Site icon Serbest Görüş

Savaşı kim kazandı?

Savaşı kim kazandı?


ABD-İsrail ile İran arasındaki savaş, Trump’ın aracılık ettiği mutabakatla ateşkes aşamasına girdi. Petrol fiyatları düştü, Hürmüz Boğazı trafiğe açıldı, nihai müzakere süreci başladı. Ancak net bir kazanan yok; herkes bir şeyler kaybetti. İran rejimi ayakta kalırken ABD’nin küresel liderliği sorgulanır hale geldi. Savaş, uluslararası hukukun ve kurumların etkisizliğini bir kez daha gözler önüne serdi.

MAHMUT AKPINAR | YORUM 

Son gelişmeler, ABD ve İran arasında imzalanan mutabakatla çatışmaların büyük ölçüde durduğunu gösteriyor. Şubat 2026’da başlayan ve aylarca süren ABD-İsrail ile İran arasındaki savaş, Trump yönetiminin aracılık ettiği anlaşmayla ateşkes aşamasına girmiş durumda. Petrol fiyatlarındaki sert düşüş, Hürmüz Boğazı’nın yeniden trafiğe açılması ve 60 günlük nihai müzakere süreci, tarafların kısa vadeli bir soluklanma arayışında olduğunu işaret ediyor. Çelişkili açıklamalar devam etse de savaşın yoğun safhası sona ermiş gibi görünüyor.

Peki bu sonuç kimin zaferi? Kim kazandı?

Olayları analiz ettiğimizde, net bir ‘kazanandan’ ziyade, herkesin bir şeyler kaybettiğini söyleyebiliriz.

Bu savaşta İran altyapısını, askeri tesislerini, gemilerini, uçaklarını, üst düzey liderlerini kaybetti. ABD küresel liderliğini sorgulanır hale getirdi. İsrail ise askeri ve siyasi kazanımlarına rağmen dünya ve insanlık nezdinde her türlü etik, hukuki kaygıdan uzak, soykırım uygulayan bir devlet olduğunu tescilledi.

Trump anlaşmayı siyasi geleceği için ‘zafer’ olarak sunuyor, böyle pazarlamaya çalışıyor. İran’ın uranyum stokunu seyreltme taahhüdünü ve boğazın açılması gibi kazanımları öne çıkarıyor. Ancak savaşı ve küresel siyaseti takip eden hemen bütün uzmanlar devasa askeri üstünlüğüne rağmen ABD’nin İran gibi ambargolarla zayıflamış bir aktöre karşı üstünlük kurmadığını, üzerinde uzlaşılan memorandumun ise ABD’yi ‘sıkışmış’ ve ‘aciz’ gösterdiğini söylüyor.

Nükleer tesislere darbe vuruldu, lider kadrosunda kayıplar yaşandı ama İran’da rejim çökmedi. Bu durum, süper gücün ‘dünyayı domine etme’ kapasitesinin sınırlarını gözler önüne serdi. Ayrıca ABD iç siyasetinde ‘İsrail lobilerinin ülkeyi yönettiği’ tartışmaları alevlendi. ABD halkı, seçmenler kendilerini aşağılanmış, teslim alınmış hissettiler. ABD karar mekanizmaları üzerinde, dış politika önceliklerinde ülke çıkarlarının değil, İsrail çıkarlarının etkili olduğunu fark ettiler.

Atlantik ittifakında çatlak derinleşti

Donald Trump, NATO ve BM kararı olmaksızın, uluslararası meşruiyeti sorgulanan böylesi bir savaşta NATO ülkelerini, Batı’yı peşine takmak için çok uğraştı. Bazen tehdit etti bazen sitem etti ama başlatılan savaş ve katılım çağrıları karşılık bulmadı. Zira NATO üyeleri ve Avrupa ülkeleri savaşın makul ve gerekli olduğuna asla ikna olmadılar, rasyonel bulmadılar. Aksine İspanya, İtalya gibi NATO üyesi ülkeler savaşı ve savaştaki hukuksuzlukları sert şekilde eleştirdiler. Bu durum Atlantik ittifakındaki çatlakları derinleştirdi.

İran kısa vadede bazı kayıplar yaşasa da moral açıdan ve uzun erimde kazanan listesinde yer alabilir. Rejim ayakta kaldı, toprak bütünlüğü korundu, misilleme kapasitesi gösterildi. İran, Hürmüz üzerinden ABD’yi köşeye sıkıştırdı, küresel anlamda “Batı’ya kafa tutan kahraman” söylemini güçlendirdi, Müslüman halklar nezdinde ciddi bir sempati kazandı. Anlaşma sonrası ambargo gevşer ve petrol satışları yeniden serbestleşirse İran rejimi askeri ve ekonomik altyapısını yenileyerek eskisinden daha etkili bir aktöre dönüşebilir.

Savaş, rejimin otoriter yapısını değiştirmediği, sınırlandırmadığı için Molla rejimi kendi halkına, muhaliflere karşı daha katı ve acımasız davranabilir. Bölgedeki yayılmacı politikalarına geri dönebilir. Bu savaştan birileri böyle bir sonuç bekliyor muydu emin değiliz ama İran savaştan sonra Müslümanlar nezdinde daha güvenilir, bölgede korkulan, yayılmacı ve daha etkili bir aktör olabilir. Savaş süresince -ABD’ye nazaran sergilediği- tutarlı ve akıllı siyaset sayesinde Şii ekseni üzerindeki hâkimiyetini ve güveni perçinlemiş oldu.

‘Kalıcı bir zafer’ çok uzak görünüyor!

İsrail cephesinde ise sonuç belirsiz ve riskli. Netanyahu hükümeti, İran’ın nükleer ve füze kapasitesine ciddi darbeler indirdi, Lübnan’da operasyonlarını sürdürdü. Ancak kalıcı bir “zafer”den uzak. İran destekli aktörler (Hizbullah gibi) zayıflamadı, bölgesel gerilimler devam ediyor. İsrail’in tehditlere proaktif ve sert yanıt verme stratejisi sivillere yönelik kanlı operasyonlara, şehirlerin tahribatına dönüştü ve uluslararası alanda imajı ağır hasar gördü.

İsrail’in kendisine ‘güvenli alan yaratma’ yaklaşımının bölgedeki kaosu, istikrarsızlığı besleyen en önemli faktör olduğu artık herkes tarafından görülüyor. Bu tutum/strateji uzun erimde bölgedeki her türlü barış çabasını sabote etme, yeni çatışmalar çıkarma riskini beraberinde getiriyor. Tarihteki Arap-İsrail savaşlarında görüldüğü gibi, maalesef böylesi ateşkesler İsrail’in maksimalist, yayılmacı politikaları nedeniyle kalıcı barış getirmiyor, çatışma hali devam ediyor.

Bu savaşın en önemli sonuçlarından biri de bölgede ABD/İngiltere uydusu olarak kurulan Arap krallıklarının kırılganlığı oldu. Savaş, ekonomik kanalların (Hürmüz, Süveyş) önemini bir kez daha ortaya çıkardı; zira petrol akışındaki kesintiler küresel piyasaları sarstı. Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt, BAE gibi devletlerin refahlarının, itibarlarının algıdan ibaret olduğunu, bu güçlerin ciddi bir devlet karşısında kartondan kaplan olduğunu ortaya çıkardı.

Kürtler itibar kazandı

Öte yandan, savaş Arap halklarında yönetimlere karşı eleştirileri artırabilir; bohem ve lüks içinde yaşayan ama ülkelerini korumakta yetersiz kalan otoriter yönetimlerin sorgulanmasını hızlandırabilir.

Bölgedeki Kürt aktörler, emperyal oyunlarda araç olmama konusunda oldukça dik bir duruş sergileyerek itibar kazandılar. Sürekli itham edilmelerinin aksine “dış güçlerin maşası” değil bölgenin onurlu ve kalıcı halkı olduklarını bir daha hatırlattılar. Kısa vadeli ve konjonktürel vaatlere kanmayıp uzun erimli ve kalıcı kazanımları hedeflediklerini gösterdiler.

İktidarla ilgili eleştirilerimiz mahfuz kalmakla birlikte Türkiye’nin sıcak çatışmalardan uzak, soğukkanlı duruşu stratejik bir başarı sayılabilir. Erdoğan iktidarının uyumlu ilişkisine rağmen İsrail’in Türkiye’yi ‘sonraki hedef’ olarak işaret etmesi, iktidarların değil ülkenin hedef alındığını gösteriyor. Bu durum uzun vadede etkili tedbirler almayı gerektiriyor. İran’ın direnişi bu noktada Türkiye’ye dolaylı zaman kazandırdı.

Kritik mesele; enerji güvenliği!

Küresel açıdan en çarpıcı dersler ekonomik ve insani konularda çıkarıldı. Savaş, enerji güvenliğinin ne kadar hassas olduğunu gösterdi; boğazların kapanma ihtimali dünya ekonomisini sarstı. İnsanlık, 21. yüzyılda, insan hakları noktasında normların ve kuralların yerleştiğini sandığımız bir çağda okulların, hastanelerin, camilerin, kiliselerin bombalandığı, sivillerin pervasızca ve kitlesel olarak katledilebildiği bir cüretkârlığı canlı izledi.

Bu durum, uluslararası hukukun, kurumların etkisizliğini, zayıflığını teyit etti. BM’nin yetersizliği bir kez daha ortaya çıktı. Çin ve Rusya gibi aktörler, bu kaostan jeopolitik fırsatlar devşirdi. Dünyada ABD hegemonyasının sorgulandığı, çok kutuplu yeni bir döneme geçiş hız kazandı. Bölge daha kırılgan hale geldi, insan hakları ihlalleri ve vahşi savaş yöntemleri nedeniyle insanlığın geleceğine yönelik kaygılar arttı.

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version