Site icon Serbest Görüş

Külliye biliminden ‘Temel’ fıkralarına

Salih Hoşoğlu


SALİH HOŞOĞLU | YORUM

Türkiye çok münbit bir ülke diyoruz ya, üzerine yazı yazmak için de öyle; ama bana pek cazip gelmiyor. Zira Türkiye hakkında uzaktan yazınca kendimi Soğuk Savaş dönemindeki eski Sovyetologlara benzetiyorum. Uzağında olduğumuz ve hakkında doğrudan veri toplayamadığımız bir ülke hakkında yazmak biraz garip oluyor diye düşünmeden edemiyorum. Sovyetoloji ve onun bazen eş anlamlısı olarak kullanılan terim, eski kapalı Sovyetler Birliği’ni anlamaya çalışan bilim dalı idi. Benzer bir anlam taşıyan, eski dönemde ağırlıklı olarak Sovyetler Birliği Komünist Partisi üst düzeyini izleyen ve yorumlayan Kremlinoloji şimdilerde Rusya yönetimini araştıran bilim için kullanılıyor.

Aslında Sovyetologların ve Kremlinologların yaptıkları bu günlerde Türkiye ve onun yönetimini izleyenlerin yaptığı işle çok benzeşiyordu. Kremlinologlar kapalı Sovyet rejimindeki güç ilişkilerini ve yaşanan değişimleri bir şekilde dışarıya sızan bilgilerin yanında yeni atamalar, kamuya açık duyurular, evlilikler, cenaze törenleri gibi hayatın tabii akışı içinde ulaşılabilen bilgiler üzerinden yorumlarlar ve fikir yürütürlerdi.

Kremlinoloji’nin yeni Türkiye versiyonu ‘Külliye Bilimi’ olabilir. Gördüğüm kadarıyla Türkiye’deki yönetim hakkında fikir yürütmeyle eski Kremlinologların çalışma tarzları benzeşiyor. Saray/Parti içindeki didişmeler, görev değişiklikleri, güç dağılımı gibi konularda yapılan yorumlar/çıkarımlar aynı minvalde seyrediyor. Hakkını yemeyelim, Türkiye eski Sovyetler Birliği kadar içinden bilgi alınamayan bir ülke değil. Denilebilir ki bazı ülkeler ve istihbarat örgütleri Türkiye’de olup biteni içerdekilerden daha iyi takip ediyor ve belki de bazen müdahil oluyorlar. Lakin bizim gibi sıradan insanların özellikle ülkede devlet adına yapılan icraatları anlayabilmesi pek mümkün değil. Bizim ‘kıt’ aklımızın ermeyeceği çok derinlikli icraatları bir kısım işaretlere bakarak çözmeye çalışmaktan başka çaremiz yok.

‘Terörsüz Türkiye’ süreci tam olarak nedir?

Ne demek istediğimi fazla derin mevzulara girmeden ülke gündeminde yer eden birkaç örnek üzerinden anlatmaya çalışayım. Mesela bugünlerde adı ‘Terörsüz Türkiye’ olarak tesmiye edilen bir süreç yürütülüyor. Ancak bunun ne olduğunu, nasıl ilerleyeceğini Külliye’de bildiği varsayılan bir yahut birkaç kişi dışında kimse bilmiyor. Hatta bu sürecin başlangıç düdüğünü çalan siyasetçi de, doğrudan devletin birlikte çalıştığını düşündüğümüz muhatapları da bilmiyorlar.

Bilmediklerini bazen kendileri itiraf ediyorlar, bazen de dolaylı olarak ifadelerinden anlıyoruz. Hepimiz terörsüz (bu terimi de icat ettikleri için bir ödülü hak ediyorlar) bir ülkeyi reddedecek halimiz olmadığı için bu işe ‘olur’ veriyoruz ama işte o kadar. İşin hakikati nedir, nasıl olacak bu terörsüzlük denilen çözüm, bu kadar kolay bir çözüm var idi de bunca zaman buna niçin tevessül edilmedi gibi soruların cevabı da kimsede yok. Bütün bunlar olurken ülkede ‘demokrasisizlik, anayasasızlık, hukuksuzluk’ adım adım ilerlemeye ve yeni kaleler fethetmeye devam ediyor.

Bir başka örnek uyuşturucu ile mücadele operasyonları. On yılı aşkın bir süredir dünyanın her tarafından uyuşturucu baronları için ülke güvenli liman haline getirildi. Onlara ülkede oturum alma (hatta bazılarına vatandaşlık bile verildi) ve iş yapma imkânı verildi. Ülke içinde de uyuşturucu ile mücadele eden emniyet ve yargı birimleri dağıtılıp işini iyi yapanlar hapse atıldı, meslekten çıkarıldı veya ülkeyi terk etmek zorunda bırakıldı.

Gençliğe sahih rehberlik yapan müesseselerin kapatılıp müstakim rehberlerin devre dışı bırakılmasına hiç girmiyorum. Bütün bir ülke uyuşturucu satıcıları için cennet haline getirildikten sonra birden bire sanat ve müzik dünyasında ve hatta spor ve basın dünyasında ne kadar tanınmış sima varsa hepsine yönelik uyuşturucu operasyonları başlatıldı. Artık kim içici, kim satıcı bakılmadan (anlaşılan aralarında pek satıcı yok, bazıları basit içiciler), daha test sonuçları bile çıkmadan insanlar sosyal medyada linç edilerek tutuklandılar. Biz garibanlar da “Acaba bunlar ne yapmaya çalışıyor!” diye kafa patlatıyoruz.

Bilgi Üniversitesi, bir gece yarısı Erdoğan’ın imzasıyla kapatıldı. 3 gün sonra yeniden açıldı!

Geçenlerde bir gece yarısı Külliye’den çıkan iki satırlık bir yazı ile (bu yazılar Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi diye adlandırılıyor) otuz yıldır faaliyet gösteren bir vakıf üniversitesi kapatıldı. Üniversiteleri görüp gözetmekle yükümlü olan YÖK ve üniversitelerin kuruluşuna kanunla karar veren TBMM yekten devre dışı bırakıldı. Ayrıca bu karar niçin verildi, kapatma kararı verilmeden başka adımlar atılmalı değil miydi gibi onlarca soru askıda kaldı. Kamuoyu üç gün süreyle karara karşı olanlar ve taraftar olanlar diye ikiye bölünüp kör dövüşü yaptıktan sonra gene bir gece yarısı yazısıyla o üniversitenin kapatılma kararı kaldırıldı. Bu karar üzerinden birbirine hasmane saldıranlar da elleri böğürlerinde kalakaldılar.

En son ülkedeki bütün beyaz et üreten firmaların neredeyse hepsine tek celsede kayyım atandığı haberi ortalığa bomba gibi düştü. Herkeste bir şaşkınlık ve şok hali ki sormayın gitsin. Sonrasında da “Acaba bu operasyonun amacı ne ola ki!” diye herkes birbirine soruyor. Şu ana kadar amacın ne olduğu konusunda bir milim ilerleme sağlanamadı.

Bir taraftan Suriye’yi 82. vilayet yapma iddiaları, diğer taraftan Suriyelilere en azılı düşman muamelesi yapıp karakollarda işkenceyle öldürmeler ve daha nice facialar. Daha bunun gibi belki yüzlerce farklı uygulamayı burada sayabilirim.

Maalesef o meşhur Sovyetologlardan hayatta olup şu an Türkiye ile ilgili yorum yapabilecek kimseyi bilmiyorum. O nedenle acizane ‘Külliye Bilimine’ bir katkım olsun diye bu çetrefil sorulara kendi bulduğum cevabı iki fıkra ile anlatmak istiyorum. Bence bu soruların iki muhtemel cevabından birisi kötü niyet, diğeri de aşağıdaki fıkraların anlattığı durumdur.

Birinci Fıkra: Temel Reis’in gemisinde kaptan köşkünde her zaman kilitli duran bir çekmecesi vardır ve kimselere de burada ne olduğunu göstermez. Her kritik emirden önce çekmecesini açar, orada bir şeylere bakar, emirleri ondan sonra verir. Gel zaman git zaman Emr-i Hak vaki olup vefat edince ikinci Kaptan Dursun Reis hemen çekmeceyi açar, orada kara kaplı bir defter bulur. Defterde sadece “sağ sancak, sol iskele” yazmaktadır.

İkinci Fıkra: Interpol uluslararası bir suç şebekesini yakalar, bütün yakalananlar bir şekilde konuşturulur ve ifadeler ve delillerin hepsi de organizasyonun merkezinde Temel’in olduğunu göstermektedir. Polis örgütün amacını ve çalışma metotlarını bir türlü çözemez. Temel bütün baskı ve zorlamalara rağmen ne örgütün gerçek amacını ne de çalışma metotlarının ne olduğunu açıklamaz. En sonunda Temel’i tek başına bir hücreye kapatıp takip etmeye karar verirler. Aradan aylar geçer, Temel biraz toparlanır, düşünür ve kendi kendine konuşmaya, kafasını duvarlara vurarak “ula hatırlasana, ula hatırlasana” diye hayıflanmaya başlar.

Değerli okuyucularımız bu fıkralardan sonra daha fazla açıklama istemezler umarım…

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version