Site icon Serbest Görüş

Onuru kırmak: Gözaltında işkence ve aile ile tehdit

İdris Gürsoy


“Utanan varsa çıkabilir. Ben utanmıyorum. Yapan utansın.” İstanbul Büyükşehir Belediyesi davasında Fatoş Pınar Türker’in bu sözleri kamuoyunu sarstı. Ama asıl soru şu: Neden bazı mağdurlar konuştuğunda toplum ayağa kalkıyor da bazıları konuştuğunda sessizlik hüküm sürüyor? İşkence yasağı mutlak bir ilkedir; mağdurun kimliğine göre değişmez. Cezasızlık ise yeni işkencelerin davetiyesidir. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey mağdura göre değişmeyen bir hukuk, kimliğe göre değişmeyen bir vicdan, iktidara göre değişmeyen bir adalettir.

İDRİS GÜRSOY | YORUM

Fatoş Pınar Türker, İstanbul Büyükşehir Belediyesi davasının duruşma salonunda ayağa kalktı ve gözaltında yaşadıklarını anlattı. Vatan Emniyet’e götürüldüğünde üstünün, ardından alt ve iç çamaşırlarının çıkarılmasının istendiğini söyledi. “Cinsel organını aç, arkanı dön, eğil” talimatlarıyla karşılaştığını ifade etti. Daha sonra salondaki kadınlara dönerek şu cümleyi kurdu: “Utanan varsa çıkabilir. Ben utanmıyorum. Yapan utansın.”

Bu sözler kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Barolar açıklama yaptı. İnsan hakları örgütleri tepki gösterdi. Muhalefet milletvekilleri konuyu Meclis gündemine taşıdı. Bunlar olması gereken tepkilerdi. Ama bu olayın ortaya çıkardığı daha önemli bir soru var: Neden bazı mağdurlar konuştuğunda toplum ayağa kalkıyor da bazıları konuştuğunda sessizlik hüküm sürüyor?

Duyulmayan tanıklıklar

Türkiye’nin yakın tarihinde benzer iddialar ilk kez gündeme gelmiyor. Özellikle 15 Temmuz sonrasında yürütülen kitlesel gözaltı operasyonları sırasında binlerce insan kötü muameleye uğradığını, tehdit edildiğini, çıplak aramaya maruz bırakıldığını anlattı. Bazıları çocuklarıyla tehdit edildiklerini söyledi.

İnsan Hakları İzleme Örgütü ve çok sayıda uluslararası kuruluş bu döneme ilişkin raporlar yayımladı. Ancak mağdurların önemli bir kısmı şikâyetçi olmaya cesaret edemedi. Çünkü korkuyorlardı. Kendileri için değil yalnızca. Aileleri için. Çocukları için. Yakınları için. Ve ne yazık ki o dönemde toplumun geniş kesimleri bu anlatılara kulak vermedi. Çünkü mağdurların kimliği yaşadıkları hukuksuzluğun önüne geçti.

Bir kesim, işkence iddialarını değerlendirmeden önce mağdurun hangi siyasi ya da sosyal gruba ait olduğuna baktı. Oysa hukuk devletinde böyle bir ayrım olamaz. İşkenceye uğrayan kişinin kim olduğu değil, işkence iddiasının doğru olup olmadığı önemlidir.

İşkence suçtur, mağdurun kimliği değiştirmez

Bir hukuk devletinde işkence yasağı mutlak bir ilkedir. Bu ilke kişinin siyasi görüşüne göre değişmez. Muhalif olmasıyla değişmez. İktidara yakın olmasıyla değişmez. Hakkında suçlama bulunmasıyla değişmez. Mahkûm olmasıyla bile değişmez. Çünkü işkence yasağı insanın suçsuz olmasından değil, insan olmasından kaynaklanır.

Bu nedenle bugün Fatoş Pınar Türker için gösterilen duyarlılık, bugün benzer iddiaları dile getiren herkes için de gösterilmelidir. İnsan hakları ancak evrensel olduğunda anlam taşır.

Aile ile tehdit: İşkencenin en karanlık biçimi

Türker’in mahkemede dile getirdiği en ağır iddialardan biri çocukları üzerinden tehdit edilmesiydi.

Bu tesadüfi bir yöntem değildir. Otoriter rejimler uzun yıllardır aynı yönteme başvurur. Çünkü insanı kırmanın en etkili yolu çoğu zaman ona fiziksel zarar vermek değil, sevdiklerine zarar verebileceğini hissettirmektir.

Bir anneyi çocuğuyla. Bir babayı ailesiyle. Bir evladı anne ve babasıyla korkutmak. Bu yalnızca psikolojik baskı değildir. Bu, insanın en temel güven duygusuna saldırıdır. Beden üzerinde bırakılan izler zamanla silinebilir. Ama sevdiklerini koruyamama korkusu yıllarca kalır. Bu yüzden aile üzerinden kurulan tehdit, işkencenin en yıkıcı biçimlerinden biridir.

Asıl soru: Bunlar nasıl mümkün oluyor?

Burada dikkat çekilmesi gereken nokta yalnızca gözaltındaki uygulamalar değildir. Asıl soru şudur: Bu tür iddialar yıllardır nasıl tekrarlanabiliyor?

Bir ülkede çıplak arama, kötü muamele, tehdit ve işkence iddiaları sürekli gündeme geliyor; buna rağmen etkili soruşturmalar açılmıyor, sorumlular yargı önüne çıkarılmıyorsa artık mesele birkaç görevlinin davranışı olmaktan çıkar.

Kurumsal bir soruna dönüşür. Sorumluluk yalnızca uygulamayı yapan polis memuruna ait değildir. Gözaltı merkezlerinden sorumlu emniyet yöneticilerine aittir. Denetim görevini yerine getirmeyen İçişleri Bakanlığı’na aittir. İddiaları etkili biçimde soruşturmayan savcılıklara aittir. İnsan hakları ihlallerine karşı sessiz kalan Adalet Bakanlığı’na aittir. Ve nihayetinde devlet gücünü kullanan bütün kurumlar üzerinde siyasi otorite sahibi olan AKP iktidarına aittir.

Demokratik ülkelerde işkence iddiaları ortaya çıktığında devlet refleksi inkâr etmek değil, soruşturmak olur. Türkiye’de ise son yıllarda çoğu zaman bunun tersi yaşanıyor. İddialar reddediliyor. Mağdurlar suçlanıyor. Dosyalar kapatılıyor. Ve sonuçta cezasızlık kalıcı hale geliyor.

Cezasızlık yeni işkencelerin davetiyesidir

İşkenceyi mümkün kılan yalnızca işkenceyi yapan kişi değildir. Asıl belirleyici olan cezasızlıktır. Bir kamu görevlisi hakkında etkili soruşturma yürütülmüyorsa sistem ona şu mesajı verir: “Devam edebilirsin.”

İnsan hakları hukukunda bu nedenle cezasızlık, ihlalin devamı olarak kabul edilir. Çünkü hesap vermeyen fail yalnız değildir. Arkasında onu koruyan bir mekanizma vardır. Ve o mekanizma çalıştıkça yeni mağdurlar ortaya çıkar.

Sessizlik de bir tercihtir

Fatoş Pınar Türker’in iddiaları doğruysa bunun hesabı mutlaka sorulmalıdır. Yalnızca onun yaşadıkları değil, bütün işkence ve kötü muamele iddiaları da aynı ciddiyetle ele alınmalıdır.

Ve bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey tam da budur: Mağdura göre değişmeyen bir hukuk. Kimliğe göre değişmeyen bir vicdan. İktidara göre değişmeyen bir adalet. Çünkü işkence yalnızca mağdurun onurunu yaralamaz. Ona göz yuman devletin meşruiyetini de yaralar.

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version