Site icon Serbest Görüş

Toprağın Altında Saklanan Sır: Cem Kozlu’dan Sandima Tableti


Romanın merkezinde, MÖ 2. binyılın ortalarına tarihlenen Sandima Tableti yer alıyor. Luvilerin dilinde yazılmış bu tablet, sıradan bir müze eseri ya da yalnızca bilim insanlarının ilgisini çekecek eski bir kalıntı değildir. Deşifre edildiği anda, insanlık tarihine dair kabul edilmiş bazı bilgileri yerinden oynatabilecek bir güce sahiptir. İşte bu nedenle onun çevresinde oluşan ilgi, yalnızca akademik bir merakla açıklanamaz. Çünkü kimi bilgiler vardır; ortaya çıktığında yalnızca geçmişi değil, bugünün kurulu düzenini de rahatsız eder.

Genç arkeolog Elâ, çalıştığı müzede yaklaşan tehlikeyi ilk sezen kişi olur. Sandima Tableti artık güvende değildir. Birileri onu ele geçirmek istemektedir. Üstelik bunlar sıradan kaçakçılar, defineciler ya da tesadüfen bu işin içine karışmış kişiler değildir. İyi örgütlenmiş, acımasız ve her yere sızabilen bir yapı söz konusudur. Bu noktadan sonra roman, arkeolojik bir serüvenin ötesine geçer; bilginin, iktidarın ve korkunun birbirine nasıl dolandığını anlatan daha geniş bir alana açılır.

Elâ’nın yolu, gerçeğin peşinden gittiği için mesleğinde bedel ödemiş bir gazeteciyle kesişir. Bence romanın en güçlü damarlarından biri de burada başlıyor. Arkeoloji ile gazetecilik aynı çizgide buluşuyor. Biri toprağın altında kalanı açığa çıkarır, diğeri gözümüzün önünde olup da üstü örtülenin peşine düşer. İkisi de sabır ister, cesaret ister, inat ister. En çok da insanın doğru bildiğinden vazgeçmemesini ister.

Ali Asya karakteri bu anlamda romanın yalnızca bir kişisi değil, vicdanını kaybetmemeye çalışan bir dönemin de temsilcisi gibi duruyor. Yurdumuz gazetesinde yıllarını geçirmiş, bağımsız yayıncılığı korumaya çalışmış, iktidarın ve sermayenin baskısı altında eğilip bükülmemeye gayret etmiş bir gazetecidir o. Görevine son verildiği gün anlatılırken, yalnızca bir insanın işinden ayrılışını okumayız. O sayfalarda bir kurumun hafızası, bir mesleğin onuru ve memleketin değişen ruhu da görünür olur.

Ali Asya’nın babasından kalan dolma kalem, Bond çanta, kol düğmeleri, eski fotoğraflar ve adalet duygusu romanın duygusal omurgasını kuruyor. Babası Cumhuriyet savcısı Abdullah Bey’in “Doğru bildiğini yapmak” üzerine söyledikleri, Ali’nin bütün hayatına yayılmış bir iç ses gibi duruyor. Çünkü doğruyu bilmek çoğu zaman yetmez; asıl mesele, bedeli ne olursa olsun onun arkasında durabilmektir.

Cem Kozlu, Ali Asya’nın gazete binasından ayrıldığı sahneyi güçlü bir atmosferle kuruyor. Çalışma arkadaşlarının merdiven boşluğunda toplanması, ona “Boksör” diye seslenmeleri, “Pes etmek yok” sözünün binanın içinde yankılanması, romanın bellekte kalan anlarından biri. Bu sahne yalnızca bir veda değildir; aynı zamanda insanın onuruyla çekilmesinin, ardında bir iz bırakmasının ve yenilmiş görünürken bile ayakta kalmasının sahnesidir.

“Boksör” lakabı da roman içinde güzel bir anlam kazanıyor. Çocukluk yıllarından gelen bu lakap, Ali’nin hayat karşısındaki duruşunu belirleyen bir işarete dönüşüyor. Onun boksörlüğü, yumruk atmaktan çok direnmekle ilgilidir. Tehlikeyi sezmek, geri çekileceği yeri bilmek, gerektiğinde savunmak, ama en önemlisi başı döndüğünde, nefesi kesildiğinde, gücü azaldığında bile pes etmemek…

Sandima Tableti, bu yönüyle yalnızca arkeolojik keşiflerin ve küresel entrikaların iç içe geçtiği sürükleyici bir metin olarak okunmamalı. Elbette romanın içinde takip, tehdit, gizli planlar ve büyük bir sırrın gölgesi var. Fakat asıl ağırlık, insanın hakikatle kurduğu ilişkide. Bir tabletin peşinden giderken aslında daha büyük bir soruya yaklaşıyoruz: Geçmişe ait bir gerçek, bugünün dünyasında kimleri neden korkutur?

Anadolu, bu romanda yalnızca olayların geçtiği bir coğrafya değil. Üst üste binmiş uygarlıklarıyla, unutulmuş dilleriyle, yağmalanmış hafızasıyla canlı bir varlık gibi duruyor. Toprağın altında kalan her şey, yalnızca eskiye ait değildir; bazen bugüne söylenmemiş bir söz taşır. Sandima Tableti de tam böyle bir yerde duruyor. Hem arkeolojik bir buluntu hem de susturulmak istenen bir hakikatin sembolü gibi.

Cem Kozlu’nun kurumsal dünyaya, yönetim ilişkilerine ve güç mekanizmalarına dair deneyimi de metnin arka planında hissediliyor. Kararların nasıl alındığını, insanların nasıl harcandığını, kurumların nasıl ruhsuz cümlelerle kendini temize çektiğini iyi bilen bir göz var romanda. Ali Asya’nın görevden alınma biçimi ya da “Patronissimo” figürü, bu anlamda yalnızca roman kişisi olarak kalmıyor; okura tanıdık gelen bir düzenin parçasına dönüşüyor.

Bütün bunların yanında Sandima Tableti, temposunu kaybetmeden ilerleyen bir merak duygusu da taşıyor. Elâ’nın sezgisi, Ali Asya’nın inadı, tabletin etrafında büyüyen karanlık ağ ve geçmişten bugüne uzanan sır, okuru metnin içinde tutuyor. Ama romanın asıl başarısı, “Sonra ne olacak?” sorusunun yanına daha derin bir soruyu yerleştirmesinde: “Gerçek ortaya çıkarsa kimlerin dengesi bozulacak?”

Sonuçta Sandima Tableti, arkeolojiyle gazeteciliği, kişisel cesaretle toplumsal hafızayı, macera duygusuyla vicdan meselesini bir araya getiren bir roman. Toprağın altında saklanan bir tabletin izini sürerken, insanın en eski sınavlarından birine yaklaşıyoruz: Bilmek mi daha ağırdır, yoksa bildiğinin arkasında durmak mı?

Cem Kozlu’nun romanı bu sorunun çevresinde derinleşiyor. Ve okura, Ali Asya’nın hayatına kazınmış o cümleyi usulca hatırlatıyor:

Pes etmek yok.

***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version