Site icon Serbest Görüş

Kimiz (3)

Kimiz (3)


PROF. DR. M. EFE ÇAMAN | YORUM 

Kimliklerin birleştirici veya ayrıştırıcı olması onların nasıl tasarlandığıyla ilgilidir. Daha önceki bölümlerde kimlik tasarımı konusunu kısmen ele almış, kimliklerin verili değil, bilakis tasarlanmış ve sonradan üretilmiş olduğuna değinmiştim.

Kim belirliyor, tasarlıyor ve yaratıyor kimlikleri? Devletler.

Modern devlet teritoryal ve üzerinde halk olan bir entite üzerine kurulu, merkezi bir yönetimdir. Devletlerden tarihte bahsederken sanki binlerce yıldır var olan bir yapıdan bahsederiz. Oysa bu bir kafa karışıklığından kaynaklanan yanlış anlamadır.

Bunun en temel nedeni kabaca kitle yönetiminin merkezi bir otorite – çoğu zaman bir hanedan – tarafından yerine getirilmesinden mütevellit eski veya klasik-emperyal devlet modeliyle, modern, post-Westfalya türü teritoryal devlet modeli arasındaki farkın orta öğretimde Türkiye’de öğretilmemesidir. 1648 Westfalya Barışı sonrası ortaya çıkan modern devletler, 1789 Fransız Devrimi sonrası teritoryal devletten teritoryal ulus devlete dönüştü.

Bu transformasyon esnasında ve sonrasında kabaca iki tip devlet çıktı ve bunlar kimlik siyasetinde de iki farklı ekol doğurdu. Bir grup devlet halkının etno-kültürel özelliklerini barem alarak ulus tanımlamasına girişirken, diğerleri coğrafya ve değerler evrenini temel alan bir kimlik tasarımını seçti.

Etno-kültürel millet tanımına örnek olarak Almanya veya Japonya gibi ülkeler verilebilir. Örnek olarak; Alman olmak (Almanlık) etnik bir kavramdır. Alman bir etnisitedir. Deutsche Volkszugehörigkeit Alman tabiiyeti olarak çevrilebilir ve bu aidiyet Deutsche Staatsbürgerschaft (Alman Vatandaşlığı) kavramından farklı, ondan daha öte bir şeydir. Alman vatandaşı olmak sizi teknik olarak anayasal manada Alman yapsa da, bu algısal ve sosyolojik bağlamda aidiyet inşa edici bir kimlik değildir.

Bunun örneklerini kabul eden toplumda da, göçmenlerde de gözlemlemek mümkündür. Alman etnisitesinden olmayanların Alman olarak algılanmaması söz konusuyken, Alman devletine vatandaşlık bağı üzerinden aidiyeti olanların da kendilerini Alman hissetmemeleri bir vakıadır. Çünkü Almanlık bir Volkszugehörigkeit olarak inşa edildi ve öyle anlaşılmakta.

Diğer taraftan etnisiteyi temel almayan, bilakis kimliksel aidiyeti civic şekilde inşa etmiş uluslar da vardır. Bunlara örnek olarak Kanada veya Amerika Birleşik Devletleri verilebilir. Ama bunları ele almak yerine, ben yine aynı kategoride olan Birleşik Krallık (bizde İngiltere denen ülke) üzerinde duracağım ve onu Türkiye ile mukayese edeceğim. Fakat bunu yapmadan önce, kısaca bu kategoriyi izah etmeye çalışayım.

Civic olarak tanımlanan ulus dizaynında temel olarak alınan baremler coğrafya ve politik kültürdür. Coğrafya devletin üzerine kurulu olduğu toprak parçasıdır. Bunun teritoryal ulus devletin fiziksel koşulu olduğunu anlatmıştım. Bu durum etnik temelli ulus tanımında da böyleydi. Fark şu ki, coğrafya bazlı tanımda ulus ismi coğrafyaya dayalı bir isimdir; etnisiteye dayalı bir isim değildir. Mesela Kanada, bir etnisite ismi değildir. Kanada’nın ulusuna Kanadalı deniyor. Bu etnik bir nitelendirme değil. Farklı ırklardan gelen insanlar Kanadalı olabilmekte. Aynı şey Amerika veya İsviçre için de geçerli. Bu örneklerde ulus etnik değil, coğrafyaya atıfta bulunan bir tanıma dayalıdır.

Türkiye’de ulus tanımı birinci gruba göre tasarlandı. Buna göre Türkiye Türklerin yurdu anlamına gelir. Türk, ırksal ve etnik bir kategoridir. İçinde kültür olmakla beraber bu etnik bir kültürdür, siyasal bir kültürü nitelendirmez. Türklük doğrudan tarihsel anlam ifade eden bir ırkı niteler. Ana yurdu Orta Asya stepleri olan, göçebe, Asya fenotipine sahip bir etnik gruptur. Türkler Anadolu’nun endojeni değildir.

Anadolu’da otokton olmayan, oraya savaşarak, fetih yoluyla girmiş bir etnik gruptur. 11. yüzyılda Bizans topraklarına giren fatih bir topluluk, sayıca az olmasına karşın askeri ve siyasal üstünlük kurdu ve kendi dinini, siyasal sistemini ve dilini otoktonlara dayattı. Bunu muhtemelen bir siyasal tercih olarak yapmadı – olanlar doğal şekliyle seyretti. Dolayısıyla asimile olan yerliler Müslümanlaştı ve Türkleşti. Irksal-etnik bakımdan değil, ama linguistik ve kültürel bakımdan başat bir Türklük oluştu.

Bu kimlik 1789’a kadar siyasal bir anlam ifade etmedi. Milliyetçilik akımlarının Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamasıyla beraber Osmanlıcılık ve İslamcılık ideolojilerinin başarısız olmasını müteakip, Jön Türkler Türkçülük ideolojisini imparatorluğu bir arada tutmak veya yeniden genişletmek amaçlı olarak enstrümentalize etti. İttihatçılar bu hedefi Birinci Dünya Savaşı’nda hem iç hem de dış politikada uyguladı. Ermeni-Rum-Süryani etnik temizliği ve Rusya Türklerini “kurtarmak” ve imparatorluğa dâhil etmek amaçlı Rus savaşı, sonuçları itibarıyla bugünkü Türkiye üzerinde çok etkili oldu.

Bu projeler başarısız olmuştu. Ancak bu projelerin merkezine aldığı Türklük kategorisi ırksal-etnik bir kategori olarak Cumhuriyet’in ulus tasarımına temel oluşturdu. Ermeni, Rum, Süryani, kadim Anadolu yerlisi, Kürt, Arap vs. olmayan “üstün” ve “öz Türkler” erken dönem homo respublicus tasavvurlarının odağıdır. Homo respublicus Cumhuriyet’in ideal insan prototipidir. Bu Şark Islahat Planı’na temel teşkil eden Türk üstünlükçülüğün de ana omurgasını oluşturuyor.

“Ne mutlu Türküm diyene!” bir üst kimlik deklarasyonu değil, Türk hissetmeyenlerin Türk olmak durumunda olduklarını hatırlatan bir mottodur. “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyasının temelinde de bu linguistik-ırkçı yaklaşım vardı. Mübadeleler de bu felsefe üzerine inşa edilmişti. Anadolu’nun yeknesaklaştırılması, homojenleştirilmesi gibi hedefler gizli saklı hedefler değildir. Bunlar cumhuriyet tarihinin kara geçmişidir.

Yani ezcümle, Türklük civic bir kimlik değildir. Irktır ve etnisitedir.

Bu durum gömleğin ilk düğmesinin yanlış iliklenmiş olmasından başka bir şey değildir.

Bir sonraki yazıda bu durumu izah etmeyi deneyeceğim.

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version