Site icon Serbest Görüş

Kimiz? (2)

Kimiz? (2)


PROF. DR. M. EEFE ÇAMAN | YORUM

Coğrafya kimlik konusunda başat rol oynarken, cumhuriyet Türkiye’si tarih yazımının ülkenin kurulu olduğu coğrafya yerine, Anadolu’dan 5 bin kilometre uzakta Orta Asya’yı “ata yurdu” seçmesi problemli bir durumdur. Orta Asya’dan göç miti Türk tarih yazımının merkezinde, inşa edilen tarihin ve onu baz alan ulusal kimliğin ana temeli olarak orta yerde duruyor. Dahası bu dayatılan kimlik kabul edilme bakımından da oldukça başarılı addedilebilir. Ancak bu “göç öyküsü” ciddi sorunlar içeriyor.

Öncelikle göç öyküsü Anadolu’da yaşayan kadim Anadolu yerlilerini ve çok uzun bir dönemi kapsayan Greko-Romen dönemi dışlıyor. Bunun dışında, yine bölge otoktonu olan Ermenileri, Süryanileri ve Batı İran-Kürt etkisini yok sayıyor. Çünkü Orta Asya’dan göç miti karışım olgusunu değil, yerine geçme varsayımını ana anlatı olarak benimsiyor. Buna göre tarih “fethedenler” ve “fethedilenler” bağlamında seyreden ve bir tür “üstünlükçü” diskuru kaçınılmaz kılan bir tür yarışma alanıdır.

Bu yarışma alanının galipleri, Anadolu’yu zayıf, köhnemiş, yok olmaya mahkûm Bizans’tan “almışlar” ve “yurt edinme” sürecini tamamlamışlardır. Anadolu bu öyküde bir “fetih ülkesidir”, ele geçirilen bir toprak parçasıdır. Sonradan gelenlerin önceki sahipleri “tarih sahnesinden sildiği” bir büyük “başarı hikayesi” olarak genç kuşaklara aktarılır. Bu aktarımın ana amacı yeni nesillerin atalarıyla gurur duyması, bu büyük “fethi” Türk tarihinin en önemli başarısı olarak kabul etmeleridir.

Oysa bu mitin bir yabancılaşmaya sebebiyet verdiği düşünülmemiştir. Bugün Anadolu’da yaşayan “Türk milleti” Anadolu’nun kendisinden önceki tarihini bir ötekiler tarihi olarak öğreniyor ve algılıyor. Topraktan kopuk bir kimlik üzerinden, köksüz bir bitki gibi, kendisini sürekli olarak bir “ötekiyle mücadele” içerisinde görüyor.

Ötekiler, Türkiye’nin tüm komşularıdır, en başta da Yunanistan ve Ermenistan’dır. Çünkü Rum ve Ermeni unsurları uluslaşma sürecinde etnik temizliğe maruz kaldılar. Sonradan gelenlerin önceden var olanların yurdunu ellerinden aldığı ve sonra da onları yurtlarından kovduğu, hatta yok ettiği bir antagonizma, Osmanlı’nın çöküşünden ve onunla özdeş toprak kayıplarından duyulan derin sendromla birleşerek oldukça patolojik bir kimlik oluşturuyor.

Bu kimlik köklerini Orta Asya’da gördüğü sürece ister istemez “etnik-ırki” bir topluluğun kimliği olarak tezahür ediyor. Bir linguistik veya kültürel aidiyetin çok ötesinde, toprağı/coğrafyayı temel alan değil, etnisiteyi/ırkı/kanı temel alan bir kimlik olan Türklük, Anadolu’nun sahibi değil fatihi bir halk yaratmıştır. Bunun kimliksel sağlamlık bakımından ne büyük bir sorun oluşturduğunu sanırım her sosyolog, siyaset bilimci veya antropolog kavrayabilir.

İşin ironik kısmı bu tarih diskurunun gerçeklere dayanmamasıdır.

Fenotipik yüzeysel gözleme dayalı argümanlar veya folklor, tarih, arkeoloji, sanat tarihi, müzik bilimi gibi alanların verilerinin bu tezlerle çelişmesi gibi ciddi veriler bir kenara bırakılacak olsa bile, göç hareketlerini çok sağlam kanıtlarla gösteren genetik bilimi verileri de, Anadolu’da anadili Türkçe olan kültürel Türklerin ırksal/etnik bağlamda bölge otoktonu insanlar olduğunu şüpheye yer bırakmayacak kadar net şekilde ortaya koyuyor.

Halil İnalcık gibi otoritelerin bile “yer değiştirme değil, karışım” dediği harmanlanmayı reddeden bu rijit tarih yazımı kendi ayağına kurşun sıkarak, esasında Anadolu’nun sahibi olmayan, işgalci bir halk anlatısını benimsiyor – bu şekliyle de ciddi bir stratejik körlük ve bunun da ötesinde bir güvenlik tehdidi oluşturuyor.

Cumhuriyet siyasi elitleri ve aydınları “ne mutlu Türk’üm diyene” sözü ve anayasanın ilgili maddesine atıfla “Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı” üzerinden bu ırksal aidiyeti yumuşatmaya çalışsalar da, ulus konseptinin nasıl tanımlandığı tarih tezinde açıktır. İttihatçıların “Türk imparatorluğu” yönelimi imparatorluğun kaybedilen topraklarını Türklük kimliği ile meşruiyet devşirilen bir Turan imparatorluğuna dönüştürme ülküsüdür. Rusya Türklerini özgürleştirmek ve İslam nüveli imparatorluğu birleşik Türklüğün global imparatorluğuna dönüştürme arzusu somut olarak Sarıkamış faciası ve Ermeni-Süryani-Rum soykırımları gibi etnik temizlik facialarını beraberinde getirdi.

Bu patoloji cumhuriyet tarafından reddi miras edilmedi. Bilakis, İttihatçıların B takımı bu patolojik ve antagonistik tarihi benimsedi, Güneş-Dil gibi teorilerle modern ırk kuramlarına atıfta bulunarak “beyaz Türk” ve “uygarlık yaratıcısı üstün Türk” gibi söylemlere sarıldı. Tarihsel gerçeği olmayan bu aşırılıklar Şark Islahat Planı gibi asimilasyon politikalarının temellerini oluşturarak bir asırlık tarihi zehirledi, birleştirici kimliği torpilledi, coğrafi yabancılaşmaya neden oldu.

Coğrafyayla kurulması gereken ilişkinin kurulmamış olması siyasi bir karardı.

Otoktonlarla karışmadık diskuru saf ulus iddialarının yanı sıra Anadolu’daki on bin yıllık geçmişi dışladı. Paraların üzerindeki sembollerden bile anlaşılacağı üzere son 950 yılı “bizim tarih” olarak görüp, geri kalan dokuz bin yılı yok saydı.

“Rum değiliz” ve ”Ermeni değiliz” demek için gerçeklikten kopuk ırkçı “yerine geçme” tezi benimsendi, karışım gerçeği bilinçli olarak reddedildi.

Bugün bu yazının anafikri olan “kültürel Türklük yeterli, gerçeklerden kopuk ırksal bir Türklüğe ihtiyaç yok” demek bile vatan haini ilan edilmeye yetiyor.

İlerleyen kısımlarda konuyu mukayeseli olarak ele almak istiyorum.

 

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version