, ekonomik ve hukuki hayattan fiilen dışlanıyor.
Rapora göre, işten çıkarılanların yüzde 70,9’u KHK statüsü nedeniyle iş başvurularının reddedildiğini veya işten atıldığını belirtiyor. Yüzde 65,3’ü hiçbir sigortalı işe giremiyor. SGK ve İŞKUR kayıtlarındaki ’36/OHAL/KHK’ kara listesi kodu, bu dışlamanın otomatik ve kalıcı mekanizması haline gelmiş durumda. Bu kod, tapu, noterlik, bankacılık, sosyal yardımlar gibi hayatın hemen her alanında KHK’lılara engel oluyor. Bankalar rutin işlemleri reddediyor, kredi ve borç başvuruları sistematik olarak geri çevriliyor. Ortalama olarak her kişi, 30 farklı ayrımcılık biçiminden dördünü yaşıyor; yarısından fazlası ise üç veya daha fazla alanda aynı anda dışlanıyor.
Beraatler hiçbir işe yaramıyor!
En çarpıcı bulgu ise beraatlerin hiçbir işe yaramaması. Ceza davalarında suçsuz bulunanların oranı yüzde 48,3’e ulaşırken, bu kişilerin neredeyse üçte ikisi hâlâ sigortalı iş bulamıyor ve kara listeden kurtulamıyor. Hiçbiri kamu görevine iade edilmiyor. Tutukluluk süreleri 9 günden 2 yıla, davalar 4-9 yıla uzayabiliyor. Ceza ve idari süreçler paralel yürüyor; biri lehine sonuçlansa bile diğeri değişmiyor. Aileler de bu zulümden nasibini alıyor; yüzde 35,7’sinde birinci derece akraba da KHK’lı, yüzde 29,7’sinde eşi veya çocuğu, kendi statüleri olmadığı halde ayrımcılığa uğruyor.
Bu tablo, hukukun üstünlüğü, eşitlik ve adalet ilkelerinin sistematik olarak çiğnendiğini gösteriyor. OHAL kararnameleriyle başlayan süreç, 2018’de OHAL’in resmen bitmesine rağmen 7145 sayılı Kanun’la kalıcılaştırıldı. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin acil durum kurallarına aykırı biçimde, somut delil ve bireysel yargılama olmaksızın binlerce kişi ‘iltisak-irtibat’ gerekçesiyle cezalandırıldı. Meslek yasakları (avukatlık, doktorluk, öğretmenlik vb.), pasaport iptalleri, emeklilik haklarının gaspı ve aileye sirayet eden kolektif ceza, Türkiye’de otoriter bir anayasal düzenin inşasını tamamlamış durumda.
Ne yazık ki Türkiye bu vahim tabloya karşı büyük ölçüde suskun. Kamuoyu, aydınlar, medya ve muhalefet, ‘medeni ölüm’ gerçeğini yeterince gündeme getirmiyor. Oysa aileleriyle milyonlarca kişiye tekabül eden bir kitle, toplumun orta sınıfını oluşturan eğitimli, deneyimli bireyler, fiilen toplumsal hayattan dışlanıyor. Bu sessizlik, hukuksuzluğun normalleşmesine, vicdanların körelmesine ve toplumsal yaraların kangrenleşmesine yol açıyor. Muhalefet partileri zaman zaman konuyu dile getiriyor olsa da, sistematik bir mücadele ve kamuoyu baskısı oluşturmaktan uzak kalıyor. Ana akım medya ya görmezden geliyor ya da konuyu marjinalleştiriyor. Aydın kesimde var olan korku ve kayıtsızlık ise utanç verici boyutlarda.
Kolektif cezalandırmaya son verilsin!
Oysa demokratik dünya, en azından raporlar ve uluslararası mekanizmalar aracılığıyla ses veriyor. FIDU’nun raporu, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği ve ilgili insan hakları örgütlerinin dikkatini çekiyor. Raporda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Yalçınkaya ve Yasak kararlarına uyulması, kara listenin kaldırılması, beraat edenlerin otomatik iadesi ve ailelere yönelik kolektif cezanın sonlandırılması çağrıları yapılıyor. AB-Türkiye ilişkilerinde somut ilerlemenin bu reformlara bağlanması öneriliyor. Benzer raporlar ve izleme mekanizmaları, Türkiye’deki hukuksuzlukların uluslararası arenada görünür olmasını sağlıyor.
Bu hukuksuzluklar Türkiye’yi her açıdan bitiriyor, tüketiyor. Siyasi olarak kutuplaşmayı derinleştiriyor, kurumların meşruiyetini eritiyor ve demokrasiyi yok ediyor. Ekonomik olarak nitelikli insan gücünün israfına, beyin göçüne ve orta sınıfın çöküşüne neden oluyor. Hukuki olarak yargı bağımsızlığını, eşitliği ve hukukun evrensel ilkelerini tahrip ediyor; ‘hukuk devleti’ iddiasını altı boş slogana dönüştürüyor. Sosyolojik olarak ise toplumda güvensizlik, korku ve parçalanma yaratıyor. Aileler dağılıyor, gençler umutsuzluğa kapılıyor, toplumsal doku yıpranıyor. Uzun vadede bu ‘medeni ölüm’ politikası, Türkiye’nin sosyal sermayesini, kalkınma potansiyelini ve uluslararası itibarını tüketiyor.
Türkiye susmaya devam ederse, yaralar daha da derinleşecek. Dünya görüyor; raporlar, kararlar ve çağrılarla kayıt altına alıyor. Artık sıra, içerdeki vicdanları harekete geçirmekte. Hukuksuzluğun sona ermesi, sadece mağdurların değil, Türkiye’nin geleceğinin de kurtuluşu olacaktır. Sessizlik zulme ortaklıktır; ses çıkarmak ise hem vicdani hem de milli bir sorumluluktur.
Özellikle Avrupa’da yaşayanlar 24 Haziran 2026 Çarşamba günü Strasbourg’da AB Parlamentosu önünde yapılacak Adalet Yürüyüşü’ne katılarak bir tepki verebilirler. Sessizler ve suskunlar kervanına katılmaktan kurtulur, zulme karşı görevlerini yerine getirebilirler. Beşincisi yapılacak olan Adalet Yürüyüşü’nün bu seneki mesajı ‘Council of Europe Must Act Now!’ sloganıyla Avrupa Parlamentosu’nu aksiyon almaya, hukuksuzluklara karşı harekete geçmeye çağırmak.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

