Site icon Serbest Görüş

Devlet Aklı | Üçüncü Bölüm: Muğlaklık İmparatorluğu!

Devlet Aklı | Üçüncü Bölüm: Muğlaklık İmparatorluğu!


Devlet aklı Türkiye’de bir düşünce sistemi olarak değil, bir meşrulaştırma sistemi olarak büyüdü. Ne zaman hukuk yetersiz kaldı, ne zaman siyasi sorumluluk taşınmak istenmediyse, sahneye aynı görünmez aktör çıkarıldı: Devlet aklı.

M. NEDİM HAZAR | YORUM

Âdet olduğu üzere seriye yeni başlayanlar için önce kısa bir özet geçelim. Önce kısa bir hatırlatma yapalım.

Bu yazı serisine, CHP’de yaşanan mutlak butlan tartışmaları sırasında sıkça karşımıza çıkan “devlet aklı” kavramının ardına saklanan zihniyeti anlamak için başladık. İlk yazıda, Makyevelli’den Botero’ya, Richelieu’den Meinecke’ye uzanan tarihsel çizgiyi takip ederek, “devlet aklı”nın nasıl ortaya çıktığını, hangi şartlarda meşruiyet kazandığını ve zamanla iktidar sahiplerinin sorumluluktan kaçmak için kullandıkları bir meşrulaştırma aracına nasıl dönüştüğünü ele aldık. Sonuçta gördük ki, klasik devlet aklı teorisinde devlet hükümdardan büyüktü ve haddizatında gerektiğinde hükümdar bile devlet adına feda edilebilirdi. Türkiye’de ise bu mantık tersine çevrilmiş, devletin sürekliliği fikri yerini liderin sürekliliği fikrine bırakmış durumdaydı.

İkinci bölümde ise bir adım ileri giderek, “devlet aklı” söyleminin yalnızca iktidarın değil, muhalefetin de diline nasıl sirayet ettiğini inceledik. Bülent Kuşoğlu’nun açıklamalarından hareketle, bu kavramın gerçek faili görünmez kılan, hukuksuzluğu tarihsel zorunluluk gibi sunan ve nihayetinde muhalefetin kendi kendisini tasfiye etmesine kadar uzanan bir işlev gördüğünü tartıştık. Bu yüzden ikinci bölümün sonunda, muhalefetin rejimin silahlarıyla rejimi yenmeye çalışırken kendi kuyruğunu ısıran bir yılana dönüştüğü metaforunu kullandık.

Şimdi bir adım ileri değil, meseleyi daha iyi kavrayabilmemiz açısından devlet aklı kavramının Türkiye’de ne zaman ortaya çıktığına, kimlerin ürettiğine ve kimlerin, ne zaman kullandığına odaklanacağız.

Öyle ya, bu söylem Türkiye’de neden bu kadar kolay kabul görüyor? İnsanlar, siyasetçiler ve hatta muhalif entelektüeller neden tanımı olmayan, sınırları belli olmayan, faili görünmez kılan bu kavrama sığınma ihtiyacı hissediyorlar?

Bugün, “devlet aklı” söyleminin Türkiye’deki serüvenine, meşru geçmişine, muğlaklığından aldığı güce ve bireysel çıkarları nasıl tarihsel zorunluluk kılığına soktuğuna bakacağız. Çünkü bazen bir kavramın gerçek gücü, anlattıklarında değil, gizlediklerinde saklıdır.

Meraklanmayın meseleyi ‘Big Bang’e kadar götürmeyeceğim. Ancak kavramın kökenleri epey derinlerde, onu da söyleyeyim.

Hadi başlayalım…

Yaptığım araştırmalarda enteresan bir bulgu ile karşılaştım. Türkiye’de “devlet aklı” kavramının kaynağı doğrudan Batı siyaset felsefesinden (Makyavelli, Botero, Richelieu) değil, Osmanlı’nın geleneksel devlet anlayışından tevarüs etmiş.

Elbette Osmanlı döneminden bahsediyorum. Hatta biraz daha deştiğimizde geleneğin, Orhun Yazıtları’nda “töre” (kural) kavramından başlayarak, Osmanlı İmparatorluğu’nda devletin devamlılığını ve merkeziliğini önceleyen bir anlayış olarak şekillendiğini görüyoruz.

Türkiye bağlamında devlet aklının tarihsel sürekliliği ve dönüşümünü şahsen, Göktürk Devleti dönemine ait Orhun Yazıtları, Osmanlı’da Koçi Bey Risalesi ve Cumhuriyet döneminde Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutuk metni üzerinden inceledim; ki Osmanlı’nın son dönemindeki bu anlayış, hukuk dışılık ve “kriz dönemlerinde zaruri tedbirler” olarak tanımlanmış.

Osmanlı’nın son döneminde ve aynı zamanda bir “kriz” döneminde iktidar olmuş İttihat ve Terakki tarafından bir istihbarat ve askeri örgüt olarak gizli bir şekilde kurulan Teşkilat-ı Mahsusa, devlet aklının en çıplak surette tezahür ettiği örneklerden biridir mesela.

Hatırlayalım, İttihat ve Terakki Cemiyeti, Osmanlı’nın son dönemi “kriz” ortamında, devlet aklı doktrini etrafında modern bir istihbarat ve askeri yapı kurmaya başlamıştı. Burada bir kurum öne çıkıyor elbette: Teşkilat-ı Mahsusa. (Özel Teşkilat)

Teşkilat-ı Mahsusa, devlet aklının yönetim sanatı olarak istihbaratı ortaya çıkardığı ve şekillendirdiği en açık örnektir. Gizli istihbarat ve askeri bir yapı olan bu kurum, sözüm ona devlet “bekası” adına hukuk dışı operasyonlar yapıyordu. Ayrıca Ermenilere yönelik tehcir operasyonlarına ek olarak Anadolu’daki halktan da ödü koptuğu için iç tehditler karşısında “acil tedbirler” alıyorlardı!

Şunu söylemeye bugünlerde pek kimse cesaret edemiyor ama hakikat budur: Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’i kurma sürecinde, devlet aklı doktrini üzerinde yükselen bir devlet anlayışı benimsemiştir. Silah arkadaşı olmalarına rağmen Mustafa Kemal Atatürk’ün başında olduğu devlet aklı ile ‘Milli Şef’ İsmet İnönü’nün Türkiye’sindeki devlet iradesi farklılıklar gösterir, ancak yine de dengede büyüyen bir perspektif ortaya koymuşlar.

Cumhuriyet yıllarının ilk devlet aklının birkaç temel özelliği vardı:

Merkezi devlet yapısı. (“Devletçilik” ilkesi)

Laik reformları devletin sıkı kontrolü. Özellikle din, kültür ve eğitim kesinlikle halka verilmeyecek kadar önemli olması.

İsmet İnönü, 2. Dünya Savaşı sürecinde Türkiye’yi savaş dışında tutarken, devlet aklı söylemini, “milli çıkar” adına merkezi bir güç olarak işletti mesela.

Türkiye’nin 1952’de NATO’ya girişiyle birlikte “Türk Devlet Aklı” büyük oranda “öz” ve “biricik” melekelerini kaybetmiş veya sönümlenmeye başlamış olsa da, asla tamamen bitmemiş.

Bu dönemde, Amerikan nüfuzu altında, devlet aklı söylemini görüyoruz. Misal, askeri vesayet olarak kodlanıyor. (1960, 1971, 1980, 1994 darbe ve muhtıralarına meşruiyet)

Seçilmiş sivil yönetimlere karşı kurumsal direnç. (Erbakan örneğinde olduğu gibi)

Ve en önemlisi ve hiç tükenmeyeni; “Milli Güvenlik” söylemiyle kamuflajlanmak.

1980 darbesi, açıkça “devlet aklı” söylemine dayanır. Kenan Evren’in darbeyi meşrulaştırırken kullandığı argümanları hatırlayalım: Devletin bekası ve bütünlüğü.

“Kaos ve anarşi” ortamında olağanüstü tedbirler.

Ordu kurumunun devlet içinde doğal erk olarak tanımlanması.

Bu dönemde akademik yazılara baktığımızda artık görünür şekilde “devlet aklı” ve “demokrasi” arasındaki çelişkiye dair tartışmaları görmek mümkün.

1990’larda, özellikle Susurluk olayından sonra, Türkiye’de “derin devlet” kavramı ortaya çıkıp, “devlet aklı” söyleminin yanında bütünleşik algılanmaya başlıyor.

AKP, 2002’de iktidara gelişinde, ilk yıllarda devlet aklı söylemini negatif olarak kodlandığını görüyoruz. “Vesayet organları” (ordu, yargı üst bürokrasisi) demişler mesela, bunlar AKP için devlet aklının tutucularıdır.

Bunun tam karşısına ise (bakınız burası önemli, bireysel değil kurumsal olarak) sivil iktidar (AKP) konumlanmış. Bittabi haklı ve meşru olarak millet aklının temsilcileri. Tam da bu dönemde muazzam ve oldukça şedit bir çatışmaya şahit oluyoruz. Devletin iki sahiplik iddiasında olan güruhu, önce amansız bir mücadeleye girişiyor.

AKP’nin kurumsal olarak şahsında tebarüz eden, sivil ve halk meşruiyetine dayanan akıl ile kendilerini devletin daimi ve gerçek sahibi olarak gören Ergenekoncu güruhun çatışması. Burada sanırım kırılma noktası 2010 Anayasa referandumu. Sivil akıl, derin devlet aklına önemli bir gol atarak ilk maçı kazanmış oluyor. Burada iki tür fetih ya da ele geçirme çabasından bahsetmek mümkün. AKP ile Ergenekon arasında yaşanan çatışma, ilk rauntta  birbirlerini yok etme amacına matuf olmuşken, bir sonra eşik, birbirini ikna edip ele geçirme fazı oluyor.

Özellikle Erdoğan’ın bitmek bilmeyen avanta hırsı, devleti siyasal İslamlaştırmak amacıyla birleşince, o güne kadar tüm başarılarının arkasında duran Gülen Cemaati ile başta söylem, ardından eylem farklılıklarına gidiyor AKP. Ve açık açık, “Paydaşlarımızla yollarımızı ayırıyoruz artık!” diyorlar 2010 referandumundan sonra.

Amudi bir açıyla baktığımızda devletin kadim aklı ile, milletin o güne kadar korkulan aklının aynı asma köprüde karşı karşıya geldiğini görüyoruz.

Aslında bu tarihten yaklaşık 3 sene önce Dolmabahçe’de bu iki gücün esasen anlaşabileceğine dair birtakım ipuçları olduğunu görmüştük. Her iki taraf ta, gerçek niyetini (Hele bir genel temizliği yapalım, sonra bunları saf dışı ederiz) ve gizli ajandasını dondurup işbirliği yapmaya karar veriyorlar.

AKP ve Erdoğan, siyasal İslam ütopyası ve hırsızlıktan vazgeçmeyi düşünmüyor asla. Ergenekoncular ise devletin asli sahibinin kendileri olduğundan eminler ve bundan vazgeçmeleri mümkün değil.

Peki 2010 referandumu ne sağlıyor, ona bakalım.

AKP’lilerin gizli devleti, “ele geçirilip dönüştürülecek bir şey”den ibarettir ki, önce Ergenekon ve Balyoz davaları, sonra ise 2010 Anayasa Referandumu ile amaçlarına ulaştıklarını söyleyebiliriz. Ordu ve yargı üst bürokrasisi hizaya getiriliyor. Anayasa değişiklikleriyle Anayasa Mahkemesi zayıflatılıyor. Yargıtay’da AKP’ye yakın kadrolar artıyor. Görünürde Askerî vesayet resmen ortadan kaldırılıyor.

Görüldüğü üzere bu eşikten sonra “devlet aklı” söylemi oldukça güç kaybediyor ama henüz el değiştirmiş değil.

Erdoğan ve kadrosu klişe bir Millet aklı hep kazanır anlayışını muhkemleştiriyor. Atanmışların vesayeti anlamındaki devlet aklı, ön kesmek için her yolu denemiş ama günün sonunda millet aklına kaybetmiştir!

Geliyoruz, esas kırılma anı olan 2013 yılına…

Erdoğan ve çevresinin yaptığı akıl almaz boyutlardaki yolsuzluğun ortaya çıkmasıyla Bilal/Tayyip Erdoğan telefon görüşmesinde söylendiği gibi “Baba operasyon yapmak lazım!” fikri önceleniyor. Bu tarihten sonra ülkeye yeni bir “günah keçisi” sunuluyor; Gülen Cemaati.

Ve bu ortak “günah keçisi” Ergenekon’un da tam istediği bir konumlandırma.

İki yıl boyunca Erdoğan, tıpkı bugün CHP’ye yaptığı gibi sudan ucuz, eften püften gerekçelerle, hukuk kisvesi altında Cemaate saldırmaya, onları tasfiyeye başlıyor ama nihai temizlik yapabilmesi mümkün değil, zira “paralel yapı” söylemini satın alan yok Anadolu’da.

Dikkat buyurun “devlet aklı” denilen şey henüz kişiselleştirilmiş değil. Erdoğan bir yandan kendi rejimini adım adım inşa ederken, bir sonraki faza geçiyor. Bu kez 15 Temmuz planlanıyor ve cumhuriyet tarihinin en büyük ve tehlikeli koalisyonu kuruluyor: Hırsızlar ve darbeciler koalisyonu.

Ergenekon, siyasal İslamcılar ile anlaşarak hem Erdoğan’ın gücünü artık konsilide ediyorlar hem de Gülen Cemaati’nin ülkeden tamamen siliyorlar.

‘Millet aklı’ giderek devletleşirken, devlet de giderek şahsileştiriliyor ve Erdoğan’ın şahsına indirgeniyor.

Yaklaşık 10 yıl boyunca Erdoğan bir yandan tam faz yolsuzluk, kadrolaşma, sermaye transferi, ülke kaynaklarının tüketilmesi gibi konularda akıl almaz şekilde yol alırken, diğer yandan Türkiye Cumhuriyeti’ndeki tüm temel dikişleri birer birer patlatıyor.

Öyle ki, 2023 seçimlerinde artık Erdoğan gücünün zirvesine ulaşıyor. İşte tam bu esnada beklenmedik bir gelişme oluyor ve sahneye Ekrem İmamoğlu çıkıyor. Aslında İmamoğlu sürpriz bir isim değil ama iktidar ve Erdoğan açısından en önemli mesele, satın alınır gibi görünmemesi.

Biliyorum yazı biraz uzadı ama lütfen kısaca muhalefet açısından ‘devlet aklı’ kavramına bakmamıza da izin verin.

15 Temmuz tiyatrosundan sonra Kemal Kılıçdaroğlu, Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan gibi siyasilerin de büyük katkısı ile devlet aygıtı bütünüyle irrasyonelleştiriliyor. Kurumsal hafızalar devre dışı bırakılıyor. Devlet aygıtı siyasi kararları rasyonelleştiren ve frenleyen aygıt olmaktan çıkarılıp, irrasyonelliği filtresiz bir şekilde aşağıya aktarmanın aracına dönüştürülüyor. Yani aslında ‘devlet aklı’ yok ediliyor.

Ve elbette “Erdoğan eşittir devlet” denklemi inşa edilmeye başlanıyor.

Esasen ‘devlet aklı’ kavramı CHP’nin parçalara bölünme operasyonundan önce, başka bir operasyonda kullanılıyor. Dikkatli bir yakın tarih okuması yaptığımızda ‘devlet aklı’ kavramının Türkiye’de söylem olarak kullanımının ilk sistematik örneklerinden birinin Selahattin Demirtaş tarafından olduğunu görüyoruz.

Demirtaş, 2020 yılında verdiği bir röportajda, “Devlet aklı HDP’li hükümet seçeneğini tartışmalı!” başlığıyla bir açıklama yaparak, HDP’nin hükümete gelmesinin karşısında sadece Erdoğan veya AKP değil, devlet kurumlarının derinlerindeki bir “aklın” olduğunu ima etmişti. Demirtaş’ın bu söylemi, açılım görüşmelerinin Erdoğan hükümeti ile netice vermemesi durumunda, muhatapların doğrudan kişilere değil, tanımsız bir “devlet aklı”na karşı olduğunu göstermek amacıyla kullanıldığını düşünüyorum. Bu söylem, fail görünmezliğinin en etkili formu. Yani hukuk dışı veya siyasal kararların arkasındaki kişiler ve kurumlar yerine, soyut bir “aklın” tercihine atfetmek.

Özellikle DEM Partililer belki de biraz seçmen çekincesi ile doğrudan Tayyip Erdoğan “Proxy”leriyle pazarlık yapmadıklarını, bunun yerine bu kez devlet aklıyla pazarlığın yapıldığını ima ettiler. Bahçeli ise bu söylemi doğrudan sahiplendi ve 2026’daki grup toplantılarında, Abdullah Öcalan’a Meclis’e gelip örgütü tasfiye etmesi çağrısını, Demirtaş’ın hapiste tutulmasını, CHP’ye kayyım atanmasını ve Kılıçdaroğlu’nun partiye geri getirilişini “asırların süzdüğü devlet aklının tezahürü” olarak sundu.

MHP Genel Sekreter Yardımcısı Tamer Osmanağaoğlu’nun, “Devlet Bahçeli demek binlerce yıllık devlet aklı demektir.” açıklaması, söylemin nasıl kurumsal hale dönüştürüldüğünü gösteriyor. Bahçeli, kendisini ve MHP’yi “devlet aklının sözcüsü” olarak konumlandırarak, her bir kararı tarihsel zorunluluk ve kurumsallaşmış bilgelik çerçevesinde meşrulaştırmaya çalıştı.

Sonuç olarak, söylem her iki taraf tarafından da benimsendi ancak Demirtaş’ın HDP’yi dışlayan bir mekanizma olarak başlattığı “devlet aklı” söylemi, Bahçeli ve MHP tarafından siyasal müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanıldı. Bu, ‘devlet aklı’ söyleminin tarihine yeni bir katman ekliyor: Kürt siyasetinden çıkan bir söylem, milliyetçi muhalif kamp tarafından ele alınmış ve güncel siyasetin meşrulaştırılması için araçsallaştırılmış oldu.

Ve malum bu son sekans. Kavramın zirve yaptığı tarih 19 Mart ve sonrası… Üstelik bu kez, iktidar yandaşlarında muhteşem bir gizem dili de hakim. Eh Bahçeli ve MHP’liler cemaziyülevvelden beri teşneler buna zaten!

Ve nihayet bayramdan önceki haftaya geliyoruz. Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına “kayyım” olarak atanmasında da aynı propagandanın ısıtıldığını, Kılıçdaroğlu’nun has adamı Bülent Kuşoğlu’nun bu röportajı ile artık gizlenme gereği filan da duyulmadan alenileştiriliyor.

Kuşoğlu’nun en önemli söylemi şu: “Devlet aklı, Erdoğan sonrası Türk siyasetini dizayn ediyor, Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına getirilmesi devletin kararıdır.”

Mevzu bu kadar basit ve önemsiz değil tabii… Devam edeceğiz…

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version